Lms 28.2 : Bard Ray ve Kraliyet Muhafızları

avatar
1828 2

Legendary Moonlight Sculptor - Lms 28.2 : Bard Ray ve Kraliyet Muhafızları


Çevirmen : Clumsy-nim



Sakain: 1. katı olabildiğince hızlı temizleyip Bard Ray’in 2. kata inebileceği bir yolda devam edin.

 

Hermes Loncasından 2 Gece Kılıcı suikast takımı ve Kraliyet Muhafızları Melbourne Madeni mücadelesi için harekete geçirilmişti. Gece Kılıcı Suikast Loncası en az 300 suikastçı barındırıyordu. İçlerinden muazzam güçte 80 elit suikastçıdan oluşan 2 grup seçilmişti. Bu iki grup, ufak loncaları darmaduman etmek için yeterliydi. Suikastçılar, ellerinde silahlarla hızlıca hücuma geçmişti.

 

“Kyaaaak!”

 

“Zindandan çıkacağım, canımı bağışlayın!”

 

“Ayrım güdülmeksizin herkes öldürülecek. Kaçııın!”

 

Melbourne Madeninde avlanan oyuncular öldürülüyordu. Kimileri yalvarıyor, kimileriyse lanetler okuyordu ama Hermes Loncası suikastçılarının acıması yoktu. Bu onlar için makul bir gelir kaynağıydı, dolayısıyla herkesi layıkıyla katlediyorlardı.

 

Bard Ray ise Kraliyet Muhafızlarıyla birlikte ölülerin arasından 2. kata ilerliyordu.

 

***

 

“Hyung, ne yapacağız? Ani bir saldırı gerçekleştiğine göre ölecek miyiz?”

 

“Büyütecek ne var canım? Dikkatlice çıkarız işte.”

 

“Şey……”

 

Hegel, lonca sohbetinde konuşulanları açıkladı.

 

“Oh, gerçekten kötü tiplermiş.”

 

“Şanssızlığın da bu kadarı.”

 

Alice ve Dine ikilisi can sıksa da Weed, tarihi iki ay geçmiş sütü bile son damlasına dek içen biriydi. Bu yüzden onlarla kalmış ve ciddi sorunu çok geç fark etmişti.

 

“Kara Aslan Loncasının birlikleri onları durduramaz mı?”

 

“Eşzamanlı olarak pek çok yerde olay çıkartmışlar. Ortada bir savaş var, dolayısıyla buraya yardım göndereceklerinin garantisi yok.”

 

Kara Aslan Loncası pek çok savaş görmüş geçirmişti. Hegel de çok sayıda düşman kuşatmasına katılmıştı ama bu şekilde saldırıya uğradıkları nadir görülmüştü!

 

Genellikle ortada bir avlanma sahası veya zindan varsa o bölgede bir köy de olurdu. Ve sağ salim dönme garantileri olmadığı için oraya bir baskın ekibi yollamak tehlikeli bir taktikti.  

 

Kara Aslan Loncasının durumu kontrol altına alamayacak kadar meşgul olduğunu anlayan Weed, iç çekti.

 

“Hastane masrafı azalacak derken şimdi de bu çıktı.”

 

“Ne?”

 

“Öyle bir deyiş var da.”

 

Hegel sayesinde işinin kolaylaşacağını düşünürken başına böyle bir dert açılmıştı.

 

“Beden Loncası saldırırken zindanda böyle bir şey olacağı kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.”

 

Düşmanın kimliğini bile bilmezken başlarına böyle bir şey gelmişti. Olayı çözünceye dek iş işten geçmiş olacaktı. Weed, heykel yapmayı bırakarak ayaklandı.

 

“Madendeki Kara Aslan Loncası üyeleri ne yapmakta karar kıldılar?”

 

“Karşılık vermeye çalışmışlar ama duyduğum kadarıyla 1. kattaki düşmanların şakası yokmuş. O yüzden 4. katta toplanmaya karar verdik.”

 

“Öyle mi? Ben de gelebilir miyim peki?”

 

“Sizi de götürmemin bir sakıncası olmayacaktır.”

