Sabahın ilk ışıkları, Demir Dağları'nın eteklerindeki küçük liman kasabasını altın rengine boyuyordu. “Üç Yol” Birliği, Maden Şehri'nden ayrılalı üç gün olmuştu. Dağları geride bırakmış, ovaları geçmiş, sonunda Büyük Deniz'in kıyısına ulaşmışlardı.
Leon, dalgaların kıyıya vuruşunu izliyordu. Ormanın hışırtısına, dağların gürlemesine alışmıştı. Ama denizin sesi bambaşkaydı. Sürekli, düzensiz, tahmin edilemez. Sanki deniz, ona kendi dilinde bir şeyler fısıldıyordu. Ama henüz anlayamıyordu.
“Büyük Deniz,” dedi Mia yanına gelerek. Elinde, Demir Ustası'nın verdiği küre vardı. Kürenin içinde, yeni bir dizi dönüyordu. “Kitaplarda okumuştum. Bu deniz, Büyük Bin Dünya'nın üçte birini kaplar. İçinde binlerce ada vardır. Kimisi cennet gibidir, kimisi cehennem.”
Kael, midesini tutarak yanlarına geldi. Yüzü, garip bir renk almıştı. “Gemiye ne zaman bineceğiz?”
“Bir saat sonra,” dedi Leon. “Neden sordun?”
Kael'in yüzü iyice soldu. “Hiç. Merak ettim sadece.”
Lily, gülerek arkasından yetişti. “Kael gemilerden korkuyor! Dün gece rüyasında fırtınada battığını görmüş.”
“Korkmuyorum!” dedi Kael sertçe. Ama sesi, normalden biraz daha tiz çıkmıştı. “Sadece... suyla aram pek iyi değil.”
Leon, arkadaşına baktı. Dağ Devi'nin sınavında bile geri adım atmayan Kael, şimdi bir gemi yüzünden tir tir titriyordu. “Endişelenme,” dedi. “Gemi sağlam. Kaptan da tecrübeli.”
“Ne kadar tecrübeli?” diye sordu Kael endişeyle.
Tam o sırada, limandan korkunç bir gürültü geldi. Herkes döndü. İskelede, dev bir gemi duruyordu. Ama gemi, normal bir gemi değildi. Güvertesinde, kocaman bir örs vardı. Direkleri, demir borulardan yapılmıştı. Yelkenleri ise, paslı demir levhalardı.
“Bu mu gemi?” dedi Kael, sesi çatallanmıştı.
Geminin kaptanı, iskeleden atladı. Kısa boylu, geniş omuzlu, kızıl saçlı bir adamdı. Elinde, dev bir çekiç vardı. Üzerinde, demirci önlüğü vardı.
“Demirci Kaptan Durin!” diye bağırdı adam. “Maden Şehri'nin en iyi gemi ustası! Bu gemi, benim eserim! ‘Demir Balığı’ adını verdim. Batmaz, yanmaz, paslanmaz!”
Kael, gemiye baktı. “Batmaz mı?”
“Bin yıldır bu denizdeyim,” dedi Durin göğsünü gere gere. “Bir kere bile batmadım.”
“Kaç kere sefere çıktınız?” diye sordu Lily.
Durin'in yüzünde bir an tereddüt geçti. “Bu... ilk seferim. Ama gemiyi yapmak bin yıl sürdü! Sayılır mı?”
Kael'in yüzü, iyice yeşile döndü.
---
Gemiye binmek, sanıldığından çok daha zor oldu. ‘Demir Balığı’, tamamen demirden yapılmıştı. Merdivenleri yoktu. İçeri girmek için, Durin'in açtığı küçük bir kapıdan tırmanmak gerekiyordu.
Kael, kapıya tırmanırken elleri titriyordu. “Bu gemi neden demirden?”
“Dayanıklı olsun diye!” dedi Durin neşeyle. “Ahşap gemiler, fırtınada kırılır. Ama demir, hiç kırılmaz!”
“Ya batarsa?” diye sordu Kael.
“Demir batmaz!” dedi Durin. Sonra duraksadı. “Ya da batar. Deneyip göreceğiz.”
