Ejderha İmparatorluğu'nun Kayıp Kanı: Gökyüzüne İsyan - Bölüm 2 - Yedi Renkli Ufuk


İlk gün, Kaelen için sadece bir yürüyüştü. Dağlar ona ev gibi geliyordu. Her patikayı, her dere yatağını, hangi kayanın ardında yaban mersini çalılığı olduğunu biliyordu. Güneş tepedeyken bir dağ pınarında suyunu doldurdu, bir avuç yabani elma topladı. Thorn'un sırtında geçirdiği yıllar, bacaklarını çelik gibi yapmıştı. Akşam güneşi vadilere vururken, kendini bir mağaraya çekti, kuru otlardan bir yatak yaptı.

Ama ikinci gün, dağların ona yabancılaştığını hissetmeye başladı.

Kuzeydoğuya doğru ilerledikçe, tanıdık patikalar kayboldu. Ağaçlar değişti; meşe ve gürgen yerini, gövdeleri gümüş gibi parlayan, yaprakları sürekli hışırdayan bir tür bilinmez ormana bıraktı. Rüzgâr farklı esiyordu, sanki bir şeyin uğultusunu taşıyordu. Kaelen, Elder Aldric'in madalyonunu boynunda taşıyordu; taş, bedeninin sıcaklığıyla hafifçe ısınmıştı ama henüz parlamıyordu.

Üçüncü gün açlık başladı. Yabani elmalar tükenmişti. Dağlarda bildiği yenilebilir bitkiler artık görünmüyordu. Dere yatakları kurumuş, taşların arasında sadece incecik bir su sızıntısı kalmıştı. Kaelen dilini yaladı, dudakları çatlamıştı. "Gökkuşağı Bulut Okulu" diye mırıldandı, sanki kelimelerin kendisi bir yol göstericiydi.

Dördüncü gece, bacakları artık ona itaat etmiyordu.

Bir kayanın dibine çöktü. Ayakları şişmiş, tabanları yara içindeydi. Sırtındaki kuru etten bir parça çiğnedi ama et o kadar sertleşmişti ki neredeyse dişlerini kıracaktı. Tükürüğü yoktu, eti yutamadı, tükürdü. Su matarasını salladı, içinde son bir yudum kalmıştı. Onu da bir anda içti.

"Daha ne kadar?" diye sordu boşluğa. Kimse cevap vermedi.

Gözleri kapanırken madalyonun hafifçe titrediğini hissetti. Belki de rüzgârdı. Belki de sadece açlıktan görüp duyduğu şeylerdi.

Rüya, kendini ilk anda gerçek sanacak kadar nettî.

Kaelen, bir bulut denizinin ortasında duruyordu. Ayaklarının altında beyaz, pamuk gibi yumuşak bir zemin vardı. Etrafında hiçbir şey yoktu; sadece sonsuz bir beyazlık ve uzakta, ufukta bir altın ışıltı.

Sonra ışıltı hareket etti.

Önce bir kıvrım, sonra bir yay, derken devasa bir gövde belirdi. Altın bir ejderha. Pulları güneşin ta kendisi gibi parlıyor, her bir pulda ayrı bir ateş dans ediyordu. Gözleri iki ay parçasıydı, ne sıcak ne soğuk, sadece kadim bir bilgelikle doluydu. Ejderha o kadar büyüktü ki Kaelen, başını kaldırıp baktığında boynunun sonsuza kadar uzanacağını sandı.

"Korkma," dedi ejderha. Ses bir uğultuydu, rüzgârın dağlarda inlediği gibi, ama aynı zamanda bir fısıltı kadar yakındı. "Senin kanında benim kanım var. Senin ruhunda benim ruhum."

Kaelen'in ağzı açık kaldı. "Sen... sen kimsin?"

"Bir zamanlar benim bir adım vardı. İmparatorların İmparatoru, Gökyüzünün Efendisi, Kadim Alev. Ama şimdi... şimdi sadece bir gölgeyim. Bir fısıltı. Bir hatıra." Ejderhanın başı aşağı eğildi, devasa gözleri Kaelen'i içine aldı. "Ama sen benim devamımsın. Sen, Fırtınadan Doğan, benim son umudumsun."

"Ben anlamıyorum," dedi Kaelen, sesi titreyerek. "Ben sadece bir çobanım. Köyüm yok edildi. Elder Aldric öldü. Ben... ben sadece bir okula gitmeye çalışıyorum."

Ejderha hafifçe homurdandı, sanki gülümsedi. "Bilmiyorsun. Henüz bilmiyorsun. Ama öğreneceksin. Ta ki ruhun uyanana kadar. Ta ki kanındaki ateş, gökyüzünü yeniden aydınlatana kadar."

"Ne yapmam gerekiyor?"

Ejderha başını kaldırdı, gözleri bulutların ardına, çok uzaklara daldı. "Önce nefes almayı öğren. Bedenin sadece bir kabuk. Ruhun sadece bir tohum. Ama aralarında akan şey... onu hisset. Onu bul. Ona ismini ver."

"Nefes almayı mı?" Kaelen şaşkındı. "Nefes almayı biliyorum."

Ejderha başını iki yana salladı. "Bildiğini sanıyorsun. Ama sen sadece hava çekiyorsun. Gerçek nefes... o diyarın kendisidir. Dağların damarlarında akan sudur. Rüzgârın taşıdığı tohumdur. Yıldırımın gökyüzünü yardığı andaki çığlıktır. Onu hisset."

Ejderhanın gövdesi hafifçe sarsıldı, pullarının arasından altın bir toz sızmaya başladı. Toz, Kaelen'e doğru savruldu, her bir zerresi onun derisine değdiğinde sıcak bir acı bırakıyordu.