 

“Teşekkürler. Hadi gidelim.”

 

Weed çantasını kontrol etti.

 

Bir asille veya lordla karşılaşırsa lazım olabilecek ekipmanlarını depolamıştı. Ama Kolderim’in İblis Kılıcı, Talrock’un Zırhı, Antik Kalkan, Aziz Asası, Balkan’ın Tam Seti, Baharan’ın Bilekliği ve Seulreo’nun Alyansı yanındaydı. Bu öğelerden tek bir tanesini bile kaybedecek olursa psikolojisi ciddi bir hasar alırdı.

 

‘Kara Aslan Loncasının güçleri yayılsa da işgalcilerin gücü kesinlikle sıradan değil.’

 

Melbourne Madenini basanların Bard Ray ve Hermes Loncası olduğu Weed’in aklının ucundan dahi geçmiyordu. Yine de Kara Aslan Loncasının yoluna çıktıklarına göre seviyeleri bir hayli yüksek olmalıydı. Hegel’in ifadesine ve işgalcilerin sayısına bakılırsa ortada ciddi bir kriz vardı. Tüm Melbourne Madeni savaş alanına dönüştüğü için oyundan çıkış yapmak da imkansızdı.

 

“Alt kat merdivenlerine yönelelim hadi.”

 

Weed’in elinde de bir maden haritası olduğu için rotayı aşağı yukarı kestirebiliyordu.

 

“Hyung, ben yolu açarım.”

 

Diyen Hegel, kılıcını ve kalkanını kaldırdı.

 

“Buna ayıracak vaktimiz yok.”

 

Weed ise İblis Kılıcını çekti.

 

Ve ürpertici bir his yayıldı! Weed boşluğa doğru sıçradığı gibi karizması ve mücadele ruhu karşısında donakalan Menchura’ya saldırdı. Acınası bir şekilde titreyen garibanın Weed’e saldırma fırsatı bile olmadı.

 

Seokeok!

 

-Menchura yıkıcı bir saldırı sonucunda hayatını kaybetti.

 

Weed, hayati bir noktayı bile hedef almamış ama Menchura, İblis Kılıcının sıyırışıyla can vermişti! Ardından yolu tıkayan diğer Menchuralar da Weed’in tek bir dokunuşuyla aynı kaderi tattılar.

 

“Ah?”

 

Hegel afallamış durumdaydı. Loncasıyla yaptığı özenli avlar sayesinde seviyesini 330’a yükseltmişti. Ama bu seviyeye rağmen Menchuralar gözünü korkutuyordu. Umursamazca kılıç sallayıp Menchuraları öldürmek onun için imkansız bir işti.

 

‘Kara Aslan Loncasının kurucu hyungları bile bu kadarını yapamazlar.’

 

Hegel, duyuları ve muhakemesindeki eksiklik nedeniyle savaşırken gücünü tam anlamıyla ortaya koyamıyordu. Hegel gibi daha nice oyuncu, seviyesine kıyasla zayıftı.

 

Weed ise 330. seviyedeyken ejderlerle savaşıp Todeum’u turluyordu. Çünkü istatistikleri diğerlerine kıyasla daha yüksekti ve istikrarla pek çok yeteneğini geliştirmişti. Diğerleri ekipmanlar kuşanıp ortalama canavarlarla çarpışmakla, iyi pişmiş biftekleri mideye indirmekle meşgulken Weed arpa ekmeği kemirmişti.

 

Weed, Menchuralardan kurtularak bir soru sordu.

 

“Kara Aslan Loncasının destek kuvvetleri ne zaman gelecek?”

 

“Henüz bilmiyorum. Şu an için diğer noktalar daha öncelikli. Bir saat veremiyorum.”

 

Weed, alanı inceleyerek çarpışmaya devam ediyordu. Henüz haberi işitmemiş bazı gruplar hala avlanırken bazı oyuncular yüksek sesle konuşuyordu.

 

“Saldıran düşmanlar hakkında bir bilginiz var mı?”

 

“Benim yok.”

 

“Sayılarını da mı bilmiyorsunuz yani?”

