Bölüm 27: Kayıp Ada

avatar
29 0

Üç yolun efendisi - Bölüm 27: Kayıp Ada


Fırtına Tanrısı’nın ayrılışının ardından, “Demir Balığı” yelkenlerini sonuna kadar açmış, kuzeydeki ışığa doğru ilerliyordu. Ama deniz, artık sakin değildi. Dalgalar, garip bir düzensizlikle hareket ediyor, rüzgâr sürekli yön değiştiriyor, gökyüzü bir an aydınlık bir an karanlık oluyordu.


“Bu normal değil,” dedi Durin, dümeni sıkıca tutarak. “Bin yıldır bu denizdeyim. Böyle akıntı görmedim. Sanki deniz, bizi bir yere çekiyor.”


Leon, pruvada duruyordu. Avucundaki mühür, dört renkle parlıyordu: mavi, kırmızı, altın ve artık gümüş. Denizin sesi, gitgide yükseliyor, dalgaların vuruşu gitgide hızlanıyordu. Ama bu sesin içinde, başka bir şey vardı. Uzak, zayıf, ama ısrarcı bir çağrı.


“Deniz,” dedi Leon, “bizi bir yere çağırıyor. O çağrıya direnmemeliyiz.”


“Ama nereye?” diye sordu Mia endişeyle. Demir küresinin içindeki diziler hızla dönüyor, bir türlü karar vermiyordu. “Haritada bu bölgede hiçbir ada yok. Yüzlerce yıldır kimse buraya girmemiş.”


Kael, mızrağını kaldırdı. Ucundaki mavi ışık, daha önce hiç olmadığı kadar parlıyordu. “Oraya,” dedi, kuzeydoğuyu işaret ederek. “Deniz bana yol gösteriyor. Orada bir ada var. Ama haritalarda yok.”


Durin, tereddütle dümeni kırdı. Gemi, yön değiştirdi. Dalgalar, birdenbire daha da hızlandı. Sanki deniz, onları bekliyormuş gibiydi.


---


Saatler geçti. Güneş, batmaya başladı. Deniz, altın renginden koyu mora döndü. Ve ufukta, bir şey belirdi.


Bir ada. Ama sıradan bir ada değildi.


Ada, denizin ortasında yükseliyordu. Etrafı, devasa kayalıklarla çevriliydi. Kayalıkların üzerinde, binlerce yıllık dalgaların oyduğu mağaralar vardı. İçlerinden, zayıf bir ışık sızıyordu. Mor, mavi, yeşil... Denizin tüm renkleri.


Adanın üzerinde ise, orman vardı. Ama Kadim Orman’dan farklıydı. Ağaçlar, deniz yosunu gibi dalgalanıyor, yaprakları su damlaları gibi parlıyordu. Dallarında, binlerce kuş değil, binlerce ışık dans ediyordu.


“Bu ada...” dedi Mia, sesi titreyerek. “Kitaplarda yok. Hiçbir haritada yok. Sanki... sanki zamanın dışında kalmış.”


“Kayıp Ada,” dedi Kael. Mızrağının ışığı, adayla birlikte parlıyordu. “Deniz, bana onun adını fısıldadı. Burası, denizin en eski çocuğu. Fırtına Tanrısı’nın doğduğu yer.”


Leon, adaya baktı. Avucundaki mühür, daha önce hiç olmadığı kadar hızlı dönüyordu. İçinde, dört renk birbirine karışıyor, yeni bir renk oluşturuyordu. Beyaz. Saf, parlak, kamaştırıcı bir beyaz.


“Oraya çıkacağız,” dedi Leon.


---


Kayalıkların arasından geçmek, sanıldığından çok daha zor oldu. Durin, gemiyi bir yılana benzeterek, kayaların arasında kıvırtarak ilerletiyordu. Her an, bir kaya parçası gemiye çarpacak gibi oluyordu. Ama her seferinde, son anda, dalgalar gemiyi başka bir yöne itiyordu.


