Lms 19.5 : Kayıp Korsan Filosu

avatar
1766 12

Legendary Moonlight Sculptor - Lms 19.5 : Kayıp Korsan Filosu


Çevirmen : Clumsy-nim



Dokuz günlük deniz yolculuğunun sonunda gemi nihayet istikametleri olan Kruger liman kentine ulaşmıştı. Bu süreçte 3 defa deniz canavarlarının yuvalarına denk gelerek hızlarını düşürmüş ve bu sayede 57 canavar daha öldürmüşlerdi. Uzun mesafeli seferleri sağ olsun Weed’in denizcilik yeteneği de bir seviye daha yükselmişti.

 

“Kara göründü!”

 

Gemiyi terk eden ilk kişi, kendinden geçmiş Surka oldu.

 

Kruger küçük, etkileyici bir limandı. İnşa edilen evler ve dükkanlar resim misaliydi.

 

Weed ilk iş olarak bara gidip bilgi topladı.

 

“Niflheim İmparatorluğuyla ilişkili bir insan veya grup aradığını mı söylüyorsun? Dışarıdan bir ziyaretçi gelmeyeli epey olmuştu, dolayısıyla pek bir şey bilmiyoruz. Sizler bir süredir gelen ilk yabancılarsınız. Tecrübeli bir denizci olmadıkça çoğu kişi Kruger Limanını bilmez, anlarsınız ya.”

 

Kruger Limanında biraz para kazanıp hayati ihtiyaçları satmalarının hemen sonrasındaysa yola çıktılar. İki günün sonunda Runei limanına vardılar. Burası, Kruger’e kıyasla bir nebze daha büyük gemilere sahip bir limandı. Bara girip bir tur içki sipariş ederek bilgi toplamak kolaydı. Kadehlerini yudumlayan denizcilerin hikayeleri kolayca akıp gidiyordu.

 

“Denizciler geldikleri yerden bahsetmekten hoşlanmazlar. Hem herhangi bir isim bile bilmediğini söylüyorsun, değil mi? Öyleyse onları bulman daha da zor olacak!”

 

“Niflheim’den gelen denizcileri arıyorsan korsanların arasında çokça bulabilirsin. Çoğu balıkçı fırtına yüzünden burada balık tutamaz ve korsanlığa geçiş yapar. Biz nereden mi geliyoruz? Bunu… hehe, bunu bilseydin bizi ihbar ederdin, değil mi?”

 

“Fırtına mı? Nedenini bilmiyorum ama denizler, Niflheim İmparatorluğunun çöküşünden sonra bu hale gelmiş gibi görünüyor... öncesinde bayağı sakin olduklarını işitmiştim.”

 

Doğrulanmamış pek çok söylenti de mevcuttu.

 

“Kuzeydoğu denizinde canavarların istila ettiği bir ada varmış. Tedarik için istilaya uğramış bir adaya iniş yapmayı düşünme bile. Saniyesinde canavarlara yem olursun.”

 

“Kırmızı yüzgeçli balığı gördün mü? Eti yumuşacık, yemeye çok uygun.”

 

“Korsanların en çok istila ettiği bölge Perion Körfezi.” Engin denizlerde seyahat eden denizciler fena halde böbürleniyordu. Ağızlarından çıkanı doğrulamanın tek yolu, o bölgelere bizzat gitmekti.

 

Yine de en ufak bir dedikodu bile ileride iş görebilirdi. Weed’in Rejado denen ufacık bir limanda araştırma yaptığı sıralardı. Çok yaşlı bir balıkçıya içki ısmarlarken içkiyi içen adam teşekkür ederek şöyle dedi:

 

“Amiral mizacına sahip delikanlı, Ermeni Korsanlarını mı soruyorsun?”

 

“Ben korsanlarla ilgili hiçbir şey sormadım.”

 

“Uzun zaman önce büyükbabamdan denize vuran o fırtınayla ilgili bir hikaye işitmiştim. Niflheim İmparatorluğunun çöküşü esnasında bir adam denizde korsanların ritüellerini tamamlamış ve bir gemiyi ele geçirmiş. Sonra da bir korsan tayfasının başı olmuş. Söylentilere göre kudretli bir büyücüymüş.”

 

Weed’in kafası hızla çalışmaya başlıyordu. Rejado limanı fırtınalı denizlere çok yakındı fakat bir adanın arkasında kalıyordu. Weed de yakından bakmasaydı gözden kaçırabilirdi.

 

“Ermeni Korsanları hala özgür mü?”

 

“Birlikleri adeta Kuzey denizini yönetiyordu.”

 

“Peki ya şimdi?”

 

“Onlarca yıldır kayıplar.”

 

Weed, Ermeni Korsanlarını takip etmekten başka bir yol olmadığında karar kıldı.

 

“Nereye gittiklerini bilmenin bir yolu var mı acaba?”

 

“Yeterince uzun bir süre kuzeye doğru ilerlerseniz gece göğüne yayılmış harikulade Kuzey Işıklarıyla karşılaşacağınız söyleniyor. En iyi denizciler bile hayatları boyunca bunu ya bir kez tecrübe eder ya da hiç edemezmiş. İşte o kuzey ışıkları boyunca ilerlersen kıtanın Kuzey Bölgesine varırsın.”

 

Morata da Kuzeyin bir parçasıydı, bu nedenle ihtiyar balıkçı standart olarak Ana Kıtayı baz alıyorsa Lezadra limanı da Kuzeyde olmalıydı.

 

Weed tarafından kurtarılan Morata, kuzeyin merkezi ve kuru deri tedarik deposu halini almıştı. Ancak kuzeyin büyük bir kısmı devre dışı kalmıştı.

 

Peki öyleyse balıkçı, Weed’e ne kadar Kuzeye gitmesini söylüyordu? Weed’in yüz ifadesi bir uçan araba hızıyla değişiyordu. Çünkü aklına bir yer gelmişti.