 

“Melbourne Madeninden yeni bilgiler geldi. Sayıları en az 300’müş.”

 

“Peki ya seviyeleri ne düzeydeymiş?”

 

“Fena. 4. katta avlanan lonca üyelerimizden biri 1. kattakilerden biriyle çarpışıp ölmüş. Hem de seviyesi 367 olmasına rağmen.”

 

Demek ki hastane masraflarının yanı sıra sigorta masrafları da artacaktı.

 

‘Gerçekten tehlikeli.’

 

Diye düşünen Weed, daha da hızlandı.

 

Düzgün bir hayat sürmeyi daha çocukken öğrenmiş, büyüdükçe toplumdan yeni bilgiler edinmişti. Adaletsizliğe nasıl katlanılır, çalışmak kolay olmadığında ne yapılır, top bir başkasının elinden nasıl alınır bilirdi.

 

“Dürüst bir hayat sürmek gerçekten çok zor… Benim gibi iyi insanların çile çekmek ve dünyaya kin gütmek zorunda kalmasına şaşmamalı.”

 

“Ne?”

 

“Yok bir şey.”

 

Çok sayıda Menchura, 3. katın girişinde toplaşmıştı. Melbourne Madenindeki canavarların üreme hızı oldukça fazlaydı. Bu genellikle iyi bir avlanma sağlasa da bu tarz durumlarda engel teşkil ediyordu.

 

“Yolu açacağım.”

 

Weed’in pek çok kılıç yeteneği vardı. Ve tüm yeteneklerini geliştirse de istisnai olan birkaçına daha çok odaklanmıştı.

 

Mesela İmparatorluğun Biçimsiz Kılıç Stiline!

 

Rakibin silahlarını kırmadığı sürece avlanmak için uygun şekilde kullanılabilirdi. Savaşı kazanabilirdi ama pervasızca ekipmanı kıracak olursa ne gibi ganimetler elde edeceği muammaydı.

 

Oyma Bıçağı, Heriam Eskrimi ve Işıyan Kılıç gibi savaşın türüne bağlı olarak kullanabileceği nice yeteneği vardı. Işıyan Kılıç da güzelim ışıklar saçan, menzilli bir saldırı yeteneğiydi.

 

“Gece yarısı atıştırmalığı olarak bütün piliç yersem ızgara kaburgaya yerim kalmaz.”

 

Tavuk kesme bıçağıyla inek kesilmezdi.

 

Ve Menchura’ya vereceği hasarı düşününce Işıyan Kılıç kullanmak, canavarı istismar etmek olurdu.

 

“Ha?”

 

Hegel, Alice ve Dine üçlüsü Weed’in mırıldandığı şeylere hiçbir anlam veremiyordu.

 

“Hyung, hadi birlikte çarpışalım.”

 

“Yo. Hepsi benim olacak.”

 

Diyen Weed, kararlı bir şekilde 3. katın önünde toplaşan Menchuralara doğru ilerledi.

 

Kyahaoo!

 

Kuyayang!

 

Menchuralar, onu tehdit edecek kapasitede değillerdi. Aksine gözleri derin bir korkuyla doluydu. Ne zaman bir savaş başlasa Weed’den güçlü bir mücadele ruhu yayılırdı.

 

Savaş Tanrısı.

 

Versailles Kıtasının en güçlü canavarlarıyla defalarca çarpışmış biri olarak Menchuraların onun mücadele ruhuna karşı koyabilmesi zordu. Menchuralar bile isteye arkaya doğru kaçışmaya başlıyorlardı. Evet, 17 Menchura tek bir kişiden kaçıyordu. Ama Weed’in bu bariz tecrübe ve ganimetleri ardında bırakıp 3. kata inmesi imkansızdı.

 

“Oyma Bıçağı!”

 

Weed’in kılıcı Menchuralara doğru daldı. Kılıcın menzilindeki herkesi toplu bir ölüm bekliyordu! Tüm Menchuraların aynı anda ortadan kayboluşunu izleyenleriyse zihinsel bir şok!

