Ejderha İmparatorluğu'nun Kayıp Kanı: Gökyüzüne İsyan - Bölüm 1: Dağların Nefesi


M.G.Y: İyi okumalar arkadaşlar. Oldukça fazla bölüm birikti; ancak günde bir bölüm paylaşmayı planlıyorum. Lütfen gördüğünüz hataları ve beğendiğiniz yerleri yorumlarda belirtin ki yazma şevkim artsın. Şimdiden keyifli okumalar!

***

Dokuz Vadi Köyü, Ebedi Rüzgar Diyarı'nın en ücra noktalarından birinde, iki dağın kavuşmadığı dar bir vadide kurulmuştu. İnsanlar burada doğar, burada ölür; gökyüzündeki bulutlardan başka bir şey görmeden yaşayıp giderdi. Taş evlerin bacalarından tüten duman, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ince bir sütun halinde yükselir, dağların nefesiyle karışırdı.

Kaelen Stormborn, gözlerini açtığında ilk gördüğü şey işte bu dağların nefesiydi. Ama hemen ardından, başucunda duran Thorn'un sarkık, kahverengi gözleri belirdi. Hayvan, onu uyandırmak için sabırla beklemiş, sadece nemli burnunu yüzüne yaklaştırmıştı.

"Daha şafak bile sökmedi," diye mırıldandı Kaelen, elini öküzün alnına koyarak. Thorn'un derisi sabah serinliğini taşıyor, parmaklarının altında pürüzlü ve sağlam bir sıcaklık yayıyordu. "Biraz daha sabret."

Kalktı, taş ocağından bozma ahırın kapısına yürüdü. İçeri sızan gri ışık, vadiyi henüz tam aydınlatmamıştı. Doğu'da, Kartal Tepesi'nin ardında bir kızıllık belirmeye başlamıştı. Kaelen derin bir nefes aldı. Sabahları en çok bu anı severdi: Dünya henüz uyanırken, sanki her şey ona aitmiş gibi gelirdi.

On dört yaşındaydı, ama dağlarda geçen her yıl bedenine fazladan bir yıl daha eklemişti. Omuzları geniş, kolları sinirliydi; elleri nasır içindeydi. Köylüler onun için "Dağın çocuğu" derdi. Kimsesizdi, ama hiçbir zaman acınmak istememişti. Yaşlı Elder Aldric onu bir kış gecesi kapılarında bulmuş, kundağında sadece altın rengi bir işleme ve alnında tuhaf bir iz vardı. O günden beri Kaelen, bu izin ne anlama geldiğini hiç sormamıştı. Sormaya da cesaret edememişti. Çünkü her baktığında, içinde garip bir boşluk hissederdi.

Thorn'u sırtına odun yükleyip vadi yoluna düştüler. Pazara varmak için iki tepeyi aşmaları gerekiyordu. Yürürken Kaelen'in aklı hep dağlardaydı. Son günlerde ormanda bir huzursuzluk vardı. Kuşlar geç ötüyor, geceleri kurtların uluması kesilmişti. Sanki bir şey, bütün canlıları sessizliğe zorluyordu.

"Bugün erken döneriz," dedi Thorn'a, sanki hayvan onu anlayacakmış gibi. Thorn sadece kulaklarını oynattı.

Pazar yerinde odunları sattı, bir avuç pirinç ve biraz tuz aldı. Tüccar, ona fazladan bir elma fırlattı. "Al oğul, yolda yersin. Yüzün gergin, ne oldu?"

"Bir şey yok," dedi Kaelen, ama gözleri doğuya, Kanatlı Kaplan'ın son görüldüğü söylenen vadilere takılmıştı. "Dağlar bugün çok sessiz."

Tüccar güldü. "Dağlar hep sessizdir oğul."

"Hayır," diye mırıldandı Kaelen. "Dağlar nefes alır. Ama bugün nefesini tutmuşlar."

Dönüş yolunda güneş iyice yükselmişti. Sırtındaki yük hafiflemişti ama içindeki ağırlık artmıştı. Ormanın kenarına geldiğinde Thorn aniden durdu. Hayvanın kulakları dikilmiş, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Ön ayağını yere vuruyor, homurdanıyordu.

"Ne var?" Kaelen öküzün boynuna sarıldı, onu sakinleştirmeye çalıştı. Ama kendi de bir ürperti hissetti. Rüzgârın yönü değişmiş, güneyden keskin bir koku geliyordu. Yanık kokusu.