 

“Yok artık.”

 

“İmkanı yok… hayatta olmaz. Şansım ne kadar kötü olursa olsun, orası olamaz.”

 

Derken balıkçı, sözlerinin devamını getirdi.

 

“Aşman gereken yer, karanın nefes aldığı soğuk buzların içerisinde. Ermeni Korsanlarının Las Phalanx bölgesine gittiğine dair söylentiler dolaşıyor. Ayrıca büyükbabamdan da hazinelerinin orada yattığını işitmiştim.”

 

-Görev hakkında bilgi edindiniz.

 

Görevle ilgili ipuçları elde etmişti!

 

Las Phalanx. Adı bile kulağa korkunç geliyordu. Kıtanın 10 yasaklı bölgesinden biriydi, öncelikle şiddetli bir buzul soğuğu bölgesiydi! Mütemadiyen volkanlar patlar ve lavlar saçılırdı. Canavarların seviyesiyse genellikle 500 ila 600 civarıydı, dolayısıyla ölmeye hazırlıklı olmadıkça oraya adım atmak bile imkansızdı.

 

Weed büyük ölçüde aydınlanmıştı.

 

“Oraya giden atalarıma ait bir Las Phalanx haritası var. Hiç değilse onu almak ister misin?”

 

‘Ah nihayet, beni öldürmeye çalışıyorsun herhalde, Görev!’

 

Ölüm yolunda yürüyerek hedefine ulaşmasının an meselesi olduğu söylenebilirdi. Tabutu çakılır çakılmaz çukuru kazılmıştı ve artık tek gereken, nefesinin durmasıydı.

 

Weed hızla, “Beleş mi?” diye sordu.

 

“Benim kullandığım yok zaten, al gitsin.”

 

Diyen balıkçıysa evine giderek Weed’e eski bir deri harita getirdi.

 

 -Las Phalanx’a ulaşmanızı sağlayacak bir harita elde ettiniz.

- Kabaca çizilmiş Las Phalanx #1 haritasını elde ettiniz. Las Phalanx bölgesinin, Versailles Kıtasının kuzey kısmının ucunda olduğu söylenebilir.

 

Weed’in haritaya bakmasıyla birlikte görüntüler akmaya başladı.

 

Donmuş, Bembeyaz Buzların Diyarı!

 

Mamutlar, büyük kutup ayıları ve yetiler, artlarında devasa ayak izleri bırakarak yürüyordu.

 

Ölüp donmuş tüylü ayıların gözler önüne serdiği ürpertici manzara, Kuzeyin yukarılarındaki toprakların soğuğuyla asla kıyaslanamazdı. Kuzey, dondurma yedikten sonra üşüdüğünü söyleyen çocuklar gibiyse burası bir dondurucuydu.

 

Avlanma sahası demek için içler acısı bir yerdi. Bir görev veya hazine peşinde değilseniz yakınlarına bile yaklaşmazdınız. Weed oraya 100,000 asker götürecek olsa bile 90,000i soğuktan, 8,000 kadarı da açlıktan ölürdü. Zeki olan 2,000 kadarıysa daha buzullara ulaşamadan sıvışırdı.

 

Bununla birlikte Las Phalanx’ın yakınlardan geçerken o eski soğukla karşılaşılmıyordu. Buzlar zar zor donmuştu ve tabaka halinde dökülmeyi bekleyen sıcak atmosfer hissedilebiliyordu. Yerdeki büyük bir çatlaktan kırmızı ışıklar ve buharlar yükseliyordu.

 

*Aaaannn kaaah buuuum!*

 

Las Phalanx dağları sıklıkla lav püskürtüyordu. Borado Kaos Savaşçıları, dört ayak üzerinde ilerleyen Bolas Silueti, yarasayı andıran ve 380 civarı seviyesiyle civarın en güçsüzü görülerek sürekli diğer yaratıklara yem olan kanatlı Deabbedo gibi tropik canavarlar barındırıyordu. Feyoumu ateş devleri uzaklarda, lav püsküren volkanların ortasında kıvranıyordu. Riskli volkanlar ve tehlikeli zindanların etrafındaki parlak cevherler göze çarpıyordu. Bol bol mitril, altın, gümüş ve mücevherata uygun daha pek çok kıymetli mineral damarı bulunuyordu. Las Phalanx’ın yüzeyine yayılmış çok sayıda nadir taş da mevcuttu. Kesinlikle oymacılar için gitmeye değer bir yerdi.

 

Weed’in daha önce hiç bulunmadığı ve çok güçlü canavarların istila ettiği bir ülkeydi. Buna rağmen görevden vazgeçmek istemiyordu.

 

“Eğer akla gelen ilk seçenek başarısızlıksa Ölümsüz Lejyonuyla olan savaşım da imkansızdı!”

 

Göreviniz ne olursa olsun meydan okumadıkça başarılı olamazdınız. Weed de karşısına ne çıkarsa çıksın kötümser değil iyimser olmaya karar vermişti.

 

“Soğuktan donarak ölmeyeceğim, yanarak ölmek bin kat daha iyidir.”

 

Alevler tarafından kavrulmak silah ve zırhların dayanıklılığını hatırı sayılır ölçüde düşürüyordu. Gerçi eridikten sonra onarılması imkansız denilebilecek kadar harap olsalar da demircilik yetenekleriyle bir yere kadar tamir edilebiliyorlardı, bu yüzden sorun yoktu.

 

“Bilinmedik denizler üzerinde olmaktansa karada olacağımız için de katlanmak daha kolay olacak.”

 

Eğer karada savaşacaksa hayat bahşedilmiş heykellerini kullanması da mümkün olacak demekti. Fakat sırf onları getirmek için geri dönmek çok vakit alırdı.

 

“Şu anda bir Liçim, Oymacı değilim, o yüzden böylesi daha avantajlı.”