“Deniz,” dedi Kael, “bize yardım ediyor. Kayalıkları bizden koruyor.”


Sonunda, küçük bir koy buldular. Koy o kadar sakindi ki, suyun yüzeyi ayna gibiydi. İçinde, yıldızlar yansıyordu. Ama gökyüzünde henüz yıldızlar çıkmamıştı.


“Bu su,” dedi Lily, elini suya daldırarak, “canlı. İçinde Ruhsal Enerji var. Çok yoğun. Ama farklı. Denizdekinden farklı.”


Mia, küreyi suya tuttu. Kürenin içindeki diziler, aniden hızlandı. “Bu su, Kadim Orman’daki ağaçların özüne benziyor. Ama aynı değil. Daha eski. Daha derin.”


Leon, karaya çıktı. Ayakları, yosunla kaplı taşlara bastı. Yosun, yumuşak ve serindi. Ama üzerinde yürürken, sanki bulutların üzerinde yürüyormuş gibi hafiflik hissetti.


“Garip,” dedi. “Bu ada, yerçekimini değiştiriyor. Her şey daha hafif.”


Kael, yanına geldi. Mızrağının ışığı, adanın içlerine doğru bir yol gösteriyordu. “Oraya gitmeliyiz. Adanın kalbine. Orada, bizi bekleyen bir şey var.”


---


Birlik, adanın içine doğru ilerlemeye başladı. Orman, Kadim Orman’a benziyordu, ama aynı zamanda çok farklıydı. Ağaçlar, suyun içinde büyümüş gibi dalgalanıyor, yaprakları rüzgârda değil, suda sallanıyor gibiydi. Dallarında, meyveler vardı. Ama meyveler, su damlaları gibi parlıyor, içlerinde minik denizler dönüyordu.


“Bunlar,” dedi Mia, bir meyveye dokunarak, “Deniz İncileri. Efsanelerde geçer. İçinde, denizin hafızası saklıdır. Onu yiyen, denizin geçmişini görebilir.”


Leon, bir meyve kopardı. Avucunda, sıcacıktı. İçinde, minik dalgalar dönüyor, rüzgârlar esiyor, fırtınalar kopuyordu.


“Denizin hafızası,” diye mırıldandı.


Meyveyi yedi.


Anında, gözlerinin önünde binlerce yıl geçti. Denizin doğuşunu gördü. Fırtına Tanrısı’nın ilk uyanışını gördü. Kayıp Ada’nın suyun altından yükselişini gördü. Ve en sonunda, bir şey gördü. Bir gemi. Kadim bir gemi. Adanın kıyısına vurmuş, yarısı kuma gömülmüş.


Leon, gözlerini açtı. “Bu adada, başka bir gemi var. Çok eski. Binlerce yıllık.”


Durin, şaşkınlıkla sordu: “Gemi mi? Kimden?”


“Bilmiyorum,” dedi Leon. “Ama onu bulmalıyız.”


---


Ormanın derinliklerinde, gerçekten de bir gemi vardı. Ama gemi, sıradan bir gemi değildi. Gövdesi, altından yapılmış gibi parlıyordu. Yelkenleri, ipekten dokunmuş, üzerinde yıldızlar işlenmişti. Direkleri, fildişi gibi bembeyazdı. Ama en dikkat çekici olan, geminin yarısının kuma gömülü olmasına rağmen, hiç yıpranmamış olmasıydı. Sanki zaman, bu gemiye dokunmamıştı.


“Bu gemi...” dedi Mia, küreyi tutan elleri titreyerek. “Bu, Kayıp Gemi. Efsanelerde, Büyük Hükümdar’ın denizleri aşmak için kullandığı gemi. Ama onunla birlikte kaybolduğu söylenir.”


Leon, gemiye yaklaştı. Gövdesinde, bir mühür vardı. Üç daire, iç içe. Ama onun mühründen farklıydı. Daha büyük, daha eski, daha güçlü.


