Lms 14.11 : Dain’in Bekleyişi

avatar
2412 28

Legendary Moonlight Sculptor - Lms 14.11 : Dain’in Bekleyişi


Çevirmen : Clumsy-nim



Direktör Kim Han Seo, Yoo Byung Jun’a bakıyordu — yani göklerin armağanı olan dahi bilim insanı öğretmenine.

 

Kafasında beyazımsı çizgiler, kırmızı, kan çanağına dönmüş gözler ve kalın gözlükler.

 

Stresli görünen Yoo Byung Jun’un çizdiği manzara bu olsa da beyni dahi denilebilecek seviyedeydi.

 

‘Tüm dünya Kraliyet Yolunun ben ve diğer 17 bilim insanı tarafından yaratıldığını düşünse de…’

 

Direktör Kim Han Seo hafifçe kafasını salladı.

 

Halkın bildiğiyle gerçekler arasında büyük farklar söz konusuydu.

 

‘Gerçekte bu konsept öğretmenime aitti ve çekirdek teknolojiyi geliştiren de oydu. Diğer bilim insanları ve benim yaptıklarımız öğretmenin çizdiği çerçeveyi detaylandırmaktan ibaret.’

 

Direktör Kim Han Seo ve diğer bilim insanları için yalnızca sorumlu oldukları kısımlarla ilgilenmek göz korkutucuydu.

 

İmkansız olduğu varsayılan mükemmel Sanal Gerçeklik Sisteminin bir fantezi olarak görüldüğü pek çok sefer olmuştu. Yine düzinelerce kez başarısızlıkla ilgili kabuslar gördüğü gecelerin sabahına uyanmıştı.

 

Ne zaman tıkansalar Yoo Byung Jun onlara yardım etmek için dahil olmuştu ve tüm sistemi en iyi anlayan kişi de oydu.

 

Direktör Kim Han Seo’nun da aralarında olduğu diğer bilim insanları görevleri uğruna genel olarak Versailes’i idare edebilse de güçleri sınırlıydı.

 

Adım seslerini kısmaya dikkat eden Direktör Kim Han Seo, Yoo Byung Jun’un önüne gelerek durdu.

 

“Döndüm.”

 

“Aferin, iyi işti. Ofisteki çocuklar ne diyor?”

 

“Teşekkürler. Diriliş Ordusu konusunda çok endişeliler.”

 

“Keke. Ben de öyle düşünmüştüm.”

 

“Bilhassa Strateji Yönetimi Departmanı Başkanı Son Il Kang her gün fazla mesai yapması gerektiği için şikayetçi.”

 

“Kekeke.”

 

Yoo Byung Jun zaten bunları duymayı bekliyormuşçasına kahkaha atıyordu.

 

“Daymond isimli kullanıcı, onun hakkında ne düşünüyorsun, öğretmenim?”

 

“Bir bakalım. Ehh, fena değil.”

 

Byung Yoo Jun memnuniyetsiz bir karşılık verdi.

 

“Diriliş Ordusu görevi… Ehh, o görevden inanılmaz bir güç elde edilebilir.”

 

Sistem Yönetim Departmanının ana konsolundaki bilim insanları bu konuşmayı dinlemek için kulak kabartıyordu.

 

Yoo Byung Jun bizzat zekanın kendisini aşan bir bilim insanıydı ve kendisini dünyanın gözlerinden saklayarak inzivaya çekilmişti.

 

Dış dünya haberdar olmasa da gerçekte her şeyin liderliğini üstlenen kişi Yoo Byung Jun’du.

 

Fakat bilim insanlarını gerçekten şaşkına çeviren ve tüylerini diken diken eden esas şey Versailles’in Tanrıçasının kudretiydi. Hiçbir arıza veya kusuru yoktu, yapay müdahalelerle değiştirilen şeylere yeniden müdahale etmelerine gerek bile kalmıyordu.

 

Yayınlandığı günden bu yana Kraliyet Yolunu mükemmel bir şekilde idare eden süper Yapay Zeka ve gerçek bir Tanrıça bile denilebilecek tüyler ürpertici bir sistemdi.

 

Ve yalnızca Kraliyet Yoluyla da sınırlı değildi; Unicorn Şirketinin ilgili idari işlerini bile kontrol ediyordu. Versailles’in Tanrıçası tüm bunlara rağmen idari kaynaklarının yalnızca %20sini kullanıyordu.

 

Bilim insanları için bu, tartışmasız olağanüstü bir başarıydı.

 

Biri çıkıp da bu sistemin tek bir bilim insanı tarafından geliştirildiğini söyleyecek olsaydı hiç kimse asla inanmazdı. Yoo Byung Jun’u tanıyan bilim insanlarının görüşü bu şekildeydi.

 

— On milyon insanın bile yerini dolduramayacağı bir bilim insanı.

 

— Kraliyet Yolu dışında bir şey yaptığı takdirde dünyanın teknolojisini 30 yıl ileri taşıyabilecek olan bir bilim insanı.

 

O, bilim insanlarının yalnızca saygı duyabileceği ve çağdaşı olmaktan bile gurur duyulacak derecede harikulade gördükleri bir insandı.

 

“Açgözlülük işlerini mahvetti. Ufak tefek numaralarla ilerliyor olsalar da… Sonrasında çok düşman edinecekler.”

 

Yoo Byung Jun’un sözlerinden şüphe duyan tek bir bilim insanı dahi yoktu.

 

Yüzyılın dahisinin sözleri asla yanlış olamazdı. O öyle söylüyorsa bir noktada mutlaka öyle olurdu. Ve önceden ayarlanmış görevler ile Versailles’in Tanrıçasının gizli tehlikelerinden haberdar olan bilim insanları, Diriliş Ordusunu gerçek bir kriz kaynağı olarak görmüyordu.