 

Oymacılar, birliklerinin genel güçlerini arttırabilir ve bir şehrin gelişimine büyük katkıları bulunabilirdi. Diğer pek çok sakine ve oyuncuya katkı sağlayabilen bir meslekti.

 

Öte yandan Ruh Çağıranlar cesetler ve manayla savaşabiliyordu. Hayat bahşedilmiş heykellerin de benzer bir etkisi olsa da güçlendirilmiş zombileri ve ölümü tatmış hortlakları uyandırmak çok daha iyiydi. Ruh Çağıran mesleğinin bugüne dek bilinen en güçlü meslek olduğu söyleniyordu. Bir Büyücünün menzilli saldırılarına veya bir kılıç ustasıyla şövalyenin kudretine sahip değillerdi. Bununla birlikte diğer mesleklerle kıyaslanamayacak bir fırsat olarak ölümsüz lejyonlarını idare etmeyi ve tek kişilik bir ordu haline gelmeyi mümkün kılan bir meslekti.

 

“Kadim kalkanı kullanmasam daha iyi.”

 

Weed’in toplam defansının %30unu teşkil eden Kadim Kalkan bile kullanılamıyordu.

 

“Yine de yapabileceğim tek şey olabildiğince direnmek olacak.”

 

Yani geriye kalan tek şey, canlılığının bir hamamböceğinden bile daha inatçı ve sağlam olduğuna inanmaktı.

 

***

 

Küçük Selzium Krallığı sınırlarıydı. Mandol, karısıyla birlikte bin metrekarelik devasa bir malikanede yaşıyordu.

 

Ve yaşadıkları malikaneye bazı ziyaretçiler gelmişti.

 

“Heykeller Morata’da yapıldı. Onları taşımak zor olduğu için de sizin uğramanızı umuyoruz, mesaj bu şekilde.”

 

Versailles Kıtasında adresi bildikleri takdirde başkaları adına mesaj iletebilen veya mal teslim edebilen bir şirket bulunuyordu. Weed’in mesajı da onlar aracılığıyla ulaşmıştı. Mandol ise verdiği bu görevden karısına ancak o mesaj sonrası bahsetmişti.

 

“İşe yaramaz bir şey yapmışsın. Weed ünlü bir oymacı olsa bile hiç görmemişken kızımın heykelini nasıl yapabilir ki?”

 

“Şey. . .”

 

“Neyse. Madem ısrar ediyorsun, öyleyse gidelim.”

 

Mandol, seyahat yoluyla olsa bile karısıyla birlikte kaybettikleri mutluluklarını yeniden kazanmak istiyordu.

 

“Birlikte seyahat etmeyeli epey olmuştu.”

 

“Bir sürü güzel şey görüp bir sürü lezzetli şey yiyelim hadi.”

 

“Hı hı.”

 

Böylece avlanıp karınlarını doyurdukları yolculukları başlamıştı. Elinden gelenin en iyisini yapan Mandol’a bakan eşi Delfina, zaman zaman gülümsüyordu da.

 

“İşte Morata.”

 

Saça sakala karışan ve hayduda benzeyen Mandol’un aksine eşi Delfina, zayıf ve çekici bir kadındı.

 

“Son gelişimden bu yana bayağı gelişmiş. Bir sürü bina da inşa edilmiş.”

 

Mandol, bir kere de Weed’e görevini vermek için Morata’ya gelmişti.

 

‘O zaman bu kadar bina ve insan yoktu.’

 

'Büyük ve süslü yapılar da çokmuş.’

 

Tüm Morata’yı gezinmeye birkaç gün bile yetmezmiş gibi görünüyordu. Mandol, huzursuz bir şekilde şöyle dedi:

 

“Heykel hayal kırıklığına uğratıcı olsa da öfkelenme lütfen.”

 

“Sorun değil. Sonuçta buraya gelirken harika vakit geçirdik.”

 

Mandol, karısını rahatlatabilmek adına Morata yolculuğunu bilerek yavaş tutmuştu.

 

Bir bakıra bir heykel! ‘Cimrilik ettiğim için korkunç bir şey yapmış olamaz, değil mi?’

 

Bunca yol kat ettikten sonra heykelin nahoş olması kendisi bir yana karısı için son derece yıkıcı olurdu.

 

“Vicdanına bırakmaktan başka şansım yok. Gerçi pek kibar veya dürüst görünmüyordu.”

 

Kapıyı geçmeye çalıştıkları sırada kendilerini bekleyen bir kızla karşılaştılar.

 

“Siz Mandol olabilir misiniz acaba?”

 

“Evet, ama . . . . . “

 

Tatlı ve güzel bir kızdı.

 

Freena isimli bu kız, Weed tarafından kurtarılışının ardından çeşitli işlerde çalışmıştı. Çiçek satmış, kıyafet dikimine yardımcı olmuş, hatta kafeteryada Hidra Kralı ve Imoogi’nin etlerinin pişirildiği sıralarda yemeğe ve servise bile yardımcı olmuştu.

 

Şimdi de rehberlik görevini üstlenmişti.

 

“Lordumun başka bir yerde acil bir işi çıktı, bu yüzden onunla tanışamayacaksınız.”

 

Mandol’un aklından türlü türlü soru ve şüphe geçiyordu.

 

‘Gerçekten cimrilik edip kaçtı mı ki?’

 

Freena ise konuşmaya devam ediyordu.

 

“Onun yerine sizleri ben götüreceğim.”

 

“Nereye?”

 

“Heykelin bulunduğu yere.”

