Sabahın ilk ışıkları, bulutların üzerinde altın rengi bir halı gibi yayıldığında Kaelen gözlerini açtı. Bir an nerede olduğunu unuttu. Tavan ahşap değildi; sanki donmuş bir gök parçası gibi parlıyor, içinden yumuşak bir ışık sızıyordu. Yatak, köydeki taş sedirden farklıydı; bulutlardan yapılmış gibi hafif ve sıcaktı. Başını çevirdiğinde, pencereden dışarıyı gördü. Bulutların üzerinde yükselen pagodalar, sabah güneşinde parıldıyor, aralarındaki kristal köprüler gökkuşağı gibi ışıldıyordu.
Gökkuşağı Bulut Okulu. Gerçekti. Dün gece rüya sanmıştı ama şimdi, avucundaki madalyon hâlâ hafifçe ısınıyordu.
Kalktı, odasının kapısını açtı. Koridor boştu ama duvarlarda asılı olan fenerler, yanından geçerken kendiliğinden parlıyordu. Rowan dün ona yemekhanenin yolunu tarif etmişti ama Kaelen dönüşleri karıştırdı. İki kez yanlış koridora saptı, birinde kendini kitaplarla dolu devasa bir kütüphanede buldu, diğerinde ise içinden şelale akan bir avluda. Sonunda, midenin sesini daha fazla erteleyemeyeceğini anlayıp bir görevliye yolu sordu.
Yemekhane, okulun ana binasının zemin katında, devasa bir salondu. Tavan o kadar yüksekti ki bulutlar içinden geçiyor, masalar ise sanki havada süzülüyormuş gibi duruyordu. Öğrenciler gruplar halinde oturmuş, kahvaltılarını yapıyordu. Kaelen'in gördüğü yiyeceklerin çoğunu tanımadı. Parlak renkli meyveler, buharı bile parlayan çorbalar, üzerinde yazılar olan ekmekler...
"Fırtınadan Doğan! Buraya!"
Rowan'ın sesi salonun öbür ucundan geldi. Kızıl saçlı çocuk, bir masanın başında kocaman bir gülümsemeyle el sallıyordu. Yanında kimse yoktu; diğer öğrenciler ondan uzak duruyor gibiydi. Kaelen masaya doğru yürürken, birkaç öğrencinin ona baktığını fark etti. Dünkü sınavdaki altın ışık, unutulmamıştı.
"Günaydın," dedi Kaelen otururken.
Rowan önünde duran tabağı işaret etti. "Ye. Her şeyi dene. Ben ilk geldiğimde üç gün boyunca sadece yemek yedim. O zamana kadar köyümde bulamadığım ne varsa."
Kaelen tereddüt etmeden yemeye başladı. Yemekler ağzında eriyor, her lokma bedenine bir sıcaklık yayıyordu. Rowan onu izliyor, arada kendi tabağından bir şeyler atıştırıyordu.
"Dünkü sınavda ne yaptığını gördüm," dedi Rowan, sesini alçaltarak. "O altın ışık... kimse böyle bir şey yapmamıştı. Eğitmen Seraphina bile şaşırdı."
"Bilmiyorum," dedi Kaelen dürüstçe. "Sadece... hissettim. Nefes aldım. Oldu."
Rowan kaşlarını kaldırdı. "Nefes mi? Sen Qi'yi nefesle mi hissediyorsun?"
Kaelen başını salladı. Rowan bir an düşündü, sonra omuz silkti. "Herkesin yolu farklıdır derler. Benimki de mesela..." Avucunu açtı. Bir an hiçbir şey olmadı, sonra Rowan'ın parmak uçlarında kırmızı bir ışık belirdi. Işık büyüdü, alevlere dönüştü. Küçük bir ateş topu, avucunun üzerinde dönüyordu.
"Ateş," dedi Kaelen, gözleri parlayarak.
"Ateş," diye tekrarladı Rowan, gururla. "Benim kanımda ateş ruhu var. Babamın babası büyük bir ateş ustasıymış. Sonra... neyse." Ateşi söndürdü. "Yani senin ne tür bir ruh taşıdığını bilmiyorum ama altın ışık... hiç görmedim."
"Bilmiyorum," dedi Kaelen yine. Bu cevabın ne kadar yetersiz olduğunu biliyordu ama gerçek buydu.
Rowan sormadı. Sadece başını salladı, tabağına bir parça daha ekmek aldı. "Bugün ilk dersimiz var. Eğitmen Seraphina ile. Qi kontrolü. Hazır mısın?"
Kaelen hazır değildi. Ama öğrenmek zorundaydı.
Derslik, okulun doğu kanadında, yerden yükselen bir platformun üzerindeydi. Etrafı açıktı, bulutlar ayaklarının altında kayıyor, rüzgâr saçlarını okşuyordu. Öğrenciler yarım daire şeklinde oturmuş, ortada duran Eğitmen Seraphina'yı bekliyordu.
Kaelen, Rowan'ın yanına oturdu. Karşılarında, bir grup öğrencinin arasında Caelus Vane oturuyordu. Dünkü kibirli ifade hâlâ yüzündeydi. Kaelen'le göz göze geldiğinde, soğuk bir gülümsemeyle başını hafifçe eğdi. Bu bir selam değildi; bir uyarıydı.
