Cilt 7 Bölüm 25 [ Kavurucu Kana Benzer Bir Buluşma ] (1/2)

avatar
226 10

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 7 Bölüm 25 [ Kavurucu Kana Benzer Bir Buluşma ] (1/2)


Çevirmen : Clumsy



――Canlı, kavurucu bir ateş misali, buram buram kan kokan “kıpkırmızı” bir kızdı.

 

Bu vahşi güzellik, belediyenin bir anda savaş alanına dönen üst katındaki viran manzaraya elinde ışıl ışıl bir kılıç tutarak hükmetmişti.

 

Göz kamaştırıcı turuncu saçları, kan rengi lüks elbisesi ve dişi hatlarıyla kılıcını tutan bedeninden güç yayılıyordu.

 

Subaru: [――――]

 

Çileden çıkmış şekilde ona bakan ve kolları iki yana açık olan Subaru’nun düşünceleri karman çormandı.

 

Bir an için tüm bedenine yayılan acıyı ve nefes alma ihtiyacını unutan Subaru’nun boş zihninde kaotik bir şekilde tek bir kelime yankılanıyordu. “Neden”.

 

Neden buradaydı?

 

Neden Subaru’yu ölümden korumuştu?

 

Neden Arakiya’yla bu sakinlikle yüzleşebilmişti?

 

Neden, neden, neden, neden, neden, neden, neden, nedenini merak etmeye bir son veremiyordu.

 

Sonu gelmez sorulara boğulan Subaru’ya zamanın kendisi durmuş gibi geliyordu. Derken o “kıpkırmızı” kadın, hareketsiz Subaru’yla alay edercesine homurdanarak――

 

Priscilla: [Ne aptalca bir sima. Gözlerin asaletimle kavrulup kör falan mı oldu?]

 

Subaru: [――Ne, kafanın arkasında gözün falan mı var?]

 

Priscilla: [Saçmalık. Böyle bir şekil bozukluğum varmış gibi mi görünüyor? Aptal bir vatandaşın ifadesini yalnızca soluk alıp verişinden anlayabilirim.]

 

Evet, arkasına tek bir bakış dahi atmayan kadının―― Priscilla Barielle’in kibirli yanıtı bu şekildeydi.

 

Orada olmaması gereken kadına bakan Subaru’nunsa yalnızca soluk alıp verişinden ifadesini anlayabildiği şeklindeki abes söylemine itiraz edebilecek tek bir kelimesi dahi yoktu.

 

Sersemleyip afallamaktan ötesini yapamayan Subaru’nun önünde durumlar yavaşça gelişiyordu.

 

Priscilla: [Neyse.]                                                                     

 

Kısaca soluklanan Priscilla, şatafatlı ve kırmızı kılıcını kuşanmayı sürdürerek etrafına bakındı.

 

Ani işgalcinin yarattığı yıkımla Belediyenin bütünüyle değişmiş olduğunu gördü.

 

Yaralı Shudraq Halkı ve baygın Zikr de hesaba katılınca zar zor da olsa hareket edebilecek kişiler yalnızca Subaru, hemen arkasındaki Rem ve balkondaki Abel’den ibaretti.

 

Ve tüm bunlara sebep olan kişi de――

 

Priscilla: [――Arakiya.]

 

Arakiya: [――――]

 

Kan kırmızı gözlerini kısan Priscilla, sessizce diğer kıza odaklandı.

 

Yani bu şartlar altında sessizliğini koruyan kahverengi tenli, gümüş saçlı yarı insana―― İmparatorluğun İkinci sıradaki Birinci Sınıf Generali Arakiya’ya.

 

Onun Vollachia İmparatorluğunun en güçlü ikinci kişisi olduğu söylenmişti. Yetenekleri de bunun göstergesiydi. Priscilla’nın güçlü bir iradeyle dolup taşan gözlerini göz bağıyla örtülmeyen kırmızı sağ gözüyle aynı şekilde karşılıyordu―― Yo, aslına bakarsanız öyle yapmıyordu.

 

Arakiya: [Pren… ses…?]

 

Arakiya o ana dek dünya dışı bir varlık izlenimi verir, kendine ait sağlam bir dünyayı empoze ederken Priscilla’nın bakışları altında o dünya ansızın başına yıkılıvermişti.

 

Yerineyse yoğun bir gerginlik ve bir o kadar büyük bir neşe gelmişti.

 

Arakiya: [Prenses, Prenses, Prenses… Hk.]

 

Tehlikeli atmosfer sona ererken Arakiya, onaylamak istercesine bu kelimeyi tekrarlayıp duruyordu.