Leon, güvertede durdu. Ayaklarının altındaki demir, soğuk ve sağlamdı. Ama denizin hareketi, gemiyi hafifçe sallıyordu. Karada olmaya alışkın bedeni, bu hareketi hemen hissetti.
“Herkes hazır mı?” diye sordu Durin.
“Hazır!” dedi Leon.
“Hazır değilim!” diye bağırdı Kael.
Ama gemi, çoktan hareket etmeye başlamıştı.
---
Denize açılmalarının üzerinden henüz bir saat geçmişti ki, Kael'in asıl sorunu baş gösterdi.
Geminin korkuluğuna eğilmiş, dalgalara karşı konuşuyordu. “Sakin ol,” diyordu dalgalara. “Ben savaşçıyım. Dağ Devi'ni yendim. Demir Örümcekleri kestim. Sizden mi korkacağım?”
Dalgalar cevap vermedi. Ama gemi, biraz daha sallandı.
Kael, midesini tutarak yere çömeldi. “Tamam,” dedi. “Biraz korkuyorum.”
Lily, yanına geldi. Elinde, küçük bir tas vardı. “İç,” dedi. “Mia hazırladı. Deniz tutmasına iyi geliyormuş.”
Kael, tası aldı. Bir yudum içti. Yüzü, buruştu. “Bu ne?”
“Zencefil, nane ve biraz da Ruhsal Enerji,” dedi Mia arkasından yetişerek. “Demirci Kaptan'ın tarifi. Yıllarca denizde çalışan demirciler kullanırmış.”
Kael, tası bir dikişte bitirdi. Bir an sessiz kaldı. Sonra, “Daha kötü oldu,” dedi ve tekrar korkuluğa koştu.
Leon, geminin pruvasında duruyordu. Gözleri, ufukta kaybolan denize dikilmişti. Ormanın sesi, artık çok uzaktaydı. Dağların gürlemesi ise tamamen kesilmişti. Sadece denizin fısıltısı vardı. Sürekli, düzensiz, tahmin edilemez.
“Deniz,” dedi kendi kendine. “Sen de tıpkı orman gibi, tıpkı dağlar gibi konuşuyorsun. Ama henüz dilini anlamıyorum.”
Avucundaki mühür, hafifçe titredi. Sanki denizin sesini duymaya çalışıyor gibiydi.
---
Öğleden sonra, gemi aniden yavaşladı. Durin, dümenin başında, yüzü gerilmişti.
“Bir sorun mu var?” diye sordu Leon.
Durin, suya işaret etti. “Balıklar.”
Leon, suya baktı. Deniz, normalden farklıydı. Sular, koyu mavi değil, parlak gümüş rengindeydi. Ve suyun altında, binlerce ışık dönüyordu.
“Işık Balıkları,” dedi Mia heyecanla. “Kitaplarda okumuştum. Çok nadir görülürler. Ruhsal Enerjiyle beslenirler. Ve sürüler halinde gezerler.”
Kael, korkuluğa tutunarak suya baktı. Yüzü hâlâ yeşildi, ama merakı ağır basmıştı. “Ne yapıyorlar?”
“Geminin etrafında dönüyorlar,” dedi Durin. “Yolumuzu kesiyorlar.”
Leon, suya baktı. Işıklar, gerçekten de geminin etrafında dönüyor, adeta bir duvar oluşturuyordu. Ama o duvarın içinde, bir geçit vardı. Sanki balıklar, onlara bir yol gösteriyordu.
“O yöne git,” dedi Leon, geçidi işaret ederek.
Durin tereddüt etti. “Ama orası... Fırtına Adaları'nın tersi.”
“Yine de git,” dedi Leon. “Bizi çağırıyorlar.”
Durin, dümeni kırdı. Gemi, geçide girdi. Işık Balıkları, iki yana çekildi, adeta bir koridor oluşturdu. Geminin etrafında dönmeye devam ediyor, ama artık yol vermişlerdi.
Bir saat sonra, önlerinde küçük bir ada belirdi. Ada o kadar küçüktü ki, üzerinde sadece bir ağaç vardı. Dev bir ağaç. Tıpkı Kadim Orman'daki gibi.
