SLT 1. Bölüm - Ulu Çevirmen


Koyu mavi giysiler giyen rahibelerin, pazar ayininden sonra Örkün'ü kapıda bir sepet içinde bulmasının üstünden 13 sene geçmişti. Kapılarına bırakılan her çocuk gibi Örkün de kısa süre sonra diğer bebeklerin arasına katılmıştı. Günışığı Yetimhanesinin düzeni son birkaç yüzyıldır nasılsa hala aynı devam ediyordu. Çocuklar her sabah erkenden uyanıyor, toplu dualar ediliyor ve kahvaltıdan sonra saat tam 7'de ise herkes okula doğru yola çıkmış oluyordu.

 

Hikayemiz meş'um ve sisli bir Bartum gününde başlıyor. Bendeniz sevgili katibiniz Ratel, bu kroniği İmparatorluk Kütüphaneler Birliği adına kaleme alıyorum.

 

Aylardan eylül ve fırtına mevsimi kapıda. Şehrin batısındaki İskele caddesinde büyük bir hareketlilik var. Bazı gemiler yük yüklerken bazıları ise yük boşaltmaktalar. Gemilerden inen eşyalar tabii ki gemiye yüklenenlerden daha fazla, çünkü artık gemiyle açılmak tehlikeli bir hal alıyor. Yüklerini boşaltıp bu senelik görevlerini bitiren gemiler iskeledeki park yerlerine çekilip tamir olacakları ve bakımlarının yapılacağı günü bekliyorlardı.

 

İşte bu iskele caddesinde yürüyen yüzünde muzaffer bir eda olan bir çocuk vardı. Dağınık kumral saçları temiz ve anlamlı bir yüzü vardı. Yanakları hafiften dolgun olsa da çok da topicik sayılmazdı. Şu anda aman aman yakışıklı olmasa da ilerde yakışıklı olacağı kesindi. Üstüne giydiği üniforma ve cübbe onun bir ortaokul öğrencisi olduğunu gösteriyordu. Oturmaktan ve terden pantolonunun diz arkaları katlanmış ve iz olmuştu. 

 

Ortaokul çocuğu hızlı adımlarla yürürken elinde bir paket tutuyordu ve sırtında siyah bir çanta asılıydı. Okuldan çıkalı bir saat olmuştu ve geceden hazırladığı bu değerli paketi sahiplerine teslim etmeye gidiyordu. 

 

Terli ve kaslı denizcilerin arasından geçerken yüzünü ekşitti, insanlar neden bu kadar zahmetli bir işte çalışır anlamıyordu. Hayatınızı yüzlerce, yüz binlerce kişiye mezar olmuş bir denizde geçiriyordunuz ve karaya vardığınızda yapmanız gereken bir ton amele işi daha oluyordu. Neyse ki denizci maaşları çok da kötü sayılmazdı.

 

'Umarım, zorunlu hizmetim denizlerde çıkmaz', diye düşündü.

 

Büyü kolejine giden öğrenciler okulları bittiğinde büyü bakanlığı tarafından zorunlu hizmete yollanırlardı. Gönderileceğiniz yer imparatorluğun geniş sınırları içinde herhangi bir yer olabilirdi. Bazen bir kütüphane, bazen bir savaş cephesi, bazen bir fabrika ve bazense bir gemi. Tanrım, bu ihtimalden nefret ediyordu.

 

Tabii tüm bunlar kolej öğrencileri için geçerli olan şeylerdi ve o daha kolej öğrencisi değildi. Düşüncelere dalmış bir vaziyette dümdüz iskele caddesi boyunca yürüdü. 

 

İskele caddesi adı üstünde bir iskelenin üzerindeydi. Uzun yıllar önce yapılmış olan iskele bir zaman sonra Karakulak Meydanının içine dahil olunca ve üzerinde gemi dükkanlar kurulmaya başlanmıştı ve bu durum ticari gemiler için daha az yer kalması demekti. Bunun sonucunda iskele elden geçirilmiş hem genişletilmiş hem de uzatılmıştı.

 

Ortaokul çocuğu sonunda bir geminin önünde durdu. Geminin pruvasında normalde olmaması gereken kapı vardı ve kapının üzerinde sallanan tahta tabelada 'Kitap Faresi ' yazıyordu. Gemi'ye vuran dalgalara rağmen kapı ilginç bir şekilde sallanmıyordu. İçeriden yüksek sesli konuşmalar, bardak sesleri ve sandalye gıcırdamaları duyuluyordu. 

