Yedi renkli ışığa ulaşmak üç gün sürdü.
Kaelen, dağları aştıkça manzara değişmişti. Ağaçlar seyreldi, yerini uçsuz bucaksız bir platoya bıraktı. Rüzgâr burada farklıydı; keskin dağ esintisi yerini ağır, nemli bir havaya bırakmıştı. Hava o kadar yoğundu ki her adımda sanki görünmez bir suyun içinde yürüyormuş gibi geliyordu. Ama Kaelen artık nefes almayı biliyordu. İçindeki o incecik sıcaklığı her gün biraz daha net hissediyor, her nefeste onu bedeninde dolaştırmaya çalışıyordu. Çoğu zaman başaramıyordu ama başardığı anlar, açlığını bile unutturuyordu.
Üçüncü günün sabahı, sisin arasından bir şekil belirdi.
Önce bir gölge sandı. Sonra sis dağıldı ve Kaelen nefesini tuttu.
Bir dağın zirvesinde değildi. Bir bulutun üzerindeydi.
Ayaklarının altındaki zemin, beyaz, yumuşak ama sağlamdı. Sanki gökyüzü yoğrulmuş, katılaşmıştı. İleride, bulutların arasından yükselen devasa bir kapı duruyordu. Kapı o kadar büyüktü ki yanındaki iki kule, Dokuz Vadi Köyü'ndeki en yüksek çam ağaçlarından bile uzundu. Kapının üzerinde, yedi renkte yazılmış dev harfler parlıyordu:
GÖKKUŞAĞI BULUT OKULU
Harflerin her biri ayrı bir renkte yanıp sönüyor, bulutların üzerine ışıltılar saçıyordu. Kaelen, kapının ardında daha da büyük yapılar gördü: Pagodalar bulutlardan yükseliyor, aralarında incecik köprüler uzanıyor, şelaleler boşluğa dökülüp kayboluyordu. Burası bir okul değil, masallardaki tanrıların diyarı gibiydi.
Kapının önünde iki muhafız duruyordu. Göğüs zırhları gök mavisi, mızrakları ise sanki saf ışıktan dökülmüştü. Sağdaki muhafız, Kaelen'i tepeden tırnağa süzdü. Kirli, yırtık giysileri, çamurlu ayakları, yanaklarındaki çatlak dudakları... Bu manzaraya alışık olmadığı belliydi.
"Dur," dedi muhafız, sesi sertti. "Burası ölümlülerin gezinti yeri değil. Ne istiyorsun?"
Kaelen derin bir nefes aldı. İçindeki sıcaklığı hatırlamaya çalıştı, sesini titretmemek için. "Gökkuşağı Bulut Okulu'na gelmemi söylediler. Eğitim almak istiyorum."
Muhafız kaşlarını çattı. Sol taraftaki arkadaşına baktı, ikisi de gülümsedi. Ama bu acımasız bir gülümsemeydi.
"Sen mi?" dedi muhafız. "Sen ne biçim bir ruh tohumu taşıyorsun da buraya girmeyi hak ediyorsun?"
"Bilmiyorum," dedi Kaelen dürüstçe. "Ama bir ihtiyar beni buraya gönderdi. Bunu göstermemi söyledi."
Boynundaki madalyonu çıkardı, avucunda uzattı.
Muhafızın yüzünde ifade değişti. Önce merak, sonra şaşkınlık, ardından korkuya benzer bir şey. Mızrağını indirdi, madalyonu daha yakından görmek için bir adım attı. Sol taraftaki muhafız da yaklaştı. İkisi de madalyona bakıyor, sonra Kaelen'e, sonra tekrar madalyona bakıyorlardı.
"Bu... bu madalyon nerede?" diye sordu muhafız, sesi artık sert değildi. Neredeyse fısıltıydı.
"Köyümün ihtiyarı verdi. Elder Aldric."
Muhafızlar birbirine baktı. Sağdaki, "Bekle burada," dedi ve hızla kapıdan içeri girdi. Kaelen bekledi. Rüzgâr bulutların üzerinde ıslık çalıyor, kapının üzerindeki yedi renkli harfler sessizce parlıyordu.
Muhafız kısa sürede geri döndü, yanında yaşlı bir adam vardı. Adamın sakalı yere kadar uzanıyor, gözleri ise tüm gökyüzünü içine almış gibi derin ve berraktı. Cübbesi sadeydi ama her hareketinde etrafındaki Qi titreşiyor, bulutlar hafifçe dalgalanıyordu.
"Madalyonu göster," dedi yaşlı adam.