“Bu...” dedi Mia şaşkınlıkla. “Bu ağaç, Kadim Orman'dakilere benziyor.”
Leon, ağacı gördüğünde, avucundaki mühür parladı. Işık, tüm adayı aydınlattı.
“Ormanın sesi,” dedi. “Burada da var. Denizin ortasında.”
---
Gemi, adanın kıyısına yanaştı. Leon, tek başına karaya çıktı. Ağacın önünde durdu. Ellerini, kabuğun üzerine koydu. Tıpkı Kadim Orman'da yaptığı gibi.
Ağaç, hemen cevap verdi. Ses, zayıftı. Uzaktı. Ama tanıdıktı.
“Beklenen... Denize de geldin...”
“Deniz,” dedi Leon, “benimle konuşuyor mu?”
“Deniz, tıpkı orman gibi, tıpkı dağlar gibi canlıdır. Ama onun dili, daha derindir. Daha eskidir. Onu duymak için, önce kendi içindeki fırtınayı dinlemelisin.”
Leon, gözlerini kapadı. Kendi içindeki sesi dinledi. Ormanın hışırtısı, dağların gürlemesi, yeraltının uğultusu... Hepsi hâlâ oradaydı. Ama içlerinde, yeni bir ses vardı. Dalgaların vuruşu, rüzgârın uğultusu, fırtınanın çığlığı.
“Denizin sesi,” diye fısıldadı.
Ağaç, son bir kez konuştu. “Fırtına Adaları'na vardığında, gerçek sınav başlayacak. Ama önce, gemindeki savaşçıyı kurtar. Deniz, onu çağırıyor.”
Leon, gözlerini açtı. Gemide, Kael hâlâ korkuluğa eğilmiş, dalgalarla konuşuyordu.
---
Gemiye döndüğünde, Kael'in durumu daha da kötüleşmişti. Artık ayakta duracak hali yoktu. Güvertede yatıyor, gözleri kapalı, mırıldanıyordu.
“Deniz beni çağırıyor,” diyordu. “Dibine inin diyor. Ama ben inmek istemiyorum.”
Leon, yanına çömeldi. “Kael, beni duyabiliyor musun?”
Kael, gözlerini açtı. Gözleri, garip bir renk almıştı. Mavi. Denizin mavisi. “Leon, suyun altında bir şey var. Büyük bir şey. Bana sesleniyor.”
Leon, denize baktı. Sular, hâlâ gümüş renginde parlıyordu. Ama artık sadece Işık Balıkları değil, başka bir şey vardı. Derinlerden gelen bir ışık.
“Suyun altına inmeliyim,” dedi Kael. “Beni çağırıyor.”
“Kael, senin deniz tutman var,” dedi Lily endişeyle. “Suya girersen...”
“Girmeliyim,” dedi Kael. Sesinde, yeni bir kararlılık vardı. Deniz tutması, birdenbire kaybolmuş gibiydi. “Bu, bir sınav. Tıpkı ormandaki gibi. Tıpkı dağlardaki gibi.”
Leon, arkadaşına baktı. Gözlerindeki mavi ışık, gitgide parlıyordu. “Deniz, seni seçti.”
Kael, ayağa kalktı. Yüzü, artık yeşil değildi. Beyazdı. Ama korkudan değil, kararlılıktandı. “İniyorum.”
---
Kael, suya atladığında, herkes nefesini tuttu. Ama korktukları gibi olmadı. Kael, batmadı. Suyun üzerinde duruyordu. Ayaklarının altında, gümüş ışıklar dönüyordu. Işık Balıkları, ona bir yol oluşturmuştu.
“Kael!” diye bağırdı Lily.
Kael, arkasına döndü. Gözleri, artık tamamen maviydi. Ama içinde, eski Kael'in ışığı hâlâ parlıyordu. “Döneceğim. Söz veriyorum.”
Sonra, suya daldı.
Işık Balıkları, onun peşinden gitti. Deniz, yeniden koyu maviye döndü.
Güvertede, herkes sessizdi. Durin, şapkasını çıkardı. “Demirci Kaptan olarak bin yıldır bu denizdeyim. Böyle bir şey görmedim.”