 

Kraliyet Yolu mükemmel bir Sanal Gerçeklikti.

 

Uygulanan teknolojinin karmaşıklığı doğrultusunda kıta boyunca gizli hikayeler ve sayısız tarih mevcuttu.

 

Bilim insanları saklanıp güçlerini arttıran maceraperestlerin kimliklerini de savaşçıların seviyelerini de üzerinde oldukları görevleri de biliyor ve gerilmek için bir sebep görmüyorlardı.

 

Böylesine geniş bir kıta ve insanlığın sanal sosyal bütünleşmesi denilebilecek çoklukta kullanıcının varlığı bilim insanlarının yüzlerine ışıltılı gülümsemeler yerleştiriyordu.

 

Geliştirilmesinin bir parçası olsalar da Kraliyet Yolu sahiden eğlenceli bir sanal gerçeklikti. Kraliyet Yolunun piyasaya sürülüşünün sonrasında insanlığın mutluluğunun en az %40 oranında arttığına dair bir rapor bile tutulmuştu.  

 

Yeni bir dünyanın kapılarını açmanın gururuyla bilim insanları kendi görevlerine dönmüştü.

 

Yoo Byung Jun ise kendi kendine mırıldanıyordu.

 

“Bu dünyanın insanları kendilerini çok kolay avutuyor.”

 

İzlediği ekranda maceraperestlerin Versailles Kıtasındaki aktivitelerini görebiliyordu.

 

Başka hiç kimsenin görmeyeceği bir ormanda avlanarak gücünü arttıran bir kullanıcı.

 

Kıtanın en tehlikeli dağına tırmanarak temel Dayanıklılığını pekiştiren bir kullanıcı.

 

Canavarlarla dolu ıssız bir adada sınırlarını test ederek gelişmekte olan bir kullanıcı.

 

Yoo Byung Jun bu kullanıcıları her görüşünde mutlu oluyordu.

 

Sınırlarına yönelik sonsuz denemeyle dünyada karşılaşamayacakları ekstrem durumları tecrübe ediyorlardı.

 

“Kraliyet Yolunun bir oyun olduğunu söylemek…”

 

Kraliyet Yolunun yaratılıp piyasaya sürülüşünün ardından bu teknoloji, basını çılgına döndürmüştü.

 

En gerçekçi sanal gerçekliği ortaya koyan modern teknoloji!

 

Kraliyet Yolunun hızla gelişen kullanıcı kitlesi var olan diğer oyunların sonunu getirmişti.

 

Kullanıcılar için yeni bir dünyanın kapıları açılmıştı.

 

Bu da oyunlara aşina olmayan genel nüfusun bile büyülenmesine yol açmış ve Kraliyet Yolunun eğlence endüstrisini sakinleştirdiğini iddia eden makaleler birbiri ardına yayınlanmıştı.

 

Gerçek dünyanın şirket yöneticileri ve direktörleri ortaçağa ait kale duvarlarında meyve satmaktan ve hatta bellerinde kılıçlarla maceralara atılmaktan çok keyif almaya başlamıştı.

 

Muazzam meblağlar birikince de oyun endüstrisinin yeni neslinin yıldızları olarak övgüler almışlardı.

 

Yoo Byung Jun o makaleleri her görüşünde sırıtıyordu.

 

“Uysal ve tembel insanlar. Geleceklerinin burada yattığını bile bilmiyorlar.”

 

Öyle acınası bir şeydi ki Yoo Byung Jun buna katlanamıyordu.

 

Ömrünü Kraliyet Yoluna adamıştı. Gerçekten tüm enerjisini ve ömrünü adadığı, büyük önem taşıyan bir sanat eseriydi, adeta çocuğu gibiydi.

 

Tek amacı bir oyun yapmak olsaydı şimdiye çoktan vazgeçmiş olurdu.

 

***

 

Parıldayan İskeleti upuzun yedi gün boyunca takip ettikten sonra nihayet mezarlığın yakınlarındaki büyük ödülü keşfetmiş ve onu Papazın kutsal büyüsüyle arındırıp mağlup edebilmişlerdi.

 

“Başardık!”

 

“İyi işti millet.”

 

Papaz ve Mızraklı Asker bilhassa mutluydu.

 

“Dain-nim’in çok yardımı dokundu. Teşekkür ederiz.”

 

Parıldayan İskeletin peşine düşmek yetenekli bir avcı için bile zordu. Çünkü pek çok yaratıkla dolu dağlara gidiyor veya zindanlar bulup içlerine saklanıyordu. Kovalamaca esnasında savaşmak için durduklarındaysa peşindekiler farkına dahi varamadan bir yerlere kaçıyordu.

 

Hareket hızlarını arttıracak bir Şaman büyüsü olmasaydı Parıldayan İskeleti yakalamak çok daha zor olurdu.

 

Dain dişlerini hafifçe göstererek gülümsedi.

 

“Lafı bile olmaz. Mücadelelerde pek faydam dokunmadı zaten.”

 

“Bu doğru değil. Bir Şaman olsan da tedavi gücün ve türlü türlü yeteneğin var… Dain-nim olmasaydı bu görevi başarıyla tamamlamak gerçekten zor olurdu.”

 

“Dain-unni gerçek bir Şaman.”

 

Dain parti üyelerinin adamakıllı güvenini kazanmıştı.

 

“Unni, bizimle kal.”

 

“Bizimle bir sonraki görevi de yapacak mısın?”

 

“Evet, yapacağım.”

 

Dain birkaç ay boyunca parti üyeleriyle birlikte özgürce maceralara atılmanın tadını çıkarttı.

 

Ünü günbegün arttı. Morata’da Şaman Dain’in ismini işitmeyen pek fazla kullanıcı kalmadığındaysa Kara Lanet Diyarında bir maceraya atılmak için oradan ayrıldı.