 

Dikkatli bir şekilde kapıyı itti ve seslendi.

 

"Çeviriler geldiii." 

 

Kapı açıldı ve mumların altın renkli ışıklarıyla aydınlatılan bar gözler önüne serildi. Denizciler ellerinde biralarla sohbet ediyor ocakta yemekler pişiyor ve kadın garsonlar dekolteli göğüslerini göstererek bazı masaları temizliyorlardı, en azından öyle tahmin ediyoruz.

 

Ortaokul çocuğunun gelişiyle ortalık tamamen sessizleşmişti. Bardaklar takırdamıyor, masalar gıcırdamıyor ve kimse hareket etmiyordu. Şöminedeki çatırdayan odun parçaları bile bu sessiz koroya katılmıştı. Herkes susmuş kapıya bakıyordu, yüce çevirmene, ulular ulusu genç dahiye. 

 

Bu gün o gündü. ATG günü. 2 ay sonra karaya çıktıkları o kutsal gün. 

 

"Sonunda geldi. Kraliçe Teng Hai'ye neler oldu sonunda öğrenebileceğiz.", köşedeki masada oturan kel denizci yanındaki sıska adama fısıldadı. Bu sesle birlikte sanki devasa bir su seti yıkılmışçasına herkes bir birine bir şeyler söylemeye başladı. 

 

"Tanrım, ellerim titriyor.", sıska adam iki elini birbirine kenetlemiş, heyecanını bastırmaya çalışıyordu. Şöminenin kenarındaki masadan "Yun Çeee, Yun Çeee" sesleri yükseliyordu.

 

Orta okul çocuğu elindeki sarı kağıtla sarılmış paketi açtı ve parmaklarıyla bir şeyler saydı. Ardından bir deste kağıdı kapıya yakın duran garson kıza uzattı. "Suzancığım şu notları dağıtır mısın?", dedi.

 

Suzan, sarı garson kıyafetleri giymiş siyah saçlı bir kızdı. Ve fırfırlı eteğinin altından görülen bacakları gerçekten takdir edilesiydi.

 

"Tabii ki Kıdemli Kardeş Orkun, memnuniyetle "Kız büyük bir saygıyla notları Orkun'un elinden alıp bekleyen kalabalığa dağıttı. Eline bu sarı notları alanlar hemen köşelerine çekilip okumaya koyuluyorlardı. Orkun sessizce köşedeki bar tezgahına gitti ve bir sandalyeye oturdu. 

 

"İşte bu" diye mırıldandı "İşte ATG'nin gerçek gücü bu." Kısa süre sonra hiçbir şey sipariş etmemesine rağmen Orkun'un oturduğu masaya içi kızartılmış et ve haşlanmış patatesle tepesine kadar doldurulmuş kocaman bir tabak gelmişti. Orkun kafasını kaldırıp tabağı getiren kişiyi görünce yüzü aydınlandı.

 

Yemeği getiren kişi Kitap Kurdu'nun sahibi olan saçlarına kır düşmüş göbekli ve kel bir adamdı.

 

"Küçük Kardeş Orkun, tam da sevdiğin gibi yaptım, az pişmiş dağ keçisi eti ve haşlanmış patates. Afiyet olsun."

 

"Ah, Yaşlı Fatih çok teşekkürler. Beni nasıl şımartacağını iyi biliyorsun", Orkun sırıtarak yanıt verdi. Ardından masadaki acı Marash biberinden bir kaşık alıp yemeğinin üzerine boca etti.

 

Yaşlı adam Orkun'un masasına oturdu ve o yemek yerken sohbet etmeye başladılar.

 

"Bu sene kesin gelecek 4 gemi daha kaldı, Sıçrayan Hamsi'nin ise gelip gelmeyeceğini hala bilmiyoruz. Cimri herifler hala borçlarını ödemediler." Yaşlı adam gözlerini devirdi. Paralarını alkole, kadına ve kumara harcayan denizcilerin parasız olması alışılageldik bir durumdu ancak kimse çulsuzluk konusunda onlarla yarışamazdı.

 

Orkun ağzının kenarından akan yağı elinin tersiyle sildi. 