Leon, denize baktı. Avucundaki mühür, titriyordu. “Bekleyeceğiz.”
---
Saatler geçti. Güneş, batmaya başladı. Deniz, altın rengine büründü. Ama Kael, hâlâ dönmemişti.
“Çok oldu,” dedi Lily endişeyle. “Başına bir şey geldi.”
Leon, gözlerini kapadı. Denizin sesini dinledi. Dalgaların vuruşu, rüzgârın uğultusu, suyun altındaki sessizlik... Ve o sessizliğin içinde, bir ses.
Vuruş. Vuruş. Vuruş.
Demir Ustası'nın çekicinin sesi. Ama bu sefer, suyun altından geliyordu.
Leon, gözlerini açtı. “Geliyor.”
Suyun yüzeyi, hareketlenmeye başladı. Önce küçük dalgalar, sonra büyük dalgalar. Sonra, su yarıldı. İçinden, Kael çıktı.
Ama Kael, eskisinden çok farklıydı. Üzerinde, gümüş bir zırh vardı. Zırh, su gibi akıyor, ışık gibi parlıyordu. Elinde, yeni bir mızrak vardı. Mızrağın ucunda, mavi bir ışık dönüyordu. Gözleri, artık mavi değildi. Ama içinde, denizin derinliği vardı.
“Kael!” diye bağırdı Lily.
Kael, suyun üzerinde yürüyerek gemiye geldi. Herkes, şaşkınlıkla onu izliyordu.
“Deniz,” dedi Kael, “bana bir hediye verdi. Ama aynı zamanda bir sınav da verdi. Fırtına Adaları'nda, onu geçeceğim.”
Leon, arkadaşına baktı. “Nasıl hissettiriyor?”
Kael, mızrağına baktı. “Derin. Çok derin. Ama aynı zamanda, özgür. Sanki tüm deniz, benimle konuşuyor.”
Leon gülümsedi. “İşte bu, denizin sesi.”
---
Gece, gemi yeniden yola koyuldu. Kael, artık deniz tutmuyordu. Güvertede duruyor, mızrağını izliyordu. Ucundaki mavi ışık, denizin dalgalarıyla birlikte dans ediyordu.
Leon, yanına geldi. “Deniz sana ne dedi?”
Kael, bir an düşündü. “Fırtına Adaları'nda, büyük bir sınav var. Sadece benim için değil, hepimiz için. Deniz, bizi oraya çağırıyor.”
Leon, ufka baktı. Uzakta, bulutlar toplanıyor, yıldırımlar çakıyordu. Fırtına Adaları.
“Yarın varacağız,” dedi Leon. “Orada, denizin gücünü öğreneceğiz. Tıpkı ormanı, tıpkı dağları öğrendiğimiz gibi.”
Kael, mızrağını kaldırdı. Mavi ışık, gökyüzüne yükseldi. “Hazırım.”
Leon, yeşim taşını çıkardı. Gözlerini kapadı. Taşın üzerinde, yüz elli beş Mühür parlıyordu.
Gözlerini açtı. “Yüz elli beş Mühür. Fırtına Adaları'nda, yüz altmış Mühür'e ulaşacağım. Ve Üç Yol Dizisi, dördüncü sıraya yükselecek.”
Taşı sıkıca tuttu. “Çünkü ormanın sesini duydum. Dağların sınavını geçtim. Yeraltının karanlığına indim. Denizin fırtınasına vurdum. Şimdi, adaların gizemini çözeceğim.”
Gökyüzüne baktı. Yıldızlar, her zamanki gibi parlaktı. Ama Leon artık onları farklı görüyordu. Her yıldız, bir adaydı. Her takımyıldız, bir fırtınaydı. Ve tüm gökyüzü, onun geçeceği sonsuz denizdi.
O gece, Büyük Deniz'in ortasında, rüzgâr esti. İçinde, artık sadece bir fısıltı değil, net bir ses vardı: “Üç Yol” Birliği'nin denize açılışının ilanı. Ve o ses, tüm Büyük Bin Dünya'ya yayılacaktı.
---
Bölüm Sonu
Epik Novel © 2017 | Tüm hakları saklıdır..