“Büyük Hükümdar,” diye fısıldadı Leon. “Bu onun gemisi.”


Avucundaki mührü, gemideki mührün üzerine koydu. Işık, parladı. İki mühür, birbirini tanıdı. Ve gemi, aniden canlandı. Yelkenleri, rüzgârla doldu. Direkleri, gökyüzüne uzandı. Gövdesi, kumdan kurtuldu, denize doğru kaymaya başladı.


“Dur!” diye bağırdı Durin. “Gemi kaçıyor!”


Ama Leon, gemiye atladı. “Gelmiyor! Bizi çağırıyor!”


---


Gemi, denize açıldı. İçinde, Leon, Kael, Lily ve Mia vardı. Durin ve diğerleri, “Demir Balığı”nda kalmıştı. Gemi, rüzgârsız bir havada, yelkenleri bomboş, nasıl ilerliyordu, kimse anlamıyordu. Ama ilerliyordu. Adanın kalbine doğru.


“Bu gemi,” dedi Mia, “Ruhsal Enerjiyle çalışıyor. Büyük Hükümdar, onu kendi iradesiyle hareket ettiriyormuş. Ama o gideli binlerce yıl oldu. Gemi, hâlâ onun iradesini taşıyor.”


Leon, geminin pruvasında durdu. Gözlerini kapadı. Büyük Hükümdar’ın iradesini hissetmeye çalıştı. Güçlü, kararlı, sarsılmaz. Ama aynı zamanda, derin bir yalnızlık vardı içinde.


“Yalnızdı,” dedi Leon. “Üç yolda yürüdü, ama yalnızdı. Kimse onu anlamadı. Kimse onunla gelemedi. O yüzden, bu gemiyi bıraktı. Beklenenin gelmesi için.”


Kael, yanına geldi. “Sen yalnız değilsin. Biz varız.”


Leon, arkadaşına baktı. Gülümsedi. “Biliyorum.”


---


Gemi, adanın kalbinde durdu. Burası, dev bir mağaraydı. Mağaranın tavanı, o kadar yüksekti ki, içinde yıldızlar vardı. Ama gerçek yıldızlar mıydı, yoksa denizin yansıması mıydı, kimse bilemiyordu.


Mağaranın ortasında, bir havuz vardı. Havuzun suyu, gümüş gibi parlıyordu. İçinde, bir şey yatıyordu. Bir taş. Siyah, pürüzsüz, yuvarlak. Ama içinde, derin bir ışık parlıyordu. Denizin tüm renkleri.


“Denizin Kalbi,” dedi Kael. Mızrağının ışığı, taşla birlikte parlıyordu. “Fırtına Tanrısı’nın gücünün kaynağı. Ama o, bu taşı bırakmış. Bize bırakmış.”


Leon, havuzun kenarına gitti. Taşı çıkarmak için uzanırken, su birdenbire hareketlendi. İçinden, bir figür yükseldi. Bir kadın. Saçları, deniz yosunu gibi dalgalanıyor, gözlerinde dalgalar dönüyor, teninde mercanlar parlıyordu.


“Denizin Ruhu,” dedi Mia.


Kadın, Leon’a baktı. “Beklenen. Üç yolda yürüyen. Ama dördüncü yolu da bulmalısın. Gökyüzü.”


Leon başını eğdi. “Nasıl?”


“Gökyüzü Krallığı’na git,” dedi kadın. “Orada, rüzgârın efendisi seni bekliyor. Ama önce, bu taşı al. İçinde, denizin tüm gücü var. Onu kullanmayı öğren.”


Leon, taşı aldı. Ağır, soğuktu. Ama içinde, sıcak bir ışık vardı. Denizin tüm sıcaklığı.


“Teşekkür ederim,” dedi.


Kadın gülümsedi. “Asıl ben teşekkür ederim. Binlerce yıl bekledim. Beklenen geldi. Artık huzura kavuşabilirim.”