 

Menchuralar, Weed’in mücadele ruhundan yayılan baskıya çaresizce karşı koymaya çalışıyorlardı. Weed ise saldırılarını cömertçe karşılıyordu. Halbuki üzerinde doğru düzgün bir zırh bile yoktu.

 

-Menchura’nın saldırısı sizi sıyırdı.

Sağlık 46 düştü.

 

-Menchura’nın saldırısı hayati bir noktaya denk geldi.

Acı neticesinde Azim arttı.

 

-Direnciniz sayesinde hasarı tolere ettiniz.

Sağlık 159 düştü.

 

Weed yalnızca gıdıklanıyordu!

 

“Hadi temizleyelim şurayı.”

 

3. katın girişinde toplanan canavarların ortadan kaybolması çok kısa sürmüştü. Weed Melbourne Madeninden önce de Üstatlık göreviyle ilgilendiği için ne zamandır gönlünce savaşamamıştı. Haliyle ardında tek bir düşman bile bırakmadığından emin olarak hepsinin kökünü kazıdı.

 

“Vay canına! Sunbae-nim, mükemmelsin.”

 

“Çok güçlüüü! O saldırı yeteneğinin ismi ne?”

 

Alice ve Dine ikilisinin sesleri cilveli bir hal almıştı. Hegel ise utanç içerisindeydi ve aynı kabusu tekrar görürmüş gibi bir hali vardı.

 

‘Ah…. Bu daha önce de olmuştu.’

 

Cüce Oymacı Weed! Weed’in Kramador Zindanındaki şaşırtıcı eylemleri hala aklındaydı. 3. kata indiklerinde gördükleri üzere oradaki oyuncular saldırıdan haberdardı ve hazırlıklar yapılıyordu.

 

“Nerede bu herifler?”

 

“Bilmiyorum ama çarpışmaların şiddetine bakılırsa savaşa hazırlıklı olmalıyız demektir.”

 

Kara Aslan Loncası üyeleri oyuncuları 4. kata indiriyordu. Melbourne Madeninin 4. katı bir tünel şeklinde olduğu için girişler dar ve engellerle doluydu. Bu da mücadele için iyi bir ortam sağlıyordu. Üyeler, biraz zaman alsa da Kara Aslan Loncasının destek kuvvet göndereceğine inanıyorlardı. Bu yüzden de oyuncuları 3. kattan aşağı taşıyorlardı.

 

“Hyung, hadi biz de çabucak gidelim.”

 

Hegel, lonca üyeleriyle bir araya geldiğinde kendisini daha rahat hissedeceği için acele etmek istiyordu. Ama Weed’in 3. katta yapması gereken bir şey vardı.

 

“Bir sürü kişi aşağı iniyor anlaşılan… Fırsat bu fırsat.”

 

“Ne fırsatı?”

 

“Siz önden gidebilirsiniz, benim için sorun değil.”

 

Diyen Weed, çantasından bir kazma çıkartarak maden çıkartma bölgesine yöneldi. Maden derinleştikçe çıkartılan demir cevherlerinin kalitesi artıyordu. Tabii ki bu noktada safir de çıkıyordu.

 

Kang! Kang! Kang!

 

Kazma kullanma becerisi sayesinde çıkan safirlerin sayısı oldukça fazlaydı. Kazmanın ağırlığına göre gücü kontrol etmeye ve nokta atışı yapmaya dayalı bir teknik kullanıyordu. Bu da büyük bir düşmanla savaşırken kullandığı saldırılara benziyordu.

 

-Kuhehehe.

-Kinimizi kusalım hadi. O pislikler bizi açlıktan ölelim diye buraya kapattılar.

-Sen Tullen Kralının gönderdiği hizmetkar olmalısın.

 

Ne zaman biri 3. katta maden çıkartacak olsa kızgın ruhlar belirirdi. Bunlar, işgalcilere nefret besleyen ölü şövalyelerin ruhlarıydı. Belirdikleri her seferde savaş çıktığı için askerlerin madencileri koruması gerekiyordu. Tabii ki çoğu madenci bir av grubuyla hareket ediyordu. Burası rahiplerin arındırma büyüleriyle avlanabilmeleri için de iyi bir alandı.