Kaelen uzattı. Yaşlı adam madalyonu avucuna aldı, gözlerini kapadı. Bir an her şey sessizleşti. Sonra madalyon parladı. Öyle bir ışık ki, kapının üzerindeki yedi renk bile söndü. Işık Kaelen'in gözlerini kamaştırdı, muhafızlar geri çekildi.
Yaşlı adam gözlerini açtı. Madalyonu Kaelen'e geri verdi. Sesinde, daha önce hiç duymadığı türden bir ağırlık vardı.
"Fırtınadan Doğan," dedi. "Rüzgârın çağrısını duymuşsun."
"Elder Aldric öyle söylememi istedi," dedi Kaelen. "Ama ne anlama geldiğini bilmiyorum."
Yaşlı adam gülümsedi. Bu gülümseme, dağlardaki ilkbahar rüzgârı gibiydi. "Zamanla öğreneceksin. İçeri gel."
Muhafızlar yolu açtı. Kaelen kapıdan geçerken, bulutların üzerindeki ilk adımını attı. Ayaklarının altındaki zemin, Dokuz Vadi Köyü'nün toprağından farklıydı. Daha hafif, daha canlıydı. Sanki her adımda yer ona "Hoş geldin" diyordu.
Yaşlı adam onu ana caddeye kadar getirdi. Burası bir köy değil, küçük bir şehirdi. Bulutlardan yapılmış yollar, kristal köprüler, su gibi akan Qi nehirleri... Öğrenciler gruplar halinde geçiyor, kimi kitaplar taşıyor, kimi havada süzülen platformlar üzerinde meditasyon yapıyor, kimi ise devasa bir arenada dövüş sanatları çalışıyordu.
"Burada herkes bir ruh tohumu taşır," dedi yaşlı adam. "Herkes Qi'yi hisseder. Herkes kendi yolunda ilerler. Ama senin yolun... farklı."
"Ne kadar farklı?" diye sordu Kaelen.
Yaşlı adam durdu, Kaelen'e döndü. Gözlerinde bir uyarı vardı. "O kadar farklı ki, burada bile düşmanların olacak. Şimdilik adını sormayacağım. Sadece... Fırtınadan Doğan olarak bilinsin. Adın çok erken duyulursa, henüz kanatların tam çıkmadan avlanırsın."
Kaelen başını salladı. Anlamıyordu ama güveniyordu. Elder Aldric bu adamı göndermişti.
"Şimdi," dedi yaşlı adam, "giriş sınavına hazır mısın?"
Sınav alanı, okulun kalbindeki devasa bir platformdu. Platform o kadar genişti ki üzerinde yüzlerce öğrenci aynı anda sınava giriyor, kimse kimseye karışmıyordu. Etrafını yedi renkli sütunlar çevreliyor, her sütun farklı bir yeteneği test ediyordu.
Kaelen, diğer adayların arasında duruyordu. Yanındaki çocuklar temiz giysiler içindeydi, bazılarının üzerinde ailelerinin armaları vardı. Kimi elinde kılıç taşıyor, kimi boynunda Kaelen'inkine benzer ama daha süslü madalyonlar takıyordu. Kaelen onların arasında bir yabancı gibiydi. Kirliydi, açtı, yorgundu. Ama dimdik duruyordu.
Sınavı yöneten, orta yaşlı bir kadındı. Saçları gümüş gibi parlıyor, gözleri ise iki buz mavisiydi. Adını sonradan öğrenecekti: Eğitmen Seraphina.
"İlk sınav: Ruh Tohumu Testi," dedi Seraphina, sesi platformun her köşesine yayılıyordu. "Ellerinizi kristalin üzerine koyun. İçinizdeki Qi'yi serbest bırakın. Kristal ne kadar parlarsa, tohumunuz o kadar güçlüdür."
Önlerinde, her aday için ayrı ayrı parlayan küreler vardı. Kaelen'in önündeki küre, diğerlerinden farksızdı: Mat, soluk, sönük.
Sıra ona geldiğinde, avuçlarını kürenin üzerine koydu. Elleri titriyordu. İçindeki sıcaklığı hatırlamaya çalıştı. Dağlarda hissettiği o incecik dere. Parmak uçlarındaki ılık akıntı. Derin bir nefes aldı.
Hiçbir şey olmadı.
Yanındaki adayların küreleri parlıyordu. Kimi mavi, kimi yeşil, kimi kızıl ışıklarla doluyordu. Ama Kaelen'in küresi sönük kaldı.
Arkadan bir kahkaha duydu. "Bakın, köylünün küresi hiç parlamıyor. Demek ki içinde hiç Qi yok."
Kaelen dişlerini sıktı. Ellerini küreden çekmek üzereydi ki, içindeki sıcaklık aniden yükseldi. Sanki Orion rüyasında fısıldamıştı: Nefes al.