Ve o anda gökyüzü karardı.

Bir gölge, güneşi perdeledi. Kaelen başını kaldırdığında gördüğü şey, akıl almaz bir büyüklükteki kanatlar, gümüş gibi parlayan tüyler ve iki boynuz arasında kristal gibi ışıldayan bir taştı. Kanatlı Kaplan. Çocukken Elder Aldric'in masallarında duyduğu, tanrıların savaş atı olup sonra lanetlenen yaratık. Ama masallarda bu kadar büyük değildi. Kanatları bir evin çatısını kapatacak genişlikteydi.

Kaplan doğrudan köye doğru alçalıyordu.

"Koş, Thorn!" diye haykırdı Kaelen, hayvanın kalçasına vurarak. Thorn, çığlık atar gibi bir ses çıkarıp ormana doğru dörtnala uzaklaştı. Kaelen ise ters yöne, köye doğru koşmaya başladı. Bacakları ona "Dur, deli misin?" diye bağırıyordu ama içinde yanan bir ateş onu ileri sürüklüyordu. Alnındaki iz, hiç olmadığı kadar sıcaktı. Sanki biri, derisinin altında bir kor ateşi yakmıştı.

Köye vardığında manzara cehennemi andırıyordu. Kaplanın kanatlarından kopan rüzgâr, evlerin sazdan çatılarını uçurmuş, ağzından saçtığı mavimsi alevler taş duvarları bile çatlatıyordu. Köylüler çığlık çığlığa kaçışıyor, yaşlılar diz çöküp gökyüzüne dua ediyordu.

Kaelen, gözlerinin önünde bir anneyi ve çocuğunu korumaya çalışan Elder Aldric'in, bir pençe darbesiyle havaya savrulduğunu gördü.

"HAYIR!"

Bağırdığı anda içinde bir şey kırıldı. Sanki on yıldır tuttuğu bir nefesi birden dışarı vermişti. Alnındaki iz kızıl bir ateşle parlamaya başladı. Gözlerinin rengi değişti; kahverengi yerini, derinlerde altın sarısı parıltılar saçan bir siyaha bıraktı. Ayaklarının altındaki toprak çatırdadı, etrafındaki taşlar görünmez bir el tarafından itilmiş gibi geriye yuvarlandı.

Kanatlı Kaplan, aniden avını bırakıp başını Kaelen'e çevirdi. Kafasını eğip ona doğru bir kükreme savurdu. O kükreme o kadar güçlüydü ki Kaelen'in suratına sanki bir dağ düştü. Ama o geri adım atmadı. Dizleri titremesine rağmen, gözlerini kaçırmadı.

Kaplanın kafasında, iki boynuzun arasında parlayan kristal taşı gördü. Nedensiz bir şekilde, o taşın canavarın gücünün kaynağı olduğunu bildi. Sanki bu bilgi, rüzgarla birlikte doğrudan ruhuna fısıldanmıştı.

Kaplan pençesini kaldırdığında, Kaelen yere kapanmadı. Tam tersine, kollarını göğsünde birleştirip garip bir hareket yaptı. Bunu daha önce hiç yapmamıştı. Kimse ona öğretmemişti. Sanki bedeni binlerce yıllık bir hafızayla hareket ediyordu.

Kollarını açtığında, avuçlarının arasında incecik, şeffaf bir enerji tabakası oluştu. Bu bir kalkan değildi; daha çok bir çağrıydı. Kaplanın pençesi o tabakaya değdiğinde, sanki bir bataklığa saplanmış gibi aniden yavaşladı. Kaplan şaşkınlıkla homurdandı.

Kaelen, avuçlarını yumruk yapıp tüm gücüyle yere vurdu.

"Hrrraaagh!"

Vuruşuyla birlikte yerden bir taş sütun fırlamadı. Ama etkisi çok daha tuhaftı. Kaplanın pençesinin altındaki toprak aniden çözüldü, canavarın ayağı yere gömüldü. Dengini kaybeden Kaplan, kanatlarını çırparak havaya yükselmeye çalıştı. O an Kaelen'in bedenindeki tüm güç tükendi. Dizlerinin bağı çözüldü, olduğu yere yığıldı. Alnındaki ışık söndü. Gözleri yeniden koyu kahverengiye döndü.