 

“Bir saniye bekleyin.”

 

-Ne diyor bu? Arzu ettiğimiz intikamı……

 

“Alın, yiyin bakalım.”

 

Diyen Weed, ruhlara bir elma fırlattı.

 

-Elma.

-Olgun ve leziz.

 

Şeytani ruhların üzerine atlayışıyla kapış kapış giden elma birkaç lokmada tükendi.

 

-Tatlıymış.

-Birkaç tane daha versene.

-Verirsen seni öldürmeyiz.

 

“Ohh.”

 

Bir oh çeken Weed, kazmasını sallarken ruhlara birer meyve fırlatmaya başladı.

 

-Ruhlarla olan yakınlığınız arttı.

Melbourne ruhlarıyla karşılıklı güvene dayalı bir ilişki kuruldu.

 

Zamanı olsaydı Melbourne ruhlarını yakalamakta zorlanmazdı. Oyma Bıçağı ve Işıyan Kılıç, ruhların bile icabına bakabilecek tekniklerdi. Ama tehlikeli güçler madene giriş yapmışken bunu yapacak pozisyonda değildi.

 

“Yaşaa, yaşaa ve meyve sun ruhlaraa, ah kaderlerii…”

 

Weed kazmasına odaklanmış halde bir şarkı tutturmuştu.

 

-Salla salla, şuraya da bak.

-Işıltılı mavi cevherler mi arıyorsun? Sağında birkaç tane var.

 

Weed ruhların belirttiği noktaları orta düzey madencilik yetenekleriyle kazdıkça safirler açığa çıkıyordu. Meyveden hoşlanan ruhlar, Weed’e kazacağı yerle ilgili değerli bilgiler veriyorlardı.

 

-Orta boy bir safir cevheri çıkartıldı.

Şans 1 arttı.

 

-Büyük boy bir safir cevheri çıkartıldı.

Şans 2 arttı.

Madencilik yeteneği yetkinliği arttı.

 

“Bir Oymacılık Üstatlığı Görevinde madencilik yeteneklerinin kullanılması...”

 

Demek ki bu görevi tamamlamak için gerçekten de her işin ehli olmak gerekiyordu. Weed’in görevi safir gerektiriyordu, haliyle ne kadar çok bulursa o kadar iyiydi. Bir heykel yapacaksa boy boy safire ihtiyacı vardı. Ve aslında elindeki miktardan memnun olsa da kazmaya devam ediyordu.

 

“Böyle bir görevi bir daha ne zaman bulurum kim bilir.”

 

Kaliteli safirleri çıkarttıkça madencilik yeteneği de gelişiyordu. Safir çok güzel bir cevherdi, mücevhere dönüştürülebilir ya da kıdemli bir büyücüye verildiği takdirde kılıç ve zırhlara yeni nitelikler ekleyebilirdi. Saldırı hasarını arttıran cevherler epey para ederdi.

 

“Hyung, hadi duralım artık.”

 

Weed’den ayrılmaya cesaret edemeyen Hegel ve iki kız, huzursuzlanıyordu. Etrafı ruhlarla çevrilen Weed ise kazdıkça kazıyordu.

 

-Şurada, hemen şuracıkta.

-Kocaman bir cevher var…… Ee, canı ekşi çeken birinin nar yemesi gerekmez mi?

 

***

 

Hermes Loncası Melbourne Madeninin 1. katını temizlemekte hiç zorluk çekmemiş, Gece Kılıcı suikastçıları tüm grupların kökünü kurutmuştu. Suikastçıların isimleri kıpkırmızıydı.

 

Ama bir köye girdiklerinde kötü şöhretlerini gizlemelerini sağlayan bir yetenekleri vardı. Tabii ki gözlem ve denetim yeteneği olan kişiler karşısında açığa çıkar ve zorluk çekerlerdi. Ama Hermes Loncasının kontrolündeki bölgelerde suikastçılara af çıktığı için kötü şöhretlerini umursadıkları yoktu.

 

“Hadi gidelim.”