 

Ehh, heykeli rastgele bir yere fırlatmayacağı kesindi. Bu kentin her yeri çaylaklarla doluydu; mekan tamamıyla canlı ve cıvıl cıvıldı. Kentin parıltılı ve neşeli atmosferine kapılan Mandol’un tek isteği şehri keşfe çıkabilmekti. Yeni görevler ve avlanma sahaları ardı ardına beliriyor ve yakınlarda bu dünyaya ait değilmiş gibi gelen bir dağ manzarası ile göl bulunuyordu. Delphi ve Mandol, genç kızın rehberliğinde Morata’nın merkezine giriş yapıyordu. Orada da bahçeler ve canlı balıklarla dolu bir göletle çevrelenmiş kocaman bir bina yer alıyordu.

 

Weed’in Sanat Merkezi.

 

“İşte burası.”

 

“Lordunuzdan istediğim heykelin… burada olduğunu mu söylüyorsunuz?”

 

Mandol birazcık mahcup olmuştu.

 

Sanat Merkezi binası, ana kıtadaki çoğu villadan daha büyük ve görkemliydi.

 

“Evet, buradan sonra sizlere bizzat mimar Pavo rehberlik edecek.”

 

Pavo, binanın girişinde bekliyordu.

 

“Merhaba, bendeniz bu Sanat Merkezinin mimarı, Pavo.”

 

“Ben Mandol, bu da eşim Delfina.”

 

Diyen Mandol, kendilerinden çok daha yaşlı görünen Pavo’nun önünde kibarca eğildi.

 

“Bizden büyük görünüyorsunuz, o yüzden kusurumuza bakmayın lütfen. Ama bu Sanat Merkezinin kapıları öğle vakti neden kapalı acaba?”

 

“Henüz açılmadı da ondan. Şimdi kapıları açıyorum, etrafa bakınırken aceleci davranmayın lütfen.”

 

Weed’in Sanat Merkezinin ilk ziyaretçileri Mandol ve Delphi’ydi. Resmi açılış, ikisinin çıkışı sonrası gerçekleşecekti. Ve onları bekleyen kilitli kapılar, alabildiğince açılmaktaydı.

 

***

 

Rejado limanından elde edilen bilgiler sonrası grup nihayet Las Phalanx yoluna düşmüştü! İlk önce demirciyle buluşma görevi için Mocon köyünde durulmuştu. Weed hariç herkes o görevi almıştı. Geri kalanlar Mocon köyüne giderken Weed’in sesi çıkmamış, yalnızca yedi kez iç çekmekle yetinmişti.

 

“Aahh, huff, ooouhh, aarhhh, şşşiii, puuf, hıııığğğh.”

 

“...”

 

“Ölü Şövalyeyi çağırıyorum!”

 

“Bana mı seslendiniz efendim? Kiminle savaşmam gerekiyor?”

 

“Benimle.”

 

“Ha?”

 

“Hadi savaşalım.”

 

Balık tutma molalarında masum ölü şövalyeyi dövdüğü düzinelerce vukuat yaşanmıştı zaten.

 

“Bunu yalnızca dövüş yeteneklerimin yetkinliğini arttırmak için yapıyorum, o yüzden aldırış etme. Kesinlikle sana Go-stop oyunundan kalma bir kinim falan yok yani.”

 

Bu esnada Mocon köyü demircisi de bir görev vermişti.

 

“Demir cevheri kıtlığı çekiyoruz ve ihtiyaç duyduğum şeyleri üretemiyorum. Mordred yakınlarında iyi madenler olduğunu duymuştum, benim için oraları araştırabilir misiniz? Ama sonsuza dek bekleyemem, o yüzden en azından 4 ay içerisinde getirmenizi umuyorum.”

 

C sınıfı zorlukta bir görevdi.

 

Elbette ki herkes görevi kabul etmişti. Çünkü Mordred’in usta zanaatkarlarının soyundan gelmiş birinin görevini yapmaları mecburiydi. İşte böylece bir kez daha Mocon köyünden yelken açılmıştı.

 

“Las Phalanx bölgesi, ha. . .”

 

Versailles Kıtasının Kuzeyi çok kutuplu bir bölgeydi. Kıtanın Kuzey kısmına karadan ulaşmak için yüksek dağları ve nehirleri geride bırakmak, iblislerle dolu tehlikeli bir ormanı aşmak gerekiyordu. Deniz yoluyla gitmenin çok daha güvenli olduğu söylenebilse de mesafe çok fazlaydı. “Ayrıca fırtına ve akıntıların pek iç açıcı olmadığı, bizi zorlu bir yolun beklediği söyleniyor.”

 

Weed’in denizcilik yeteneklerine veya hayalet geminin durumuna bakılınca durum pek parlak görünmüyordu. Buradan biraz daha Kuzeye gidildiğinde buzullarla karşılaşma ihtimalinin çok yüksek ve onlardan kaçınmanın da zor olduğu söyleniyordu.

 

“Las Phalanx’a bile ulaşamadan batabilirim.”

 

Denize düşerse donarak ölmekten başka bir şansı olmazdı. Hayalet gemi bir sürat teknesi değildi ve beş gündür denizde olmalarına rağmen kuzeyde pek ilerleyememişlerdi. Bunun sebebiyse yalnızca rüzgar ve akıntılar değil, aynı zamanda bir şeyler alıp satmak ve bilgi toplamak için her ada ve limana uğrayarak hata etmeleriydi.

 

“Las Phalanx’a gitmek deli adamların işidir.”

 

Diyen ihtiyar bir kadın, ciddiyetle şu soruyu sormuştu:

 

“Canınıza mı susadınız siz?”

 

Bu olayın iki gün sonrasındaysa Pale, “Bu arada, Weed, bizim görevimizin zaman sınırı dolmak üzere.” dedi.

 

Aslında Mordred yolundayken Weed’in peşine takılmışlardı. Bir süreliğine alıkonulsalar da artık kendi görevlerini yapmaları da gerekiyordu.

 

“Yoksa görevimizi iptal mi etsek ki? Las Phalanx gerçekten tehlikeli bir bölge olabilir. Bizim yardımımıza ihtiyacın olacak.”