 

Anne babasını bulmuş kayıp bir çocuk ya da ablasıyla yeniden bağ kurmaya çalışan bir kardeşmişçesine güçsüzün güçlüye tutunmaya çalıştığı bir çeşit takıntıyı görmek mümkündü.

 

――Priscilla ve Arakiya arasındaki ilişki bilinmiyordu.

 

Manzara bu denli tuhafken Subaru, Priscilla’nın buraya gelme ihtiyacı duymasını anlayamıyor ve yalnızca alışılmadık bir geçmişleri olduğunu tahmin edebiliyordu.

 

Bu geçmişin, o ana dek ortamdaki en tehlikeli varlığı teşkil eden Arakiya’nın mücadele ruhunu kırdığı söylenebilirdi.

 

Arakiya: [――Hk.]

 

Elinde tuttuğu ince dalı indiren ve duygularına yenik düşen Arakiya, bir adım ilerlemeye çalıştı. Priscilla’nın göğsüne doğru atlamak üzereymiş gibi bir hali vardı.

 

Belki de kalbinde yükselen arzuya ayak uydurmak ve Priscilla’yı kucaklamak istiyordu.

 

Fakat――

 

Arakiya: [Pren–―]

 

Priscilla: [Sessiz ol.]

 

Bunu gerçek kılamadı.

 

Bir parıltı eşliğinde kısa, sert bir komut geldi. Arakiya bir adım atmak üzereykense o kırmızı parıltı çıplak ayaklarının parmaklarının yalnızca birkaç santim ötesini süpürdü, yükselen alevler daha fazla ilerlemesine mani oldu.

 

Arakiya: [――――]

 

En iyi ihtimalle bir şenlik ateşinin gücünü taşıyan alevler, ayak kemiklerine doğru ilerliyordu.

 

Ancak Arakiya’nın uzun bacaklarını engelleyecek kadar yüksek değillerdi. Rahatlıkla üzerlerinden geçebilirdi―― buna rağmen aşılamaz bir duvarla karşı karşıyaymışçasına kımıldayamıyordu.

 

İki kız karşılıklı dikilirken Priscilla, bu beklenmedik hareket karşısında gözleri irileşen Arakiya’ya soğuk bakışlar atmayı sürdürüyordu.

 

Priscilla: [Arakiya, şu anda bana yaklaşmak isteme sebebin nedir?]

 

Arakiya: [Ne…?]

 

Priscilla: [Buluşmamızın bana seni kollarıma alacak kadar heyecan verdiğine mi inanıyorsun? Eğer öyleyse iyimserliğine hayret etmemek elde değil.]

 

Priscilla’nın küçümseme ve tiksinti içeren kelimeleri Arakiya’nın yaklaşmasına tam anlamıyla mani oluyordu.

 

Arakiya, aralarında bir mesafe olduğunu anlamış olmalıydı. Gözleri şaşkınlıkla titreşiyor, Priscilla’nın sözlerine verilecek en iyi yanıtı bulmak için çaresizce çabalıyordu.

 

Ama――

 

Arakiya: [P-Prisca-sama…]

 

Priscilla: [Prisca öldü. ――Onca zaman sonra, edindiğin pozisyona rağmen hiç mi değişmedin?]

 

Arakiya: [――Hk.]

 

Priscilla: [Ne sıkıcı. Yurdumun topraklarına attığım son bakışın üzerinden çok zaman geçti ama bu kadar ufalmışken herhangi bir şey hissetmek zor.]

 

Priscilla, yoğun bir hayal kırıklığına uğradığı gerçeğini göz ardı edemiyordu.

 

Dürüst olmak gerekirse Subaru, Priscilla’nın pozisyonunu, onun aklından geçenleri tahmin etmeye başlayacak kadar bile bilemiyor, anlayamıyordu. Buna rağmen kalpsiz sözcüklerinin Arakiya’yı iliklerine dek sarstığını, canını yaktığını görüyordu.

 

Onda derin bir yara açılıyordu. Önemli bir bağ taşıdığı biri tarafından saygısızlığa uğruyordu.

 

Hayal kırıklığı olarak bellenen Arakiya’nın gözleri yaşarıyordu. Bu sözlü yaralar karşısında kolaylıkla sinebilirdi; ama bocalamak yerine açıktaki kırmızı gözünden hiddetli bir bakış yansıyordu.

 

Yo, o bakışlar öfke değil, kararlılık ve azim ışıltıları taşıyordu.

 

Arakiya: […Acı verici olsa da prensesin hakkımda ne düşündüğü umurumda değil. Ben kararımı verdim.]