 

Morata’nın en görmüş geçirmiş yirmiyi aşkın maceraperestinin katıldığı bir sefere katıldı!

 

Yeni canavarlar ve yeni zindanları tanıdıktan sonraysa Morata’ya geri döndü.

 

***

 

“Fiuuv! Yeniden Morata’ya döndüm.”

 

Dain tüm dişlerini sergileyerek sırıttı.

 

Uzun bir zaman sonra döndüğü Morata… Onu bu kadar özleyeceğini bilmiyordu.

 

Çünkü Lavias Gök Şehrinde yalnızlığın tadını yeterince çıkardıktan sonra Kuzeyde yeni bir pozisyona kavuşmuş ve Morata’da kendine arkadaşlar edinmişti.

 

“Ama lanet işini çözmeliyim…”

 

Dain endişeli bir surat ifadesine büründü.

 

Kara Lanet Diyarında tüm sefer grubu bir lanete maruz kalmıştı.

 

Tenleri Karanlık Elflerinki gibi siyaha dönmüş ve üzerlerinde ilkel, kabilelere aitmiş gibi görünen desenler belirmişti.

 

Büyü etkilerini ve yetenekleri yarıya indiren bir lanet!

 

Bir Şaman veya Papazın kutsal büyüsüyle bile kaldırılamayan bir lanet.

 

‘Önce Rahiple buluşayım.’

 

Seferdeki Rahipler de çaresiz durumda olsa da Rahiplere inanmaktan başka çare yoktu.

 

Dain Freya Kilisesine gitti.

 

Tıpkı yeni gelen sefer gibi kutsama bekleyen yoğun bir kalabalık mevcuttu.

 

Dain, uzun süreli bir bekleyişten sonra bir Freya Kilisesi Rahibiyle görüştü.

 

“Üzerimdeki lanetten arındırılmak istiyorum.”

 

“Antik bir iblisin lanetine maruz kalmışsın.”

 

“Evet.”

 

“Çünkü gitmemen gereken bir yere gitmişsin. Bu, davetsiz misafirleri hoş karşılamayan toprakları keşfetmenin yol açtığı bir lanet. Bu laneti kaldırmak için Kelpie Odunu, Platin Tozu, Havuç ve bir Beyaz Tavşan Kanı gerekli. Bu malzemeleri vücuduna sürer, sonra da karıştırıp içersen lanetten arınacaksın.”

 

Birazcık zaman alsa da Kelpie Odunu dışındakileri bulmak zor olmazdı.

 

Tedavinin bu kadar kolay olmasını beklemeyen Dain gülümsedi.

 

“Çok teşekkür ederim.”

 

“Benim için bir zevkti. Tüm bu ahenk Tanrıçanın arzusu doğrultusunda.”

 

***

 

“Ganimet alınıp satılır!”

 

“Bir ihtiyacı olan söylesin.”

 

Yükselen seslerin kaynağı Freya Kilisesinin dışındaki meydana dizilmiş tüccarlardı. Tüccarların rekabeti Versailles Kıtasının her yerinde rastlanan bir manzaraydı.

 

Topladığı tüm ganimetleri satmayı tamamlayan Dain, meydanda sakince dolanıyordu.

 

‘Bu defa rahat olup bekleyeceğim.’

 

Weed’le buluşmak Morata’ya gelmesinin ardındaki tek sebepti.

 

Fakat Weed Morata’ya dönmemiş ve Dain de beklemekten sıkılıp bir maceraya atılmıştı.

 

O gittiğinde Tanrıça Freya Heykeli ve daha pek çok heykel dikilmiş, kale gelişmişti.

 

Bir söylentiye göre Morata Lordu Weed geri dönmüştü. Fakat hemen başka bir maceraya atılmıştı, yani onunla buluşması zor olacaktı.

 

‘Zaten kendisi yokken geri dönme ihtimali neydi ki?’

 

Dain Morata’nın yenice gelişen sokaklarında daha önceden olmayan bir binaya bakarak bir başına yürüyordu.

 

‘Tanrıça Freya Heykeli, ha...’

 

İhtişamlı Tanrıça Freya Heykeline baktıkça birazcık kıskanıyordu. Pozitif yaklaştığı zamanlarda dahi kendisini ortalama bir kızdan ancak bir nebze daha güzel bulan biri olarak gerçekten de siniri bozuluyordu.

 

Hatıralarındaki Lavias mağarası heykellerinin olduğu yere dönmek istiyordu ama bunu yaparsa Weed’le karşılaşması daha da zorlaşacaktı.

 

Dain’in meydanda bu şekilde dolaştığı sıralardı.

 

“Pardon.”

 

Kendisine seslenen kişiye döndü.

 

Kısa, zayıf ve fazlasıyla erdemli görünen gözlere sahip bir kadındı. Giydiği beyaz cüppeye bakılırsa bir Papaz veya Rahip olmalıydı.

 

“Bana mı seslendiniz?”

 

“Evet.”

 

“Nasıl yardımcı olabilirim?”

 

“Oh, tanışır tanışmaz bunu sorduğum için üzgünüm ama… Sen Dain olarak bilinen Şamansın, değil mi?”

 

“Evet, doğru.”

 

“Ohh! Nihayet buldum seni. Benim adım Irene.”

 

Bu konuşmayı başlatmak Irene’in kendisini son derece tuhaf ve rahatsız hissetmesine yol açsa da Dain’i bulmanın yol açtığı keyifli ifadeyi gizleyemiyordu.

 

“Partim şu anda bir görev yapmaya çalışıyor. Ama görev yeri çok uzakta ve biz de pek çok macera büyüsüne sahip biri olsa iyi olur diye düşündük, bu yüzden aramıza bir Şaman katmaya çalışıyorduk.”

 

Pale’in bulduğu görevin adı ‘Antik Göğüs Zırhı Yapım Sırları’ idi.