 

Pale iyi niyetle hareket etse de bu, Weed’in gönül rahatlığıyla kabul edemeyeceği bir şeydi. Weed gemideyken bile mütemadiyen Balıkçılık, Oymacılık, Aşçılık ve daha pek çok yeteneğini geliştiriyordu. Diğerleriyse oturup Allah bilir ne kadar sürecek Las Phalanx yolculuğunda etrafı izlemekten başka bir şey yapamazdı. Üstelik hepsinin Las Phalanx’a sağ salim ulaşacağını garanti etmenin hiçbir yolu yoktu. Dolayısıyla bu uğurda görevlerinden vazgeçecek kadar ileri gitmelerini isteyemezdi.

 

“Yo, ben yalnız gideceğim. Lax Phalanx’ı tek başıma bulmaya çalışacağım.”

 

“Ama biz gidersek denizdeki savaşlar zorlaşacak, öyle değil mi?”

 

“Sizi indirdikten sonra Hayat Bahşedilmiş Heykellerimi gemiye almam gerekir, hepsi bu.”

 

Nispeten hafif denilebilecek Altın Kuşu gemiye almak sorun değildi.

 

Ama Anka Kuşu, Bingryong ve Wyvernler Las Phalanx’a kadar gidemezdi. Hwaryeong ve Irene bu fikre şiddetle karşı çıksa da Weed kabul etmiyordu.

 

“Lütfen ilk önce Mordred’in görevini halledin. Ben tek başıma bile görevime yeterim. Benim için üzülmenize gerek yok. Gerçekten yardıma ihtiyacım olursa Yurin’in resme ışınlanma yeteneğiyle her daim yanıma gelebilirsiniz zaten.”

 

Bu sohbet, Yurin’in Morata’da bir resim çizişi sonrası ışınlanma kabiliyetiyle grupla tekrar buluşuşunun ardından gerçekleşmişti. Pale’in grubu ancak bu şekilde ikna olurken hayalet gemi tüm hızıyla ilerleyerek iskeleye yanaştı.

 

“Hwaryeong, sende 1190 altınım var, bu yüzden şans seninle olsun. Irene, o 810 altını bağışlama, çünkü daha sonra senden geri alacağım. Ve 690 altın kazanan Bellotte, senin diğerlerinden ayrı olarak hayalet gemide birazcık daha kalman mümkün mü, çünkü senden rica etmek istediğim bir şey var.”

 

“Neymiş o?”

 

“Öyle büyük bir şey değil ve sonrasında seni Yurin aracılığıyla diğerlerinin yanına göndereceğim.”

 

“Öyle mi diyorsun?”

 

Bellotte teklifi kabul etti ve kafası karışık olsa da şimdilik gemide kalmakta karar kıldı. Weed hilekar ve para delisi, önemsiz bir adamdı. Ama kirli veya gizli saklı amaçlara sahip birine benzemiyordu. Bellotte’nin Weed hakkındaki son derece ölçülü değerlendirmesi bu şekildeydi. Hem en yakın arkadaşı Hwaryeong’un bu konuda hiçbir endişesinin olmaması da rahatlatıcıydı. Bellotte, göz ucuyla Weed’in yüzüne, ıssız bir ifadeyle dostlarına veda eden iskelete bakıyordu.

 

“Bizler olmayınca geriye yalnızca o ve hayalet mürettebat kalacak. Yapayalnız bir sefer olacak.”

 

“Nedense birazcık üzülüyorum.”

 

O sırada Weed’in çene kemiği öyle bir açıldı ki adeta yerinden çıkıp düşecekti.

 

“İşte şimdi tüm hazineleri toplayabilirim!”

 

Hayat Bahşedilmiş Heykellerin gemiye binme zamanı gelmişti.

 

***

 

“Möööööö!”

 

Wyvern, Anka Kuşu, Sarı Oğlan, Geomuni ve Bingryong!

 

“Sen gemiye bin Geumini.”

 

“Peki, efendim.”

 

“Wyvernler, siz de binmeyi bir deneyin bakalım.”

 

Wyvernler güverte üzerinde vadiye taşınamayacak kadar ağırdı. Direğe oturmaya çalıştıkları takdirde de ağırlıklarıyla kırabilirlerdi.

 

“Wyvernler, inin aşağı.”

 

Tam da Wyvernlerin gemiden uçtukları sırada Bingryong, beş kat iri cüssesiyle büyük bir kararlılıkla hayalet gemiye ilerlemeye koyuldu! Tüm utanmazlığıyla gemiye binmeye kalkışıyordu. Ayağıyla üzerine basıp gemiyi yok etmeye çalışırmış gibi bir hali vardı.

 

“Hey, orada dur bakalım.”

 

Ancak Bingryong, tam da gemiye adım atmak üzereyken durduruldu.

 

“Binemezsin ki.”

 

Ve Weed’in ağzından dökülen bu sözlerle birlikte üzgün bir edayla arkasını döndü.

 

***

 

Lee Hyun, Kraliyet Yolu internet sitesine bağlandı.

 

“Yetenekli denizcilere ihtiyacım var.”

 

Yoğun bir trafiğe sahip Nelia yakınlarında kaybolmaktan yana endişe duymaya gerek yoktu. Diğer taraftan Las Phalanx’a ulaşmak için büyük bir denizi aşmak gerekliydi. Akıntıların yerini bilmediğiniz takdirde en kötü senaryoda ters bir akıntıya kapılabilirdiniz ve bu da bir felakete yol açabilirdi. Yanlış yönde yapılan ufacık bir hata sizi birkaç gün uzağa taşıyabilir, bu da yeniden doğru yola dönmek için dönüp dolaşarak günler geçirmenizle veya kendinizi tamamıyla yanlış bir yerde bulmanızla sonuçlanabilirdi.

 

“Las Phalanx’a gitmek için yüksek seviyeli bir denizci gerekiyor.”