 

Bard Ray ve Kraliyet Muhafızları 2. kattaydı. Muhafızların bir kısmı önden inip boğucu bir güçle oyuncuları katletmişti. Bazı oyuncular tünellerden kaçmaya çalışsalar da Gece Kılıcı suikastçıları onları yakalayıp canlarını almıştı.

 

***

 

Yoo Byung-jin, her sabah uyandığında kendisini daha da yaşlı hissediyordu.

 

“Geriye dönüp bakıyorum da gençliğim çok çabuk tükenmiş.”

 

Gençken zamanın kıymetini bilememiş, tüm vaktini Kraliyet Yolunu icat etmeye adamıştı. Şimdiyse bedeni yaşlanmış, o eski halinden eser kalmamıştı.

 

Sanal gerçeklik, insanlık tarihine net bir çizgi çekmişti. Gelecekteki gelişmeler için çok fazla potansiyel olsa da Yoo Byung-jin’e kalırsa kendisi muhtemelen bunu göremeyecekti.

 

“Bir gün kimselerin konumumu bilmeyeceği bir yerde sessiz sedasız yaşamak isterim.”

 

İçinde yanan hırsın üzerindeki yükü arttırıp hayatını yaşamayı zorlaştırdığını yeni yeni fark ediyordu. Ve artık kendine bir halef bulmak istediği için gündelik olarak Kraliyet Yolunu gözlemliyordu.

 

“Tsk tsk, açgözlülüğün sonu yok işte. Bu gidişle……”

 

Koca bir loncanın açgözlülüğünü izliyordu. O doymak bilmez insanlar sürü halinde harekete geçip sonsuz kargaşaya yol açıyorlardı. Esasında insanoğlunun doğası buydu ve Yoo Byung-jin de yaşananları dikkatlice inceliyordu.

 

“Morata… Arpen Krallığı epey büyüyecektir muhtemelen. Gelişme hızları şaşırtıcı derecede fazla.”

 

Kuzey Kıtasında neredeyse hiçbir şey kalmamıştı, dolayısıyla yoksunluk çeken bir bölgeydi. Weed’in maceralarıysa gerçekten beklentilerin ötesindeydi. Bir Efsanevi Ay Işığı Oymacısı olduğu günden bu yana nice maceraya atılmış ve bir krallığın temellerini atmıştı. Canavarların, kılıçların ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada harikulade işler başarmıştı.

 

“Kraliyet Yolu oynasaydım Morata’da başlardım muhtemelen.”

 

İnsanlar bir araya geldiğinde büyük bir gücün doğması kaçınılmazdı. Yoo Byung-jin de Morata’da her gün yaşanan pek çok olaya tanıklık etmişti.

 

Maceracılar yeni keşif zaferleriyle dönüyordu. Savaşçılar avlanmak için giderek daha da uzaklara açılıyor ve bir zindanı temizleyişlerinin haberleri geliyordu. Ozanlar büyük performanslar sergilemeyi başarıyordu. Terziler yeteneklerini geliştirmek için özenle kumaş dokuyor, demirciler de benzer başarılar sergiliyordu. Oymacı ve ressamlar sokaklarda güzel mi güzel sanat eserleri yaratıyordu. Bahçıvanlar tohumlar atıyor, titizlikle ödüllü çiçek ve ağaçlar yetiştiriyordu.

 

Morata’da ani değişiklikler gerçekleşmiyordu. Tüm sektörler günbegün iyiye gidiyordu. Bu sıradan mucize de en nihayetinde bir krallığın kapılarını açmıştı. Yoo Byung-jin’i sık sık Weed’i izlemeye iten de buydu. Savaşın yıprattığı şehirler çaylaklar için zorluk teşkil ederken Morata şaşırtıcı şekilde iyi bir yaşam alanı sağlıyordu. Tüm bunların yanı sıra Weed, şu anda kendi alanındaki Üstatlık Görevi üzerinde çalışan kişilerden biriydi.

 

“Melbourne Madeninde Bard Ray’le karşılaşabilir.”