 

Yapım yöntemlerine ilişkin bir kitabın Kuzeyde bir yerlerde gömülü olduğu söyleniyordu, bu yüzden aralarına bir Maceraperest ve bir Şaman katıp ayrılmak istiyorlardı. Derken Dain isimli ünlü Şamanın geri döndüğünü işitmiş ve onu bulmuşlardı.

 

Irene gergin bir bakışla tüm bunları açıkladı.

 

“Görevin zorluğu C. Bir mahsuru yoksa bize katılır mısın acaba?”

 

Dain yavaşça Irene’in suratını inceledi.

 

‘İyi bir insana benziyor. Ayrıca benim yaşlarımda gibi görünüyor...’

 

Ama bir görev için ayrılmaya gönlü yoktu. Birini beklediği bir süreçteydi.

 

Sürekli Weed’in Morata’ya dönmesini bekleyemezdi ama daha yeni bir macerayı tamamlayıp dönmüşken şimdilik dinlenmek istiyordu.

 

“Üzgünüm. Bir süre dinlenmeye niyetliydim…”

 

Tam da Dain’in ağzından bu kelimeler dökülürken mücevherlerle işli süslü bir elbise giyinmiş bir kadın, bir dükkandan ikiliye doğru yaklaşmaya başladı.

 

Hafifçe attığı her adımda meydandaki kullanıcıların bakışlarını üzerine topluyordu. Onun yürüyüşünü izlemek bile insana enerji ve zevk veriyordu.

 

‘O bir Dansçı.’

 

Bir maceraya veya ava elbiseyle katılabilecek meslekler Ozanlar ve Dansçılardan ibaretti. Ayrıca bileklikler, kolyeler, küpeler takmış ve dans etmesi kolay kısa topuklu ayakkabılar giymişti.

 

Elinde bir enstrüman olmadığı için de Dain, onun bir Dansçı olduğu sonucuna varmıştı.

 

“Hwaryeong-unni, neredeydin?”

 

“Bir restoranda yemek yiyordum. Ama bu da kim?”

 

“Bu Dain-nim. Ünlü bir Şaman…”

 

“Ah, o kişi!”

 

Hwaryeong, yeniden görüyormuşçasına Dain’in yüzüne baktı.

 

Siyah, mücevhervari bir tene sahip bir Şaman olarak oldukça dikkat çekiciydi.

 

“Bizimle göreve gelip gelmeyeceğini sordun mu?”

 

“Evet. Ama maalesef bize katılabilecekmiş gibi görünmüyor.”

 

Yanlarında dikilen ve Hwaryeong ile Irene’in konuşmasını dinleyen Dain ansızın araya girdi.

 

“Hey, fikrimi değiştirdim.”

 

“Ne?”

 

“Az önce bahsettiğin macera var ya, işte o macerada size katılmak isterim.”

 

“Gerçekten mi? Bu harika! Teşekkürler.”

 

“Evet. Beni kabul ettiğiniz için sağ olun.”

 

Dain böylece Irene’in teklifini kabul etti.

 

Çünkü…


Morata Lordu Weed’in yaptığı Tanrıça Freya Heykeli!

 

İşte o heykelin yüzü mucizevi bir şekilde Hwaryeong’unkine benziyordu.

 

***

 

Lee Hyun Ahn Hyun Do’nun dojosunda her gün vücut geliştiriyordu.

 

Lee Hyun’un belirgin şekilde bölünmüş, gereksiz yağdan yoksun kaslı gövdesi ve direnci günbegün gelişiyordu. 4 farklı eğitmenden 30ar dakikalık cehennemvari eğitimler gördükçe bedeni bir silaha dönüşüyordu.

 

“Keskin bir kılıç bile donuk birinin ellerinde hiçbir işe yaramaz. Bedenin üzerinde mutlak kontrole sahip olmadıkça kılıç tutmayı unut gitsin. Eğitim zorlu olabilir ama kılıç kuşanabilmen için gerekli bir süreç.”

 

Lee Hyun, Jung Il Hun’un sert konuşmalarını içtenlikle dinliyordu. Tek bir şikayet etmeksizin o cehennemvari eğitimlere katlanıyordu.

 

Öyle ki eğitmenler kendi aralarında bu meseleyi konuşmaya başlamışlardı.

 

“Eğitimin yoğunluğu yeterince yüksek değil mi?”

 

“Böyle devam edersek bırakacağını söylemez mi?”

 

“Ben bile bilmiyorum ki. Ustam bize böyle yapmamızı söylediyse bir bildiği olmalı.”

 

“Muhtemelen doğrudur, değil mi?”

 

“Gerçi bazen de gerçekten hiçbir fikri olmuyor...”

 

“...”

 

Lee Hyun bedenini işledikçe gerçek yeteneklerinin güçlendiği hissini algılıyordu.

 

Bedeni sağlamlaşırsa zihinsel gücü de sağlamlaşırdı.

 

Zorlu eğitimleri geride bırakmakla şekillenen irade!

 

Eğitmenlerle tamamladığı korkunç bir eğitim seansı sonrasında Ahn Hyun Do’nun uzattığı çayı içerek mola verdi.

 

“Ginseng çayı.”

 

“Teşekkürler, Hocam.”

 

Lee Hyun ginseng çayını yudumladı.

 

Susamıştı, hem de bir bardak daha sağlıklı çay içebilecek kadar!

 

Ahn Hyun Do bir bardak daha ginseng çayı doldurduktan sonra konuştu.

 

“Eğitim zor değil mi?"

 

“Yapılabilir düzeyde.”

 

“Evet. Takdire şayan. Bu tavırla daha da ilerilere ulaşabilirsin. Hayatının diğer yönleri nasıl?”

 

“Hayatımın mı?”

 

“Kişisel hayatından bahsediyorum. Hayatının nasıl olduğunu soruyorum.”