Ellerini kürenin üzerinde tuttu. Gözlerini kapadı. Dağları, rüzgârı, Elder Aldric'in son nefesini hatırladı. İçindeki o incecik dereyi değil, bir nehir gibi akan şeyi hissetmeye çalıştı. Derin bir nefes aldı. Bedeninin her hücresine çekti havayı. Kaburgaları gerildi, omurgası çatırdadı.
Küre parladı.
Önce soluk bir ışıktı, sonra giderek güçlendi. Mavi, yeşil, kırmızı, sarı... Renkler birbirine karıştı, sonunda tek bir renge dönüştü: Altın sarısı.
Işık o kadar parlaktı ki platformdaki diğer tüm küreler sönük kaldı. Öğrenciler ellerini çekti, gözlerini kapatmak zorunda kaldı. Eğitmen Seraphina'nın soğuk gözleri ilk kez genişledi.
Kaelen ellerini çektiğinde, küre hâlâ parlıyordu. Işık yavaş yavaş söndü ama kristalin içinde altın rengi bir iz kalmıştı. Sanki kürenin kalbinde küçük bir güneş yanıyordu.
Platformda sessizlik vardı.
Seraphina, "Adın ne?" diye sordu. Sesinde artık resmiyet değil, merak vardı.
Kaelen, yaşlı adamın uyarısını hatırladı. "Fırtınadan Doğan," dedi. "Beni öyle çağırsınlar."
Seraphina başını salladı. "İkinci sınava gerek yok. Kabul edildin."
Arkada bir ses yükseldi. "Bu nasıl olur? Sınav kurallarına göre herkes üç sınavdan geçmek zorundadır!"
Kaelen arkasına döndü. Konuşan, gösterişli giysiler içinde, elinde altın işlemeli bir yelpaze taşıyan bir gençti. Yüzünde kibir ve kıskançlık açıkça okunuyordu.
Seraphina ona soğuk bir bakış fırlattı. "Kuralları ben yazarım, Caelus. İtirazın mı var?"
Caelus. Bu isim Kaelen'in aklına kazındı. Genç, dişlerini sıktı ama başını eğdi. "Hayır, Eğitmen Seraphina."
Seraphina, Kaelen'e döndü. "Yerleşkene yerleştirileceksin. Yarın eğitim başlıyor. Hazır ol."
Kaelen başıyla selam verdi. Platformdan ayrılırken, birinin omzuna hafifçe vurulduğunu hissetti. Arkasında, kızıl saçlı, geniş omuzlu, yüzünde kocaman bir gülümseme olan bir çocuk duruyordu.
"Fırtınadan Doğan, ha?" dedi çocuk. "Harika bir isim. Ben Rowan. Rowan Ember." Elini uzattı. "Seni beğendim. O küreyi nasıl parlattığını gördüm. Müthişti!"
Kaelen elini sıktı. Rowan'ın avucu sıcak, sıkı ve güven vericiydi.
"Teşekkür ederim," dedi Kaelen.
"Ne teşekkürü?" Rowan güldü. "Burada yalnız başına kalamazsın. Caelus denen o herif seni şimdiden hedef tahtasına koydu. Bir arkadaşa ihtiyacın var."
Kaelen gülümsedi. İlk kez, köyünden ayrıldıktan sonra, yalnız olmadığını hissetti.
Platformun diğer ucunda, soğuk buz mavisi gözleriyle onları izleyen bir kız duruyordu. Uzun siyah saçları rüzgârda dalgalanıyor, etrafındaki hava ise diğerlerinden birkaç derece daha soğuk görünüyordu. Kaelen'le göz göze geldiğinde, hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve uzaklaştı.
"O kim?" diye sordu Kaelen.
Rowan omuz silkti. "Lyra Frost. Buz ruhu kanı taşıyor. Kimseyle konuşmaz. Soğuktur, yani... her anlamda." Kıkırdadı. "Boşver onu. Gel, sana yemekhaneyi göstereyim. Açsındır, değil mi?"
Kaelen'in karnı, soruyu yanıtlar gibi guruldadı. Rowan kahkahayı bastı.
"Gel, gel. Bugün ben ısmarlıyorum."
Kaelen arkasına son bir kez baktı. Platformun ortasında, altın rengi izi hâlâ sönmemiş olan küre, loş bir ışık yayıyordu. Sonra Rowan'ın peşinden yürüdü.
Gökkuşağı Bulut Okulu'ndaki ilk günüydü. Ve daha şimdiden, içinde bir fırtına büyümeye başlamıştı.
Epik Novel © 2017 | Tüm hakları saklıdır..