 

Priscilla: [――. Ho, demek kararını verdin, öyle mi? Yeniden ilgimi çekebilir misin öyleyse? Ne kararı aldığını anlatmaya çalış bakalım.]

 

Priscilla, Arakiya’nın sessiz söylemine istemli ya da istemsiz, kışkırtıcı bir karşılık verdi. Arakiya’ysa kafasını kaldırıp “Yapacağım!” diye bağırdı.

 

Bir yandan da ince dizlerini bükerek,

 

Arakiya: [Prensesin hakkı olan yeri geri almasını sağlayacağım! İmparatorluktaki yerini! Ve bunun için de…]

 

Arakiya’nın bu çıkışının hedefi, onu kısmen dinleyen Priscila değildi.

 

Açıktaki tek gözü Priscilla’nın üzerinden ayrılmış, tüm bu olaylar süregelirken balkonda kalmayı sürdüren Abel’e çevrilmişti. Değişen duygularının hedefi o olmuştu.

 

Arakiya: [Sen bir yalancısın, Ekselansları, bu yüzden de senin―― Tch!]

 

Deyip gözleri coşkulu bir öfkeyle ışıldarken ince bedeni havaya sıçradı. Ve kendisiyle Priscilla arasındaki alev bariyerini hiçe sayıp öne atılarak doğruca balkondaki Abel’i hedefledi.

 

Sıçrayışındaki güç olağanüstüydü. Bununla birlikte İmparatorluğun en güçlü ikinci kişisi olarak tanımlanmışken pek de şaşırtıcı değildi.

 

Ortadaki asıl sorun, Priscilla haricinde Arakiya’yı durdurabilecek hiç kimsenin olmayışıydı.

 

Subaru: [Kahretsin, bu gidişle Abel…! Priscilla!]

 

Priscilla: [Bu kadar yaygara çıkartma. Neden birbirimize bu kadar aşinaymışız gibi davranıyorsun, seni aptal vatandaş? Kimden izin aldın da bana ismimle sesleniyorsun?]

 

Subaru: [Şimdi bunun zamanı değ…]

 

Priscilla: [――Sana yaygara çıkartmayı kes dedim.]

 

Deyip tek elindeki şatafatlı kılıcı indirerek Subaru’nun ricasını kulak ardı etti.

 

Priscilla’nın sıradaki eylemini tahmin edilemez kılan bu tehdidi sonrasındaysa Arakiya’nın bedeni bir ok gibi atılarak nefessiz kalan Subaru’nun gözlerinin önünde Abel’e yaklaştı.

 

Abel: [――――]

 

Yarı yarıya yıkık balkonun tırabzanlarına yaslanan Abel’in alnından kanlar akıyordu.

 

Priscilla’nın ani belirişi karşısında herhangi bir telaş belirtisi vermemişti ve Arakiya’yı duygu yüklü kara gözleriyle izlemeye devam ediyordu.

 

Pek de becerikli bir savaşçı olmadığı bilinen bir gerçekti. Elbette ki yaralanmamış tek kolunda İmparatorluğun en güçlü bireylerinden birini indirecek gücü taşımıyordu. Dolayısıyla Subaru, onun çaresizliğe kapılmayı reddetme sebebini anlamıyordu.

 

Bunu anlamasa da――

 

Subaru: [Abel――!!]

 

Nafile olduğunu bile bile ona doğru atılmaya çalıştı. Fakat bacakları daha ilk adımda gücünü yitirdi. Ve dizlerinin üzerine yığılıp kalan Subaru’nun Arakiya’nın Abel’e yaklaştığı esnada yapabildiği tek şey ona seslenmek oldu.

 

――Bir an sonraysa Subaru’nun idrak edebileceğinin ötesinde bir olaylar silsilesi meydana geldi.

 

Abel: [――――]

 

Abel, gözünü yaklaşmakta olan Arakiya’nın üzerinden ayırmadan ayağını balkon zeminine sertçe geçirdi. Hemen sonrasında da kısmen yıkık binaya çatlaklar yayıldı ve Abel’in ayağını bastığı nokta anında çökmeye başladı.

 

Doğal olarak o noktadaki Abel de çaresizce düşecekti―― hiç değilse Subaru’nun düşündüğü şey buydu ama yaşanan bu olmadı.

 

Abel’in bedeni havada asılı kalmayı sürdürüyordu. Çünkü uzattığı sağ eliyle en üst kattan asılan perdeyi yakalamıştı.

 

Abel elinin altında tırabzanlara yasladığı gizli bir koz tutuyordu ve bunu kullanarak bile isteye ayak bastığı yeri çökertmişti.

 

Belki de karşısında önemsiz bir düşman olsaydı bu stratejiyle onun yıkıma kapılmasına ve bir anda aşağıya düşmesine yol açabilirdi.