 

Lee Hyun anlık bir düşünceden sonra başını salladı.

 

“İyi.”

 

“İyi mi? İyi olan ne mesela?”

 

“Büyükannem güzelce tedavisini görüyor, küçük kardeşim okuluna gidiyor. Ben de öyle...”

 

Lee Hyun anlık bir tereddütten sonra devam etti.

 

“Hayatımdan yana büyük bir şikayetim yok.”

 

Zor günlerinde en büyük endişesi karnını doyurabilmek ve yaşayabilmek olurdu.

 

Geçmişte hastayken tedavi alamadığı zamanlar olsa da artık sağlam paralar bile biriktirebiliyordu. Kraliyet Yolu oynadıkça ihtiyaç duyduğu şeyleri alabiliyordu, dolayısıyla canını sıkan pek bir şey yoktu.

 

Ahn Hyung Do kafasını salladı.

 

“Bu tam anlamıyla senin günlük hayatın, değil mi?”

 

“...”

 

“Şu anki hayatından memnun musun?”

 

“Evet.”

 

Lee Hyun kolaylıkla yanıtladı.

 

Okul çalışmaları birazcık yorucu ve sıkıcı olsa da bunun dışında istediği şeylere ulaşabildiği için halinden memnundu.

 

“Şimdilik harika. Üniversiteye bile gidiyorum, küçük kardeşim iyi çalışıyor ve Büyükannenin sağlığı yerine geliyor…”

 

Ahn Hyun Do ansızın şöyle dedi:

 

“Peki yapmak istediğin iş ne?”

 

“...Yapmak istediğim iş mi?”

 

“Gençken hayal ettiğin bir şey veya yapmayı arzuladığın bir iş olmalı.”

 

Lee Hyun bir an için sessizleşti.

 

O günleri kardeşinin hatırına atlatmıştı.

 

Geceleri uyurken gelecek günden korktuğu olurdu. Yemek yerken açlığı dindikten sonra ne yapacağı gibi şeyler düşünüp endişelendiği o yıllar…

 

O yılları umudu olmaksızın, çaresizlik içerisinde yaşamıştı.

 

Ailesini desteklemek gibi bir sorumluluğu olmasaydı çok daha erken ekstrem bir karar almış olabilirdi.

 

Artık kardeşi büyümüştü ve aldığı bursla okula bile gidiyordu. Büyükannesinin büyük ameliyatı da tamamlanmıştı ve iyileşmeyi bekliyordu.

 

Hayattaki amacı ailesi için yaşamaktı. Ailesiyle ilgilenmesine gerek kalmadığı bir noktaya ulaştıktan sonra ne yapacağınıysa hiç düşünmemişti.

 

Derince bir iç çeken Lee Hyun cevabını verdi.

 

“Benim hiçbir hayalim yok.”

 

***

 

Geomchiler Çaresizlik Ovalarını aşarak Yuroki Dağlarındaki Ork köyüne ulaşmıştı.

 

Ortam domuz suratlı Ork kullanıcılarla doluydu ve üreme oranları çok yüksek olduğu için koca sülaleler bile toplanmıştı.

 

Dişi veya erkekler bir eş seçtikleri anda birlikte bir öğün yemek yeseler dahi bebek Orklar bir yerlerden çıkıveriyordu.

 

Geomchi5 başını ellerinin arasına aldı.

 

“Mahvolduk. Onların evli Orklar olduklarını varsaymak…”

 

Geomchi3 omzunu sıvazladı.

 

“Sorun değil, sahyung, yalnızca bir erkek ve bir kadının bir öğün paylaşmasından ibaret. Orkların doğasının bu olduğunu anlamak zorundayız.”

 

Geomchi4 de araya girdi.

 

“Sahyung, oyunu yiğitçe geniş fikirli olabilenler kazanır.”

 

Tabii ki Kraliyet Yolunda gerçek seks de mümkündü.

 

İnsanlar veya Elfler bir ev sahibi olmak için çabalayabilirdi ve çiftlerin birlikte rahat vakit geçirmek için bunu yaptığı sıklıkla görülen bir şeydi.

 

Fakat Orklar özel bir duruma sahipti — eşleriyle veya yakın oldukları biriyle tek bir akşam yemeği bile yeseler bebek Orklar belirirdi.

 

Tabii ki en başta bu durum çok elverişsiz bulunmuş, üremek çok kolay diyerek terk edilmiş pek çok erkek Ork olmuştu. Ork ırkının özelliği, güçlü üreme yetenekleriydi. Bu eğilimden yararlanmaya yönelik kötü niyetli girişimler söz konusuydu ve kendini tatmin etmeyi çok isteyen pek çok kişi bulunuyordu.

 

Fakat çok geçmeden Orkların neden tek bir öğün yemek yiyerek bile çocuk sahibi olabildiklerini anlamışlardı.

 

‘Dişi Ork partnerin burun deliğine 4 parmak sığarmış gibi görünüyor.’

 

‘Erkek Ork partnere bak! Ağzını açıp esneyecek olursa içeri koca bir karpuz sokulabilir.’

 

‘Şu tombul göbeğine ve simitlerine baksana, ayık kafayla onunla birlikte olmak zor olurdu.’

 

‘Ne rahatlatıcı.’

 

Tek yapmaları gerekenin birlikte yemek yemek olması çok tatmin ediciydi ve Orklar böylece üreme işini tekrarlıyordu.

 

Yuroki Dağlarındaki Ork köyleri genişliyordu.

 

Yetişkin Orklar genç Orkları yanlarına alıp büyütüyordu. Koca Ork kabilesi sülaleleri gelişiyor ve o sülaleleri kontrol eden Orklar beliriyordu.

 

Seechwi de bir Ork Komutanı olarak Yuroki Dağlarına varışının ardından yeteneğini sergilemeye başlamıştı.