 

Hayalet mürettebat bir yere kadar yüksek seviye sayılsa da bu yalnızca savaşta geçerliydi. Yelkenleri ayarlama veya anahtarlarla ilgilenme gibi konularda öylesine beceriksizlerdi ki hedeflerine hızla ve doğru bir şekilde ulaşmaları imkansızdı.

 

“Ünlü Kaptanlar veya denizciler, ha…”

 

Lee Hyun site başlıklarını araştırıyordu.

 

“Gerçi bir loncaya veya gruba ait olmayan birini bulmak daha iyi olurdu.”

 

Derken içlerinde çarpıcı bir başlık buldu.

****

Başlık: Aşağılık Denizci Piçleri! Lanetis Denizinde varımı yoğumu çaldılar.

 

Rezil piçler! Beni 4dişteki Eulra’da kaçırıp denizciliğe zorladılar.

 

Bir denizci tuttum ama mürettebatın geri kalanıyla birlikte isyan başlattı ve tüm mallarımı kaybettim, gemimi bile çaldırdım.

 

İsimlerini araştırdıktan sonra bir de ne göreyim, bu herifler ünlüymüş.

 

Hye, Fractal ve Board Mir, bunlar arkadaşlarmış. Onları sakın tutmayın.

 

****

 

Aynı isimler birkaç farklı başlık altında daha geçiyordu.

 

****

 

Başlık: Planatis Denizinin silahlı soyguncularına yönelik suçlama

Seviyeleri yüksek olsa bile başkalarının gemilerini gasp eden pislikler bunlar! Bize erişmek için iyi insanlarmış gibi davrandılar, yetenekleri için onları tutmamızdan sonraysa gemimizi çaldılar ve beni zarara soktular. Onlara asla kanmayın. Tamamen kadın düşkünü tipler, kişilikleri de boktan. Ana üsleri Becky. Hepimiz dikkatli olalım.

 

****

 

Lee Hyun, bir denizci bulamazsa yakalanıp köleleştirilmiş bir korsanı kullanmak zorunda kalacağı bir durumdaydı.

 

“İlk önce kontrat imzalamam gerekiyor.”

 

Denizcilik kontratıyla birlikte söz konusu kişinin statüsü gemiye ait hale geliyordu.

 

Başka bir deyişle gemi batmadıkça orada diriliyordu. Bu nedenle denizcilerin ölüm ve yaşamlarına karar verme hakkı kaptana aitti. Bununla birlikte denizcilerin ayaklanarak ve kaptanı devirerek geminin kontrolünü ele geçirmesi de her daim mümkündü. Denizde her şey olabilirdi!

 

Liman kenti Becky! Bir liman kenti olarak küçük bir deniz düklüğünün parçasıydı. Ticaret ve gemi inşa sanayileri gelişmişti. Planatis Denizinden Neria Denizine giriş yapmak için mutlaka uğranılması gereken bir adaydı. Adada pek çok güzel avlanma sahası mevcuttu ve okyanus akıntıları yalnızca dört beş gün içerisinde doğudaki Brenton Krallığına dek ulaşım sağlıyordu.

 

“Hehe, buraya bir şişe daha şarap alalım lütfen.”

 

Bellotte, hoş deri elbisesinin içerisinde barda içki içiyordu. Sevimli, pespembe yanaklar, berrak gözler ve masum bir ifadeyle tüm erkeklerin ilgisini çekiyordu.

 

“Hmm.”

 

“Yalnız başına içen bir kadın…. Arkadaşlarının gelmesini mi bekliyor ki?”

 

Erkek oyuncuların pek çoğu kaçamak bakışlar atıyordu.

 

Bu bar limana yakın olduğu için erkek denizcilerin oranı bir hayli yüksekti. Erkekler cesaretlerini toplayıp içkisini yudumlayan Bellotte’yi izlerken ilk ayaklanan, üç erkekten oluşan bir grup oldu. O grup, uygunsuz davranışlarıyla ünlenmiş denizciler Hye, Fractal ve Board Mir’di. Sert içkilere, kadınlara ve kaptanlarına ihanet ederek gemi gasp etmeye bayılırlardı. Normal oyuncularla katiller arasında gidip gelen kötü bir şöhretleri vardı. Ayrıca “Becky’nin 3 Çılgın Köpekbalığı” gibi bir lakap da edinmişlerdi. An itibarıyla Bellotte’nin yanına oturmuşlardı ve tatlı bir ses tonuyla sohbet ediyorlardı. Sessizliği bozma işini üstlenen, üçü arasında en iyi görünüşe sahip olan Hye olmuştu.

 

“Becky’e ilk gelişin herhalde?”

 

“Evet. Arkadaşlarım yakın zamanda buraya gelmemi rica ettiler. Hehe.”

 

Karşı tarafın ilk sözcüklerinizi nasıl karşıladığı önem taşırdı. Hye da bunun fena bir başlangıç olmadığını düşünüyordu. Çünkü genç kız, herhangi bir rahatsızlık belirtisi vermeden hoş bir kahkaha atmıştı.

 

“Peki arkadaşların şimdi neredeler?”

 

“Limanda bekliyorlar.”

 

Hye için arkadaşlarının varlığı da caydırıcı olmazdı. Bellotte gibi tatlı, masum izlenimli bir kızla kim olsa çıkmak isterdi.

 

“Erkek arkadaşların mı?”

 

“Yo, isimleri Romuna ve Surka. Resimlerini görmek ister misiniz?”

 

“Resim mi?”

 

“Bir kız arkadaşım ressam. Her birimizin portresini yapmıştı.”

 

“Görmek isteriz elbette.”

 

Bellotte, aşağıdaki sırt çantasından bir resim çıkarttı. Resimde kırmızı büyücü şapkalı sportif bir kız, gözleri kocaman açılmış etkileyici bir dansçı vs vardı.