 

Aynı zindanda olduklarından bihaber iki kişiydiler. Normalde milyonlarca kişi Bard Ray ve Weed’in maceralarını izlerdi ama bu olay, doğası gereği canlı yayınlanamıyordu. Mevcut durumdan haberdar olan tek kişi Yoo Byung-jin’di.

 

“Ne olur acaba……”

 

Yoo Byung-jin merakla monitörü izliyordu. Ve Weed safir kazmaya devam ettikçe daha da sabırsızlanıyordu.

 

***

 

“Bu kadar mı oldu?”

 

Sepetindeki safirlere bakan Weed’in gözleri ışıldıyordu. Safirlerin yanı sıra hatırı sayılır düzeyde 2. ve 3. kalite demir cevheri de toplamıştı. Cevherler epey ağır olsa da Weed’e hiç de öyle gelmiyordu.

 

“Bu topraklarda para kazanmak için… Madencilik yeteneği edinmeye değer.”

 

Madencilik, Kraliyet Yolunun para getiren yeteneklerindendi.

 

“Biraz daha kazmam gerekecek.”

 

“Hyung, bir an önce gitmeliyiz. Boşa harcayacak vaktimiz kalmadı.”

 

Hegel kenardan devreye girdi. Melbourne Madeni baskınını öğrendi öğreneli canı sıkkındı. Kara Aslan Loncası oyuncuları 4. katta toplarken Hegel de bir an önce onlara katılmak istiyordu ama Weed’in beklenmedik bir şey yapası tutmuştu.

 

‘Bu Hyung’un seviyesi sağlam. Gördüğüm kısacık mücadelelerden dövüş kabiliyetinin de hiç sıradan olmadığı anlaşılıyor. Bugünkü savaşta faydası dokunacaktır. Ama onu şu safirlerden koparamazsam…’

 

Weed tamamen safirlerin büyüsüne kapılmış haldeydi. Ruhları dinleyerek daha bir yığın cevher ve mineral toplayabilirdi. İleride para kazanmak için Oymacılık ve Demircilik becerilerini de devreye sokarsa sonuçtan gerçekten tatmin olabilirdi.

 

“Sunbae-nim, çabuk ol.”

 

“Burada bunu yapamazsın!”

 

Dine ve Alice ikilisi sözlerini sakınacak noktayı geçmişti. Weed’in Menchuralarla savaşırken çizdiği karizma akıllarından silinmişti ve Weed’in meşguliyeti canlarını sıkıyordu.

 

“Kekekeket. Bir safir. Üstünde tek bir çizik olmayan birinci sınıf bir ürün.”

 

Weed öyle pervasızca kazamazdı. Bir safir bulduğunda dikkatli olmak zorundaydı. Kazmasıyla cevherin yüzeyine zarar vermediği takdirde değeri çok daha fazla olurdu.

 

***

 

Yurin, kıtada özgürce dolaşırken pek çok kişiyle tanışmıştı.

 

“Bu güzel ressam hanımdan bir iyilik isteyebilir miyim acaba?”

 

Diyen Büyücü cüppeli bir adam yanına yanaşmıştı.

 

“Renk algınız çok hoş. Sizden bir resim isterim… Sohbet edebilmemiz için size bir içki de ısmarlayabilirim.”

 

Bir Şövalye de öyle.

 

“Kazıdan çıkarttığım bu resmi Yurin-nim’e emanet edebilir miyim?”

 

Bir maceraperest de uzun zaman önce çizilmiş bir resim getirmişti. Yurin, insanlarla konuşarak şehir ve manzara çizimleri yapmaktan hoşlanıyordu. Zaman zaman da oyuncular ve şehir sakinleri ona çiçeklerle dolu vadiler ve gizli patikalarla ilgili hikayeler anlatıyordu.

 

“Burası da gizli. Bir an önce çizilmeli.”

 

Arpa ekmeği ve süt eşliğinde çizdiği resimler tuvallerin yanı sıra zihnine de işleniyordu. Güzel bir manzara resmi çizerken düşüncelere dalıyor, tamamladığındaysa boş ve tatmin edici zamanlarının tadını çıkartıyordu. Portrelerini çizdiği kişilerle sohbet etmekten de keyif alıyordu. Edindiği arkadaşların ve bağlantıların sayısı göz ardı edilemeyecek düzeye gelmişti.