 

“Hey siz Orklar, chwi-chwi-chwik!! Daha çok yemek yemeliyiz. Daha çok yemeğimiz olmalı. Hadi savaşalım. Chwik!”

 

Ortada mantıklı bir açıklama veya sebep yoktu. Orkları yalnızca ye ve savaş mantığıyla tatmin ediyor, astlar ediniyordu.

 

Ork köyü yakınlarında meraklarını dindirmek için gezmeye gelen pek çok turist vardı.

 

“Orklar cidden eşsiz görünüyorlar.”

 

“Orklar bireysel olarak güçsüzler ama üreme hızları korkutucu derecede. Paralı asker almıyorlar, bebek Orklar rahatlıkla doğabiliyor ve sonsuz sadakat sunuyorlar… Bana kalırsa Orklar gerçekten hızlı büyüyebilecekler.”

 

“Orkların Karanlık Elflerle arası gerçekten kötü olsa bile bir şey olmaz mı yani?”

 

“Artık kullanıcılar Karanlık Elfliği de seçtiği için büyük ihtimalle aralarında büyük anlaşmazlıklar yaşanacaktır.”

 

“Gelecekte İnsanlarla da savaşılabilir.”

 

“Orklar ve İnsanlar arasında bir ırk savaşı ha? Bu da mümkün. Ork sayısı artarsa ve Ana Kıtaya ulaşırlarsa karşı karşıya geleceklerine hiç şüphe yok.”

 

“Henüz Orklar güçsüzken saldırmak için iyi bir fırsat değil mi şu an?”

 

“Orklarla savaşarak hiçbir şey elde edemeyiz. Ve burası İnsan ordularının Çaresizlik Ovalarını aşamayacağı kadar uzak. Orklarla bir savaş başlayacak olursa bu başlı başına bir göreve dönüşür, yani muhtemelen bunun gerçekleşmesini bekleyen çok kişi vardır.”

 

Turistler köyün içerisine girmiyor, olanları dışarıdan gözlemliyordu. Çünkü Orklarla İnsanlar arasındaki ilişki o kadar da iyi değildi, haliyle yakınlaşmak tehlikeliydi.

 

Fakat Geomchiler hiçbir çekinceleri olmadan Ork köyüne girmiş ve onların dişi bir Orkla birlikte görev yaptığını gören turistler şoka girmişti.

 

“Bir İnsan nasıl böyle hareket edebilir? Orklar onları umursamıyor bile.”

 

“Bir görevin parçası olmalı.”

 

“Bence mesleklerinin bir özelliği olabilir. Diğer ırklarla büyük yakınlık sağlayan bazı meslekler olduğunu duymuştum.”

 

Turistler birbiri ardına fikirler sıralarken ortaya ikna edici bir fikir atıldı.

 

“Görünüşlerine baksanıza. Onlarla erkek Orklar arasında bir fark var mı ki?”

 

“...”

 

Yakından bakılınca bu açıklamanın makul olduğu anlaşılıyordu.

 

İnsan olduklarına şüphe olmasa da geniş omuzları ve fizikleri Orkları gölgede bırakacak cinstendi.

 

O bedenleri görmek bile basit Orkların onlara rahatlıkla arkadaşça yaklaşması için yeterliydi.

 

***

 

“Hyaa!”

 

Geomchi, çift elli kılıcını şiddetle savurdu.

 

Ogre. Fiziksel güç bağlamında tek bir rakibi dahi olmayan bir canavar.

 

Sınıfının, öğretisinin ve kılıç sanatlarının zirvesinde olan Geomchi, içinde biriken öfkeyi bastıramıyordu.

 

Kılıcının hareketleri seri ve yoğundu.

 

*Kuoooooo!*

 

Ogre ekstrem bir öfkeyle baltasını savurdu ve baltanın geçişiyle rüzgar Geomchi’nin yüzünü sıyırdı fakat Ogre, Geomchi’nin doğal hareketlerine ayak uyduramıyordu.

 

“Tak!”

 

Geomchi’nin savurduğu kılıç, Ogre’nin beline saplandı. Yine de rakibinin olağanüstü savaş gücüne rağmen kolay kolay ölmeyecekti.

 

Geomchi herhangi bir yetenek kullanmadığı için hala çokça manası vardı. Bizzat hayati noktaları hedeflemiyor, Ogre’in tüm bedenini doğruyordu.

 

En parlak öğrencisinin kelimeleri aklından hiç çıkmıyordu.

 

“Hiçbir hayalinin olmaması…”

 

Geomchi kendi gençlik günlerini anımsıyordu.

 

‘Benim için yalnızca savaşmak vardı.’

 

Güç peşinde koşmuş ve kanlı mücadeleler boyunca ilerlemişti.

 

Canını ortaya koyduğu pek çok sefer olmuş, hatta ölümcül durumlarda ağır yaralarla bile boğuşmuştu. Güçlü bir rakibi yendikten sonra çok kısa bir süreliğine tatmin duysa da bu yalnızca meydan okuyacak daha güçlü birilerini aramasıyla sonuçlanmıştı.

 

Bir şeyler tarafından ele geçirilmişçesine savaşmak ve idman yapmaktan farklı bir şey yapmayarak gençlik günlerini geride bırakmıştı.

 

Derken bir gün bilinçlenip etrafına bakındığında kılıç ustalığının ilk sırasına yükseldiğini görmüştü.

 

Hayranlığın ihtişamı ve dövdüğü her güçlü rakip karşısında aldığı yararlarla o, hiç kimsenin kılıcıyla geçemeyeceği çığır açan, yükselişteki Geomchi’ydi.

 

Genel olarak onun kim olduğunu bilmeyen çok sayıda kişi olsa da dövüş sanatçıları ve arka sokak dünyası insanları ona huşuyla bakar, hepsi de ondan korkardı.