 

Hye, Fractal ve Board Mir tükürüklerini yutarken akıllarından geçen şey şuydu: ‘Bingo!’

 

Bellotte’ye tek başınayken asılmak da gerçekten harikaydı. Ama işin içine arkadaşları da girince adeta bir modellik ajansına dönüştüklerini söylemek abartı olmazdı. Hye’ın gülümsemesi iyice derinleşiyordu.

 

“Bu arada, bu resimde neden hiç deniz subayı yok?”

 

“Hiçbiri deniz subayı değil de ondan.”

 

“Sanırım buraya bir başkasının teknesi veya gemisiyle geldiniz.”

 

“Yo, kendi teknesi olan bir arkadaşımıza otostop çektik. Kendisi acemi bir Kaptan.”

 

“Oh amanın, zorlu bir yolculuk geçirmiş olmalısınız.”

 

Becky’nin etrafındaki akıntılar felaketti, dolayısıyla yetenekli bir denizci olmadıkça sıkıntı çekmek kaçınılmazdı.

 

“Açıkçası gerçekten zordu. Buraya gelmemiz normalden dört gün fazla sürdü.”

 

“Vah vaah, öyle mi? Yetenekli denizcilerin yardımını alsaydınız çok daha iyi olabilirmiş…”

 

Diyen Hye, göz ucuyla dostlarına baktı.

 

Ve Fractal, yazılı bir senaryoları varmışçasına sıradaki soruyu yöneltti.

 

“Deniz gerçekten güzel, değil mi?”

 

“Evet, sahiden öyle. Bulutlar akıp gidiyor, yıldızlar kayıp süzülüyor… sıçrayan balıkları ve yunusları izlemek de beni gerçekten mutlu ediyor.”

 

Hye, bu anlamlı sözlerin sonunda bir kez daha incelikle Bellotte’yi süzdü.

 

“Deniz kesinlikle hoştur. Ee, seferinize devam edecek misiniz? Eğer öyleyse size birazcık yardımımız dokunabilir.”

 

“Gerçekten mi?”

 

“Becky’deki tüm güzel manzaraları avcumuzun içi gibi biliriz. Hatta o manzaraları izlerken içkilerimizi bile yudumlayabiliriz.”

 

“Aslına bakarsanız gitmeyi çok istediğim bir yer var…”

 

Bellotte ansızın suçlu bir bakış attı. Yakından bakıldığında gerçekten yapmaması gereken bir şey yapan birini andırıyordu. Ancak bu tavrı Hye tarafından farklı yorumlandı.

 

‘Benden yardım istediği için mahcup mu oluyor ki? Ne hoş bir kadın.’

 

Bellote gibi güzelliklerle herhangi bir yere gitmekte ne sorun olabilirdi ki! Üç adamın kalbi de fırsat verildiği takdirde onunla gitme arzusuna kapılmış durumdaydı.

 

“Sorun nedir? Yeterli paran olmaması gibi bir şeyden yana endişeleniyorsan hiç endişe etme.”

 

“Dürüst olmak gerekirse buraya tayfa ve denizci aramaya gelmiştim ama bir türlü size bunu sorma yüzsüzlüğünü gösteremedim. Bana yardım edecek misiniz gerçekten?”

 

“Elbette. Daha erken istemeliydin.”

 

Board Mir, ansızın bu şekilde müdahale etti. Bellotte’yle konuşanların diğer ikiliden ibaret olmasını kıskanmıştı.

 

“Öyleyse, kontrat oluşturacak mısınız?”

 

“Bir teknen olması mümkün mü acaba?”

 

“Bir arkadaşımın teknesi. Ama eski, orta boyutta bir yelkenli.”

 

“Oh, demek öyle.”

 

Bellote veya arkadaşlarından iyisi bulunamazdı. Onlarla işlerin iyi gitmeyeceğine dair bir belirti görürlerse de denizin ortasında tekneyi ele geçirirlerdi ve olur biterdi.

 

Bellotte ve arkadaşlarıyla takılma, tekneyi ve öğelerini çalma fırsatı!

 

‘Harika.’  ‘Mükemmel bir fırsat.’ Diye düşünen üç adam da hızla cevap verdi.

 

“Hadi işe denizci kontratıyla başlayalım.”

 

“Bir günlük kontrattan ne kadar alalım?”

 

Hepsi de ‘ne de olsa her şey bizim olacak’ diye düşündüğü için yüksek bir talepte bulunmaya lüzum yoktu.

 

“Günlük beş altına tamamız. Yo, o kadar almasak bile olur hatta.”

 

Fıstıklarla seyahat etme ve tekneyi ele geçirme şansı hesaba katılınca düşük maaşın bir önemi kalmıyordu.

 

“Bu harika. Geçici Kaptan Yardımcısı olarak kontratı hazırlamıştım zaten.”

 

Böylece önceden hazırlanmış dokümanlar Bellotte’nin çantasından çıktı.

 

*Ding!*

 

****

 

Bellotte, kaptanın adına Maria’nın sorunu adına bir sefer kontratı teklif etti.

 

Başlık: Denizciler ve Gezginler.

Ödenek: Günlük 1 altın.

Kontrat Süresi: İstikamete ulaşıncaya dek.

Becky’nin Denizcilik Loncası bu anlaşmanın sağlayıcılığını üstleniyor. Denizciler gemi kaptanının emrini reddettikleri veya gemiden izinsiz olarak uzaklaştıkları takdirde diskalifiye edilecekler.