"Adımı unutma," dedi ejderha, sesi giderek uzaklaşıyordu. "Adım... Orion. Senin atalarının koruyucusu. Senin kanında yaşayan ruh. Beni hatırla. Ve nefes almayı öğren."

"Orion," diye tekrarladı Kaelen.

Ejderha altın bir ışığa dönüştü, dağıldı, her yeri kapladı. Işık o kadar parlaktı ki Kaelen gözlerini kapamak zorunda kaldı.

Gözlerini açtığında, kayanın dibinde olduğu yerdeydi. Gecenin karanlığı çökmüştü, gökyüzünde sayısız yıldız parlıyordu.

Ama bir şey farklıydı.

Madalyon. Boynundaki taş, hafifçe parlıyordu. Solgun bulut resminin etrafında incecik, mavimsi bir ışık dönüyordu. Kaelen madalyonu avucuna aldı. Taş sadece ısınmıyordu, sanki içinde bir kalp atışı vardı. Hafif, düzenli, güçlü.

"Orion," diye fısıldadı.

Madalyon yanıt verdi. Işığı bir an daha da parladı, sonra söndü. Ama Kaelen'in avucunda sıcaklığı kaldı.

O gece bir daha uyumadı. Orion'un sözleri kafasında dönüp duruyordu: "Nefes almayı öğren."

Oturdu, bacaklarını bağdaş kurdu. Elder Aldric'in ona anlattığı masallarda, eski çağların bilgeleri böyle otururdu. Derin bir nefes aldı. Normalde olduğu gibi göğsüne doldurdu havayı, sonra verdi. Hiçbir şey olmadı.

Tekrar denedi. Yine bir şey yok.

Belki de Orion'un kastettiği bu değildi. Kaelen gözlerini kapattı. Rüyadaki gibi hissetmeye çalıştı. Bedeninin içinde akan bir şey... ama ne?

Ellerini avuç içleri yukarı bakacak şekilde dizlerine koydu. Derin bir nefes aldı. Bu sefer havayı sadece ciğerlerine doldurmadı; sanki bedeninin her hücresine çekmeye çalıştı. Kaburgaları gerildi, omurgası dikleşti.

Ve bir an için, çok kısa bir an için, hissetti.

Sanki bedeninde incecik, ılık bir dere akıyordu. Göğsünden başlıyor, omuzlarına yayılıyor, kollarından parmak uçlarına doğru sızıyordu. Sonra geri dönüyor, kalbinin etrafında bir an duruyor, tekrar yayılıyordu. Bir nefes alışverişi gibi, ama ciğerlerle değil; bedenin tamamıyla.

Hissettiği an, nefesi tuttuğu için miydi, yoksa gerçekten bir şey vardı? Bilemedi. Ama parmak uçlarına kadar yayılan bir sıcaklık duydu. O kadar gerçekti ki, sanki avuçlarının içinde küçük bir güneş taşıyordu.

Nefesini verdiğinde, sıcaklık da dağıldı. Ama hatırası kaldı.

Kaelen gözlerini açtı. Ellerine baktı. Sıradan eller, nasırlı, yara izli, çoban elleri. Ama az önce, çok kısa bir an için, içlerinde bir şey yaşamıştı.

"Qi," dedi kendi kendine. Elder Aldric'in yıllar önce anlattığı masallarda geçen bir kelimeydi. Yaşam enerjisi. Her canlının içinde akan güç. O zamanlar masal sanmıştı. Şimdi, parmak uçlarında hâlâ hissedebildiği o sıcaklığın iziyle, masal olmadığını biliyordu.

Sabah olduğunda, Kaelen'in hali değişmemişti. Hâlâ açtı, hâlâ yorgundu. Ama içinde yeni bir şey vardı. Bir umut değildi bu; daha çok bir bilgiydi. Dağların arasında kaybolmuş, açlıktan ölmek üzere olan bir çoban için bile, içinde taşıdığı bir güç vardı.

Madalyonu boynuna astı, ayağa kalktı. Bacakları titriyordu ama dimdik durdu.

"Gökkuşağı Bulut Okulu," dedi. "Orion. Qi. Ne olduğumu bilmiyorum. Ama öğreneceğim."

Yürümeye başladı. Bu sefer adımları daha kararlıydı. Her adımda içindeki o sıcaklığı hatırlamaya çalışıyordu. Derin nefes alıyor, havayı ciğerlerine değil, tüm bedenine çekmeye gayret ediyordu. Çoğu zaman olmuyordu, sadece boş bir nefesti. Ama arada bir, çok kısa anlarda, parmak uçlarında o incecik sıcaklık yeniden beliriyordu.

Öğle vaktine doğru, bir tepenin zirvesine tırmandı. Dağların ardında, çok uzaklarda, gökyüzünde bir şey dikkatini çekti. Yedi renkli bir ışık, incecik bir şerit halinde bulutların arasından yere doğru süzülüyordu. O kadar uzaktı ki, belki de bir seraptı. Ama Kaelen, Elder Aldric'in sözlerini hatırladı: Gökkuşağının düştüğü yerde.

"Orada," dedi.

Madalyon boynunda bir an ısındı. Kaelen gülümsedi. Açlığı, yorgunluğu, kaybettiği her şey bir an için geri planda kaldı. Önünde bir yol vardı ve yolun sonunda bir hedef.

Tepeden inmeye başladı. Yedi renkli ışık ufukta onu bekliyordu.






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 58082 Üye Sayısı
  • 410 Seri Sayısı
  • 44184 Bölüm Sayısı


creator
manga tr