 

Buna rağmen Geomchi’nin kalbinin bir kısmı bomboştu. Hedefine ulaştıktan sonra ömürlük bir partneri olmamış, tüm ailesi onun öldüğünü düşünmüştü.

 

“Benim bir ailem olmadı.”

 

Hayatını harcayarak ulaştığı hedefin sonucunda doğan boşluk ve umutsuzluk!

 

“Kılıçta bir numara olsam da kimsem kalmamıştı.”

 

Geomchi Kore’ye dönerek sıradan bir hayata geçiş yapana, ailesini bulup çıraklarını yetiştirmeye başlayana dek tek başına uzun bir süre geçirmişti.

 

Çıraklarının da onun izinden gitmesine hiç gerek yoktu.

 

Çünkü ailenin yükü fena halde omuzlarına yüklenmiş durumdaydı. Ortada ailesi, dostları ve yoldaşlarıyla birlikte yapılabilecek bir şey olduğu için de artık yalnız hissetmesi gerekmiyordu.

 

Weed güçlü bir irade ve muhakeme yeteneğine sahipti, ayrıca anında harekete geçebiliyor ve yeteneğini uygulamaya koyabiliyordu. Yapması gereken bir şey olduğunda tereddüt etmiyordu. Arada bir çekingenlik eğilimi gösterse de o bir erkekti.

 

Şu anki haliyleyse ömürlük hedefini ve hayalini arayan bir çocuk gibiydi.

 

“O çocuğu kıskanıyorum.”

 

Geomchi, içten hisleriyle bir numaralı öğrencisini yüzde yüz anlayabiliyordu. Kendisinin de Lee Hye Yeon gibi güzel ve tatlı bir kardeşi olsaydı o da ailesini asla terk etmezdi.  

 

“Ve bir de arkadaşları var.”

 

Yanında Hwaryeong, Irene ve Romuna gibi hoş ve güzel hanımefendiler de vardı.

 

Geomchi anılarını gözden geçiriyordu.

 

Gençlik günleri nasıldı sahiden?

 

“Benim gençliğimde yalnızca aksi görünümlü erkekler vardı! O küstah piçleri ayaklar altına alabileyim diye sürekli güçlenmek zorundaydım.”

 

Weed gibi kıskanılası şartlar altında olsaydı ne demeye gençliğini yalnızca savaşarak geçirsindi ki!

 

“Ah bu tiksinç bekar hayatı.”

 

Geomchi homurdanarak kararlılığını pekiştirdi.

 

“Onu çok uzun süre diğer eğitmenlerin elinde yalnız bıraktım. Artık onu eğitme zamanım geldi.”

 

Weed’e zorlu eğitim neymiş gösterecekti.

 

Ona gerçek kılıcı öğretmeye kararlıydı.

 

***

 

Festivalin yaklaşışıyla Kore Üniversitesinde geçe kalan öğrencilerin sayısı artış gösteriyordu.

 

Her departman oyunlar ve müzikaller hazırlıyor, müzik performansı için bir sahne kuruluyordu. Bir müzik festivali, büyü gösterisi ve hatta komşu üniversitenin spor buluşmasına yönelik beklentiler dedikodular aracılığıyla yayılıyordu.

 

Lee Hyun’un tüm bunları anlaması mümkün değildi.

 

“Neden televizyonda görebileceğimiz bir şeyi yapmak zorundayız ki?”

 

Bu son derece kıt duyarlılığıyla birkaç günlüğüne şenlik okuluna gitmek zorunda kalmamak bile mutluluk vericiydi. Lee Hyun’un gözünde yerel kültüre uyum sağlayan ve pek çok ünlü tarafından istenen Kore Üniversitesi festivali yalnızca bir külfetti.

 

Fakat departmanındaki son sınıflar açığa çıkarak tehditlere başlamışlardı.

 

“Bu festivalde diğer departmanlardan aşağı kalamayız. Sırf yeniyiz diye bizi hafife almalarına izin veremeyiz. Herkes beni anladı mı?”

 

“Evet!”

 

Yeni öğrenciler gülümseyen yüzlerle karşılık verirken Lee Hyun dilini tutuyordu.

 

“Ne kadar da işe yaramaz, rekabetçi bir mantık. Ne diye hafife alınamayalım ki? Fark edilmeden yaşanan bir hayat gayet huzurlu. Okul düşmanlığı ve önyargısına bir son vermek, ha? Saçmalığa bak.”

 

Hatırı sayılır şikayetleri olsa da can sıkıcı bir şeye bulamak istemediği için sessiz kalıyordu.

 

‘Ben söylemesem de biri bir şeyler söyler elbet.’

 

Herkes festivale katılmak zorunda gibi bir kural yoktu, yani tek yapması gereken festivalin geçip gitmesini beklemekti.

 

Festival günü yaklaşıyordu ama sanal gerçeklik departmanının yapılacaklara dair kesin planları yoktu.

 

“Kraliyet Yolu karakterlerimiz gibi giyinip bir geçit töreni yapmaya ne dersiniz?”

 

“Bence büyük bir dinozor yapmalıyız. Bir Tyrannosaurus hologramı yaparız ve festival alanında dolaştırırız, festivalin en dikkat çekici şeyi olur.”

 

“Peki ya emsalsiz gaddarlıkta Velociraptorlara ne dersiniz? Onlardan yüzlercesi etrafta koşturup insanları avlarsa…”

 

Yalnızca bu tarz absürt ve abartılı fikirler ortaya atılıyor, mantıklı bir plan yapılamıyordu.

 

Festivale yalnızca iki hafta kaldığı sıralardaysa öğrenci birliği yöneticileri tüm departmanın katıldığı bir toplantı düzenledi.

 

“Bizim de bir şeyler yapmamız lazım.”

 

Başkan da dahil olmak üzere tüm üst düzey son sınıfların ortak görüşü bu yöndeydi.