 

"Hatırlıyor musun, geçen sefer borçlarını sivri dişli palamutla ödemeye çalışmışlardı. Kapının önüne koydukları variller sıçrayıp duruyordu. Hahahha!", Örkün'ün yüzünde çok eğleniyormuş gibi bir ifade vardı.

 

"Gülme lan sıpa, o canavar balıklardan biri neredeyse parmağımı kopartıyordu.", sosis gibi parmaklarını açarak sağ işaret parmağındaki çoktan iyileşip beyazlamış yara izini gösterdi. " O lanet balıklar ölümsüz gibiydi, içini boşalttığımız balıklar onları koyduğumuz kovayı ısırarak deldiler. Tanrım kabus gibiydi.", uzun uzun şikayetlense de Yaşlı Fatih'in yüzünde de bir gülümseme oluşmuştu. 

 

Atg bağımlısı denizciler ona kıdemli kardeş dese de Orkun sadece bir orta okul bebesiydi ve yaşlı Fatih onu yıllardır sıpa diye çağırıyordu. Dahası küçük kardeş, büyük kardeş gibi tamlamalar sadece novel bağımlıları tarafından kullanılan bir jargondu.

 

Novellerini okumaya devam eden denizciler derin bir sessizliğe gömülmüşlerdi. Sessizce biralarını yudumluyor, bazen şaşkınlıklarını ortaya koyan sesler çıkartıyorlardı.

 

"Yaşlı Fatih bana bu sefer ne kadar düştü? Dediğin gibi tam 17 fasikül getirdim.", dedi Orkun. 

 

"Her zamanki gibi fasikül başı 10 bakır sikke ve buna ek olarak bahşişlerin yarısı", Fatih şişko ellerini yağ kirleriyle dolu önlüğünün içine daldırdı ve masanın üzerine 12 gümüş ve 10 bakır sikke koydu. Orkun ve Fatih çok uzun süredir iş yaptıklarından aralarında tereddütsüz bir güven vardı. 

 

Memnuniyetle paraları cebe indirdi ve son zamanlarda cidden iyi kazandığını düşündü. Hayatı son birkaç aydır çok iyi gidiyordu ve bu iyi gidiş Örkün'ü içten içe huzursuz ediyordu. Tanrı bir kulu için işlerin asla bu kadar iyi gitmesine izin vermezdi. Çünkü bu dünya bir imtihan yeriydi.

 

Basitçe veda ettikten sonra Örkün Kitap Kurdu'ndan çıktı ve iskele caddesinde huzurlu bir yüz ifadesiyle yürüdü. Bir tütüncüde durup biraz Adıyanan tütünü aldı ve yıllardır kaldığı yetimhaneye döndü. Yolda yürürken becerikli hareketlerle bir cıgara sarmış ve tüttürmeye başlamıştı.

 

Günışığı yetimhanesinin taş duvarlarına yaklaşırken adımlarını yavaşlattı ve belirli bir noktada durdu. Burası kaldığı odanın penceresinin altıydı. Hava karardığından dolayı içeride kandiller yakılmıştı ve sokağa sarı bir ışık vuruyordu. Yerden küçük bir taş alıp hafifçe pencereye attı.




Yorumlar


Giriş Yap

Sosyal

Duyurular


Popüler Seriler

Against The God
Against The God
Beğeni Sayısı: 345

King of Gods
King of Gods
Beğeni Sayısı: 307

True Martial World
True Martial World
Beğeni Sayısı: 244

Tales of Demons & Gods
Tales of Demons & Gods
Beğeni Sayısı: 239

Martial God Asura
Martial God Asura
Beğeni Sayısı: 214

Chaotic Sword God
Chaotic Sword God
Beğeni Sayısı: 168

Coiling Dragon
Coiling Dragon
Beğeni Sayısı: 143

Legendary Moonlight Sculptor
Legendary Moonlight Sculptor
Beğeni Sayısı: 134

Heavenly Jewel Change
Heavenly Jewel Change
Beğeni Sayısı: 89

I Shall Seal The Heavens
I Shall Seal The Heavens
Beğeni Sayısı: 79

Site İstatistikleri

  • 1710 Üye Sayısı
  • 38 Seri Sayısı
  • 3243 Bölüm Sayısı
  • 1 Premium Seri Sayısı


Epik Novel © 2017 | Tüm hakları saklıdır.

footerlogo

visamaster

creator