Figürü, yavaşça dağılmaya başladı. Suya karıştı, havaya karıştı, ışığa karıştı. Sadece sesi kaldı. Dalgaların vuruşu, rüzgârın uğultusu, yağmurun şıpırtısı.


“Gökyüzü Krallığı’na git. Orada, rüzgârın efendisi seni bekliyor. Ve unutma: Deniz, asla yalan söylemez. Ama her zaman bildiğini söylemez. Gökyüzü ise, her şeyi görür. Ona güven.”


---


Gemi, adadan ayrıldı. “Demir Balığı”, koyda bekliyordu. Durin, gemiyi görünce rahatladı. “Döndünüz! Ne oldu?”


Leon, Denizin Kalbi’ni gösterdi. “Deniz, bize gücünü verdi. Ama asıl sınav, Gökyüzü Krallığı’nda.”


“Gökyüzü Krallığı mı?” dedi Durin. “Oraya nasıl gideceğiz? Denizin ötesinde, bulutların üzerinde bir yer. Uçan Şehir.”


“Uçan Şehir,” diye mırıldandı Mia. “Kitaplarda okumuştum. Rüzgârın efendisi tarafından kurulmuş. Sadece rüzgârın izin verdiği kişiler girebilir.”


Leon, gökyüzüne baktı. Bulutlar, hâlâ toplu haldeydi. Ama içlerinde, bir ışık vardı. Uzak, zayıf, ama ısrarcı. Gökyüzü Krallığı’nın ışığı.


“Oraya gideceğiz,” dedi Leon. “Ama önce, hazırlanmalıyız.”


---


Gece, “Demir Balığı” Kayıp Ada’nın koyunda demirliydi. Leon, pruvada duruyordu. Elinde, Denizin Kalbi vardı. İçinde, denizin tüm renkleri dans ediyordu. Avucundaki mühür, artık beş renkle parlıyordu: mavi, kırmızı, altın, gümüş ve turkuaz.


Yanına Kael geldi. “Gökyüzü Krallığı’na nasıl gideceğiz?”


“Rüzgârı takip ederek,” dedi Leon. “Deniz bize yolu gösterdi. Şimdi, rüzgâr gösterecek.”


Kael, mızrağına baktı. Ucundaki mavi ışık, artık daha sakindi. Denizin derinliğini taşıyordu. “Peki ya gökyüzü? Onun gücünü nasıl öğreneceğiz?”


Leon, gülümsedi. “Bilmiyorum. Ama öğreneceğiz. Tıpkı ormanı, tıpkı dağları, tıpkı denizi öğrendiğimiz gibi.”


Yeşim taşını çıkardı. Gözlerini kapadı. Taşın üzerinde, yüz altmış beş Mühür parlıyordu.


Gözlerini açtı. “Yüz altmış beş Mühür. Gökyüzü Krallığı’na vardığımda, yüz yetmiş Mühür’e ulaşacağım. Ve Üç Yol Dizisi, beşinci sıraya yükselecek.”


Taşı sıkıca tuttu. “Çünkü ormanın sesini duydum. Dağların sınavını geçtim. Yeraltının karanlığına indim. Denizin fırtınasına vurdum. Şimdi, gökyüzünün rüzgârına yükseleceğim.”


Gökyüzüne baktı. Yıldızlar, her zamanki gibi parlaktı. Ama Leon artık onları farklı görüyordu. Her yıldız, bir adaydı. Her takımyıldız, bir rüzgârdı. Ve tüm gökyüzü, onun yürüyeceği yeni bir yoldu.


O gece, Kayıp Ada’nın koyunda, rüzgâr esti. İçinde, artık sadece bir fısıltı değil, net bir ses vardı: “Üç Yol” Birliği’nin kayıp adadaki keşfinin ilanı. Ve o ses, tüm Büyük Bin Dünya’ya yayılacaktı.


---


Bölüm Sonu






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 58082 Üye Sayısı
  • 410 Seri Sayısı
  • 44184 Bölüm Sayısı


creator
manga tr