 

Ama en çok Morata ve Vargo Kalesindeyken mutlu oluyordu. Çaylaklarla ava çıkıyor, ufak tefek resimler dağıtıyordu. Resim yeteneği de hızla gelişim gösteriyordu.

 

“Birlikte bir yemek yemeye ne dersin? İyi bir aşçı tanıyorum. Seversin bence.”

 

Bazen de Geomchilerle avlanmakta zorlanan Hwaryeong’la buluşuyordu.

 

“Peki unni.”

 

İki genç kız bir gün yine öğle yemeği yemiş ve bir performans seyretmişti. Morata bir sanat ve performans şehri olduğu için kadın oyuncuların oranı diğer bölgelere kıyasla fazlaydı.

 

“Weed-nim çocukluğunda bile böyle havalı mıydı?”

 

“O… O evde bile her zaman iki kat kalın çamaşırlar giymemi sağlardı.”

 

Kızlar arasında sık sık Weed’in bahsi açılırdı. Yurin’in Weed’le iyi bir kardeşlik bağı varken Hwaryeong da ona ilgi duyuyordu.

 

“Peki sormamda sakınca yoksa hiç kavga eder miydiniz?”

 

“Küçükken Oppamı yanlış anlardım ama artık bu dünyada en çok sevdiğim kişi o.”

 

“Haklısın. Kavga edeceğiniz bir konu olmuyordur muhtemelen. Gereksiz bir soru sormuşum.”

 

Tam da Hwaryeong’un beklediği üzere Yurin ve Weed arasında pozitif bir ilişki vardı.

 

“Yo unni. Oppanın benim de canımı sıktığı oluyor… Sonuncunun üzerinden biraz zaman geçti gerçi.”

 

“Ne oldu?”

 

“Geçen kıştı.”

 

O günü düşünmek bile Yurin’in gözlerinin yaşarmasına yetiyordu.

 

“Gerçekten almak istediğim ugg botlar vardı…”

 

Kızlar kışları havalı ve tatlı göründüğü için ugg botlar giyerlerdi. Ama öncelikli sebep, sıcak, büyük ve dolayısıyla giyilmeye elverişli olmalarıydı. Yurin de kütüphanede çalışırken o botlardan giymek istemişti.

 

“Ben de Oppadan bana bot almasını istedim.”

 

“Ee?”

 

Bunun ayakkabılarla ilgili bir hikaye olduğunu idrak eden Hwaryeong’un gözleri parlıyordu.

 

“Sana o güzel ugg botlardan aldı mı peki?”

 

Erkekler genelde kadınların ayakkabı ve çantalarına pek hoş tepkiler vermezlerdi. Hele de ugg botları çoğu erkek beğenmezdi.

 

“Almadı. Ayaklarım üşüyor zannedip bana çorap aldı………”

 

“Neeeeee!”

 

“Hem de ayakkabılarla kolay kolay giyilemeyecek kadar kalın çoraplardı. Ona ugg botları açıklamaya çalışsam da onun gözünde tüm botlar aynıydı… Euheuheuk.”

 

Hwaryeong, bitap haldeki Yurin’in sırtını sıvazladı.

 

Bu son zamanlarda duyduğu en üzücü hikayeydi.

 

#Yine daldan dala atladığımız güzel bir bölümdü. Tek bölümde farklı kişilerden kesitler okumak benim hoşuma gidiyor açıkçası. Bu bölüm de ufak bilgiler, ufak komiklikler derken aktı gitti. Bu arada Bard Ray 2. katta ilerlerken bizimki safir sevdasına hala 3. katı terk edemedi. Karşılaşmaları yakındır diyebilir miyiz acaba? Olacakları görmek için bir sonraki bölümde tekrar görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 45397 Üye Sayısı
  • 398 Seri Sayısı
  • 44158 Bölüm Sayısı


creator
manga tr