 

Fakat ne bir hazırlıkları vardı ne de bir planları.

 

“Her festivale bir şeyler hazırlamak yorucu ve pek vaktimiz kalmadı, yani pas geçsek olmaz mı?”

 

Choi Sang Jun temkinli bir şekilde fikrini sundu. Derken ona dönen son sınıf öğrencisi, kayıtsız bir tonla şöyle dedi:

 

“Profesörler şu anda dönem arasından önce farklı bir departman üyeliği eğitimi yapmaları gerekip gerekmediğini düşünüyorlar.”

 

“...”

 

“Bilhassa 6 gece 7 günlük Silmido tarzı bir kurs…”

 

“Kesinlikle festivalde yer almak istiyorum!”

 

Böylece önceden ilgisiz olan son sınıflar ve yeni öğrenciler fikirlerini sunmaya başladı.

 

“Problem ne yapacağımızı bilmeyişimizde… Tabii ki departmanımız adına bir spor müsabakası yapmalıyız. Departmanımızda bir hayli kız olduğu için çoğunun ortaya çıkıp katılması iyi olur diyorum. Bu fikre karşı olan var mı?”

 

“...”

 

“Gördüğüm üzere yok. Öyleyse herkes katılsın.”

 

Başkanın sözleri mutlaktı.

 

Festivalde birazcık çile çekmek Silmido’ya gitmekten yüz kat daha iyiydi.

 

“Sonra da hızlıca hiç değilse müzik festivaline gitmemiz lazım diye düşünüyorum, çünkü profesörler o kısmı izlemeyi hiç ihmal etmez.”

 

“Müzik festivali için beş civarı takıma pratik yaptırıp çıkartalım.”

 

Hızla karara varılıyordu. Öğrencilerin keyif alması gereken bir festival olsa da profesörleri etkilemek için yapamayacakları hiçbir şey yoktu.

 

Sıradan öğrenciler için bile yalnızca katılımcı olmak sıkıcıyken Kore Üniversitesi festivalleri ünlü olduğu ve izlenecek pek fazla şey olacağı için festivali iple çekiyorlardı.

 

“Ve bence bir de bar açmalıyız, çünkü bardan etkinlik için fon toplayabiliriz. Bar işine kim dahil olmak ister?”

 

Söz konusu bir barsa geç saatlere dek yemek yapılması gerekecek ve pek çok sıkıcı, zorlu iş çıkacaktı. Tüm bunlar dikkate alınınca bıktırıcı bir iş olsa da Lee Hyun gönüllü olarak el kaldırdı.

 

“İsmin Lee Hyun’du, değil mi? Tamamdır, teşekkürler. Başka gönüllü olan?”

 

Gidişata bakılırsa tüm birinci sınıflar ve son sınıflar hiç değilse bir göreve katılmak zorundaydı.

 

Lee Hyun da nispeten konforlu bir barda çalışmanın daha iyi olacağını düşünmüştü.

 

‘Hafta boyunca oyun ya da her ne hazırlayacaklarsa onunla uğraşmaktansa festival sırasında çile çekmek daha iyidir muhtemelen.’

 

Bar gün içerisinde açılacağı için biraz zaman kazanması bile mümkün olabilirdi. Fakat Lee Hyun dışında gönüllü olup el kaldıran yoktu. Bir bar işletmek etrafı gezmeye mani olacağı için acı verici görünüyor, dolayısıyla hiç kimse bu işe dahil olmak istemiyordu.

 

Derken kız öğrencilerden biri elini kaldırarak beklentileri dağıttı.

 

Onun diğerleri gibi bu okula gelmiş olması bile bir onurdu. Onu her gün okulda görüyor olsalar da öylesine güzeldi ki bir düş mü, gerçek mi yoksa cennetin bir parçası mı diye merak ediyorlardı.

 

Elini kaldıran kişi Seo Yoon’du.

 

Başkan bile resmi konuşacak derecede afallamıştı.

 

“Barda çalışmayı planlamıyorsunuzdur mutlaka?”

 

Seo Yoon başını hafifçe sallayarak onay verdi.

 

Derken diğer erkek öğrenciler de aynı saniyede ellerini kaldırdı.

 

“Başkan, ben de varım! Ben de barda çalışmayı denemek isterim.”

 

“Elimi önce ben kaldırdım. Lütfen izin ver de ben yapayım.”

 

“Sunbae. Yo, hyung-nim! Benim, Dong Hun! Beni araya sıkıştırırsın, değil mi? Değil mi?”

 

“Sang Hyuk, mezun olacağımız güne dek sana içki ısmarlayacağım, yeter ki bana bar işini ver. Seni hayatımı kurtaran kişi olarak kutsal kabul edeceğim!”

 

Diğer öğrenciler de ışıl ışıl gözlerle katılma arzularını çığırırken bar personeli listesi hızla doluyordu.

 

#Yine konu konu, cephe cephe gezindiğimiz bir bölümdü. Sıradan bir seri gibi yalnızca normal dünyada ya da yalnızca oyun dünyasında geçmemesini, çok fazla karakterin iç dünyasını öğrenmemizi sağlamasını seviyorum bu serinin. Zaten Geomchilerin olduğu her bölüme bir kalp bırakıyorum. Dain’i görmek, hele de bizim grupla birleşmesi de beni sevindirdi. Ve son anda yaşanan bar mevzusunun gerçekleşmesini de heyecanla bekliyorum. Ee peki daha 14. Bölümde -aşk üçgeni bile diyemeyeceğim- aşk çokgenini başlatıyor muyuz? Bu serinin sonuna dek neler neler olacak çok merak ediyorum gerçekten. E öyleyse artık susayım, bir sonraki bölümde görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 32642 Üye Sayısı
  • 333 Seri Sayısı
  • 43318 Bölüm Sayısı


creator
manga tr