 

Ama rakibi Dokuz Kutsal Generalden biriydi. Üstelik içlerinde ikinci sıradaydı.

 

Arakiya: [Ne eğlenceli...!]

 

Sarkaç gibi sallanan Abel kıymetli canını perdeye emanet ederken Arakiya, dişlerini sıkıyordu.

 

Sıçrayışı sonrasında iniş yapacağı noktayı yitirmiş olsa da kuvveti yalnızca gelişmiş fiziksel kabiliyetlerinden değil, insanüstü güçlerinden de geliyordu.

 

Bacakları kor gibi parlayıp titreşirken dizlerinden aşağısı alevlere dönüştü ve bacaklarında jetler olan bir füze misali havada büküldü.

 

Evet, Mizelda’yı yakan alevler, sıradan askerleri havalandıran kuvvetli hortum, yıkılmakta olan sütunu destekleyen kaba sanat, Rem’i silahsız bırakan rüzgar derken şimdi de kendi bedeninin bir kısmını alevlere dönüştürmüştü.

 

Tüm bu geçmiş olaylar, Arakiya’nın güçlerinin ne denli çok yönlü olduğunu acı verici şekilde anlamalarına yol açıyordu.  

 

Arakiya: [Ekselansları, artık ölme zamanı――!]

 

Bu gidişle meçhul güçte bir dal, Abel’e çarpacaktı. Perdeden sarkan Abel, pozisyonunu koruyamıyor, dönüp duruyordu.

 

Dal ona saplanacak mı, yoksa bir büyü mü salacak ya da doğaüstü etkili yeni bir şey mi yaratacak kısmı belirsizdi.  ――Evet belirsizdi ama ne yaparsa yapsın Abel’in paramparça olacağı kesindi.

 

Ve bu kesinlik, Subaru’nun kara gözlerinin sabırsızlık ve telaşla kısılmasına yol açıyordu.

 

Buna rağmen――

 

???: [――Oh kahretsin, kardeşim. Az önce sesini duyuncaya dek sen olduğunu fark etmemişim bile.]

 

Derken bir figür, şeytani Arakiya’yla asılı kalmış Abel’in arasına girdi.

 

Yere düşmüş olan Rem’in yanından, Arakiya’nın yakaladığı sütunun üzerinden koşturup onun elinde tuttuğu dalı hedefleyerek yan tarafa doğru saldırdı. Geniş Mavi Ejder Kılıcının darbesi dal tarafından engellendi ve Arakiya’nın bileğini çevirişiyle savruldu ama sonucunda doğan momentum, Arakiya’nın da geri uçmasına yol açtı.

 

Sürpriz saldırısı kolaylıkla savuşturulan kişiyse bir “Daaah!” sesiyle birlikte ayağını öfkeyle yere geçirdi.

 

???: [Kahretsin, kolum acıdı ya! Her şeyini veren birinin saldırısını öyle rahatlıkla savuşturmasana, insanın moralini bozuyorsun.]

 

Sızlanışı ve acıyan kolunu sallayışıyla da bu kaotik olaylar silsilesi son buldu. Elbette ki bu kişi de Subaru’nun görmeyi bekleyeceği kişiler arasında yoktu.

 

Simsiyah bir miğfer takmış, belden aşağısınaysa haydutvari kıyafetler giyinmiş bir adamdı. Bir haydut veya hırsız gibi görünen bu adamı tanınır kılansa sol kolunun yokluğuyla sağ kolunda tuttuğu Mavi Ejder Kılıcıydı.

 

Evet, Subaru’nun tanıdığı bir adamdı. Hatta Priscilla’yı burada görünce aklına gelecek ilk kişi olmalıydı.

 

O kişi――

 

Subaru: [――Al?]

 

#Eveet, Priscilla’yla birlikte Al da sahneye giriş yaptı. Al benim en merak ettiğim karakterlerden biri, onunla ilgili öğrenmemiz gereken çok şey var diye düşünüyorum ama bunu ne zaman yapacağımız meçhul. Bu arada Priscilla’nın bir prenses olduğunu biliyor muyduk? Şahsen ben detaylı bir araştırma yaparak her şeyi öğrendim ama bundan önce ona dair neler biliyorduk kısmını hatırlamıyorum :D En azından bu noktadan sonra her ikisi hakkında da yeni şeyler öğrenebiliriz ve heyecanlı olaylar yaşayabiliriz diye düşünüyorum. Hadi bir sonraki bölümde görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 32577 Üye Sayısı
  • 333 Seri Sayısı
  • 43281 Bölüm Sayısı


creator
manga tr