Kaplan, son anda kanatlarını açıp yükselmeyi başardı. Kirli sarı gözleriyle yerde yatan çocuğa bir an baktı. O bakışta vahşi bir öfkeden çok, tuhaf bir merak vardı. Sanki "Bu nedir?" diye soruyordu. Sonra aniden arkasını dönüp doğuya, güneşin doğduğu yere doğru hızla uzaklaştı.

Köy yarısı yanmış, yarısı yıkılmış halde kaldı.

Kaelen gözlerini açtığında başucunda ağlayan komşusu Elara Teyze'yi gördü. Kadının elleri Kaelen'in yüzünü okşuyor, gözyaşları onun yanağına damlıyordu.

"Teyze... Elder Aldric?" diye fısıldadı Kaelen. Sesini duymakta zorlanıyordu, sanki boğazında bir yumru vardı.

Elara Teyze başını sallayarak hıçkırdı, bir şey diyemedi.

Kaelen'in gözleri buğulandı. Ama ağlayamadı. İçindeki ateş sönmemişti, sadece derinlere çekilmişti. Başını çevirdi. Köyün ortasında, Elder Aldric'in yattığı yerde toplanmışlardı. Yaşlı adamın göğsü pençe darbesiyle parçalanmış, ama yüzünde tuhaf bir huzur vardı. Eli, sanki bir şeyi işaret eder gibi kuzeydoğuya uzanıyordu.

Kaelen, zorla ayağa kalktı. Bacakları titriyordu, başı dönüyordu ama yürüdü. Elder'in yanına gidip diz çöktü. Yaşlı adamın soğumuş parmaklarını avuçlarına aldı. O an, parmakların arasında sıkışmış küçük bir taş madalyon fark etti. Üzerinde solgun bir bulut resmi vardı. Madalyonu aldı, avucunda tuttu. Taş soğuktu, ama ona dokunduğunda hafifçe ısındı.

"Ne yapmalıyım?" diye sordu Kaelen, sanki Elder Aldric hâlâ duyabiliyormuş gibi.

Arkasından gelen ağır adımlarla, köyün bir diğer bilgesi yaşlı Mara yanına geldi. Kadının yüzü yanıklarla doluydu, ama sesi sakindi. "Oğul, Elder Aldric ölmeden önce bir şey söylememi istedi."

Kaelen başını kaldırdı.

"Dedi ki: 'Onu gönder. Dağların ötesinde, Gökkuşağının düştüğü yerde bir okul var. Gökkuşağı Bulut Okulu. Onu oraya götür. Madalyonu göster. De ki: Fırtınadan Doğan, rüzgarın çağrısını duydu. Belki ona yol gösterirler.'"

Kaelen madalyona baktı. Taşın üzerindeki bulut, güneş ışığında hafifçe parladı.

"Ben bu köyden başka bir yer bilmiyorum," dedi sesi titreyerek.

Mara, elini omzuna koydu. "O yüzden gitmelisin. O canavar geri dönecek. Ve onunla birlikte daha büyükleri de gelecek. Burada kalırsan, hepimizi yok ederler. Ama belki... belki sen onları durdurabilirsin."

Kaelen gece boyunca uyumadı. Thorn'u buldu; hayvan ormanın kenarında onu beklemişti. Öküzün boynuna sarıldı, yüzünü kalın derisine gömdü. "Gitmek zorundayım," diye fısıldadı. "Ama döneceğim. Köyü yeniden kuracağız. Söz veriyorum."

Gün ağarırken sırtına bir avuç kuru et, bir matara su ve Elder Aldric'in madalyonunu aldı. Köylüler, yıkıntıların arasında toplanmış, onu sessizce uğurluyordu. Kaelen arkasına bakmadan dağlara doğru yürümeye başladı.

Yürürken alnındaki iz yeniden sıcakladı ama bu sefer yakmıyor, sadece hafifçe titriyordu. Sanki içinde uyuyan dev bir yaratık, uykusunda kıpırdanıyor ve ona fısıldıyordu: Henüz değil. Ama çok yakında...

Kaelen gözlerini kuzeydoğuya dikti. Ufukta, bir an için gökyüzü yedi renkli bir ışıkla parladı. Belki bir seraptı, belki de bir işaret.

Adımlarını sıklaştırdı.






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 58082 Üye Sayısı
  • 410 Seri Sayısı
  • 44184 Bölüm Sayısı


creator
manga tr