 

****

 

Ödenek yalnızca bir altındı. Sadece lafı geçmiş olsa da ücretsiz bile çalışacaklarını ima ettikten sonra kusur bulmaya başlarlarsa cimrilik etmiş olurlardı. Böylece rıza formunu imzalayan Hye, Fractal ve Board Mir, mantıksız bir denizci kontratına mutlu mesut bağlanmış oldu. Bir sefer kontratının sağlayıcılığı Becky’nin Denizcilik Loncası tarafından üstlenilirse o gemiden ayrılmak imkansız hale gelirdi. İzin almaksızın gemiden ayrıldıkları takdirde lisansları etkisiz hale gelir ve bundan böyle hiçbir gemide görev alamazlardı. Ayrıca ellerindeki gemilerin de hiçbiri işe yaramazdı, çünkü hiçbir liman onları kabul etmez ve iş bulmaları çok zorlaşırdı. Üç adam, avlanmaya hazır iz sürücü köpekler gibi seğire seğire ilerliyordu.

 

“Ee, öyleyse gidip tekneyi görelim mi?”

 

“Hı hı.”

 

Üç adam, toz pembe hayallerle Bellotte’yi limana dek takip etti. Fakat oraya vardıklarında karşılaştıkları manzara birazcık kafalarını karıştırdı. Çünkü orta ebattaki tekne, bariz onarım izlerine rağmen hala fena halde hasarlıydı. Hye, afallamış bir şekilde, “Teknen bu mu?” diye sordu.

 

“Evet. Bir sorun mu var?”

 

“Yo, yok canım. Sadece tarzına pek uygun görünmüyor da.”

 

Böyle eski bir gemi pek para etmezdi ama eh, neticede orta boyutlu bir gemi miydi, evet öyleydi.

 

“Siz önden gidebilir misiniz? Ben size yetişirim.”

 

“Tamamdır. Gemide bekliyor olacağız.”

 

Grup, bu sohbet sonrası neşe içerisinde merdivene tırmandı.

 

“İşte bizim dünyamız.” “Güzel kızlar ve bir deniz macerası, ha…”

 

Bu sözleriyse şok, kafa karışıklığı ve çaresizlik takip etti! Güverteye binen üç adamın yüzleri ölümcül bir beyazlığa erişti. Çünkü bindikleri şey bir hayalet gemiydi ve hayalet mürettebat ortalıkta dolaşıyordu. Tamamen kadınlardan oluşan bir gezi olmayabileceğini az çok düşünmüş olsalar da böyle bir felaketle karşılaşabilecekleri akıllarına asla gelmemişti.

 

“Affedersiniz, burası görevlendirildiğimiz Maria Gemisi değil mi? Biz Bellotte’nin gemisine gönderilmiştik de.”

 

Hayalet mürettebat, Hye’nin kekeleyerek sorduğu bu soruya kulak tırmalayıcı kahkahalarla seve seve yanıt verdi.

 

“Kyeekyekyekeye! Maria Gemisi burası.”

 

“Lanetli, okyanusun felaketi, Hayalet Gemi Maria! Hehehehehe!”

 

“Siz neden bahsedi… oyuna mı getirildik biz!?”

 

Kontrat konusunda aceleci davrandıkları için sormadıkları pek çok detay vardı.

 

“Umm, istikamet neresi?”

 

“Khihihihi gemi Las Phalanx bölgesine gidiyor.”

 

“Las Phalanx mı? Bu ismi daha önce bir yerlerde işitmiştim galiba… Oh, o Las Phalanx’tan bahsediyor olamazsınız herhalde?!”

 

Yalnızca ulaşmak için bile kendinizi feda etmenizi gerektiren, sınıflandırılmış on gizli alandan biri olan Las Phalanx! Birer denizci olarak namını işitmişlerdi ve doğal olarak adı tanıdık gelmişti.

 

“Evet, Las Phalanx’a gidiyoruz. Ne oldu, korktunuz mu? Muhtemelen ölür ve bizim gibi olursunuz, ha? Hihhi.”

 

“Lütuf! Lütuf! Bir denizci olup sonsuza dek bu gemide kalmak bir lütuf!”

 

Hayalet mürettebata bakan Hye’nin kaşları çatılmıştı. Her şeye rağmen sefer kontratı, sefer tamamlanmadıkça cayamayacaklarını söylüyordu. İzin almadan ayrıldıkları sürece limanda hiçbir iş bulamayacakları için dezavantajlar çok fazla olacaktı. Dolayısıyla Fractal, ufak bir fısıltı gönderdi.

 

“Sorun yok. Yalnızca kaptanı öldürmemiz gerekecek.”

 

Tek yapmaları gereken kaptanı öldürmek ve kontrat dokümanlarını ele geçirmekti.

 

Bu şekilde Becky’nin Denizcilik Loncasıyla başları derde girmeyecekti.

 

“Hep yaptığımız gibi kaptanı öldürüp gemiyi ele geçirelim hadi.”

 

“Eski, döküntü bir şey... yine de şöyle böyle bir şeyler kazanabiliriz."

 

Hye umutla, “Bu geminin Kaptanı nerede?” diye sordu.

 

“Huek huekhue, Kaptanımız, korkutucu Kaptan, balık tutuyor.”

 

“Nerede?”

 

“Ön tarafa geçin.”

 

Böylece üç denizci bıçaklarını çekerek cesur adımlarla harekete geçti. Kaptanın boğazını kesmeyi, gemiyi de hemen elden çıkarmayı planlıyorlardı. Ancak kaptanı gördükleri saniyede betleri benizleri tamamıyla attı. Çünkü Weed, bir iskeletten ve kafatasından ibaret Liç bedeniyle balık tutmakla meşguldü.

 

#Şu dünyada Weed gibiler kazanıyor arkadaşlar. Milleti soyup soğana çeviren adamları günlük bir altına çalıştırmanın yolunu buldu, kendisi de oturmuş paşalar gibi balığını tutuyor. Adamlara çektirecekleri eziyetleri düşündükçe bana bir gülme geliyor.
Bu arada bu bölüm biraz gecikmeli oldu ama tabii ki telafisi geliyor, günün ikinci bölümünde görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 32561 Üye Sayısı
  • 333 Seri Sayısı
  • 43274 Bölüm Sayısı


creator
manga tr