Kaelen'in gözleri, salonun diğer ucuna kaydı. Lyra Frost, herkesten ayrı, en arkada tek başına oturuyordu. Uzun siyah saçları omuzlarına dökülmüş, yüzü ifadesizdi. Elinde küçük bir kristal tutuyor, kristalin etrafında ince buz tabakaları oluşup eriyordu.
"Başlıyoruz," dedi Seraphina, sesi yumuşak ama nett. "İlk ders: Qi'yi hissetmek. Hepiniz bunu az çok yapabiliyorsunuz. Ama hissetmekle kontrol etmek arasında dağlar kadar fark vardır."
Seraphina elini kaldırdı. Avucunda, renk değiştiren küçük bir ışık belirdi. Önce mavi, sonra yeşil, sonra kırmızı. "Qi, bedeninizde akan nehirdir. Onu yönlendirmek için önce onu tanımalısınız. Gözlerinizi kapayın. Nefes alın. İçinizdeki akıntıyı bulun."
Kaelen gözlerini kapadı. Dağlarda öğrendiği gibi derin nefes aldı. İçindeki sıcaklığı aradı. Buldu. İncecik bir dere, göğsünden omuzlarına, omuzlarından parmak uçlarına doğru sızıyordu. Ama dünkü gibi parlamıyordu. Sönüktü, zayıftı.
"Nefesinizle birlikte Qi'nizi de hareket ettirin," dedi Seraphina. "Nefes alırken, Qi'yi göbeğinizin altında toplayın. Nefes verirken, vücudunuza yayın."
Kaelen denedi. Nefes aldı, içindeki sıcaklığı göbeğine çekmeye çalıştı. Sıcaklık hareket etti, evet, ama bir yerden sonra durdu. Sanki bir taş, derenin önünü kesmişti. Zorladı, taşı aşmaya çalıştı. Burnundan kan geldi.
"Yavaş," dedi Seraphina'nın sesi, birden yakınında. Gözlerini açtı. Seraphina tam karşısındaydı, gözlerinde bir şey... merak mı, endişe mi? "Zorlama. Qi'n zorlamayı sevmez. Onu çağır, kovalama."
Kaelen başını salladı, burnundaki kanı koluyla sildi. Rowan yanında endişeyle bakıyordu. Arkadan bir kıkırtı duyuldu. Caelus'un yanındakilerdi.
"Sorun yok," dedi Kaelen. Tekrar kapadı gözlerini.
Bu sefer zorlamadı. Sadece nefes aldı. İçindeki sıcaklığı hissetti, onu izledi. Nereye gitmek istediğini gözlemledi. Sıcaklık, kalbinin etrafında dönüyor, sonra yavaşça göbeğine doğru sızıyordu. Kendiliğinden. Zorlamadan.
Nefes verdiğinde, sıcaklık parmak uçlarına kadar yayıldı. Avuçlarında bir an için altın bir ışıltı belirdi, sonra söndü.
Gözlerini açtığında, Rowan şaşkınlıkla ellerine bakıyordu. "Az önce... parladı."
Kaelen ellerine baktı. Sıradan görünüyorlardı. Ama içlerinde bir şey uyanmıştı. Küçük, zayıf ama uyanmıştı.
Dersin sonunda Seraphina, her öğrenciye ayrı ayrı yaklaştı, kısa bir değerlendirme yaptı. Kaelen'e geldiğinde, "Yarın özel bir çalışma programın olacak," dedi. "Sana ayrı bir eğitmen ayarlayacağım."
Caelus bunu duydu. Yüzünde kıskançlık açıkça okunuyordu. "Eğitmen Seraphina, neden ayrıcalık tanınıyor? Hepimiz aynı sınavdan geçtik."
Seraphina ona soğuk bir bakış fırlattı. "Onun Qi'si, seninkinden farklı. Farklı olan, farklı eğitim ister. Anladın mı, Caelus?"
Caelus dişlerini sıktı, başını eğdi. "Anlaşıldı."
Ders çıkışında Rowan, Kaelen'i avluya çekti. "Şimdi sana birini göstereceğim."
"Kim?"
"Buz Kraliçesi."
Kaelen, Rowan'ın peşinden avlunun arka tarafına, okulun en eski bölümüne doğru yürüdü. Burası, diğer binalardan farklıydı; taşlar daha koyu, hava daha serindi. Bir kuyunun başında, tek başına oturan Lyra Frost'u gördüler.
Elleri kucağında, gözleri kapalıydı. Ama etrafındaki havada bir titreme vardı. Sanki görünmez bir soğuk, ondan yayılıyor, taşların üzerinde ince bir buz tabakası oluşturuyordu.
"Lyra," diye seslendi Rowan. "Misafirimiz var."
Lyra gözlerini açtı. O an Kaelen, neden "Buz Kraliçesi" dendiğini anladı. Gözleri, en koyu kış gecesinde gökyüzünü kaplayan buz mavisiydi. Ne sıcaklık vardı ne merhamet. Sadece soğuk.
"Ne istiyorsun?" dedi. Sesinde hiçbir duygu yoktu.
Rowan, Kaelen'i işaret etti. "Fırtınadan Doğan. Dünkü sınavda altın ışığı yapan. Ona arkadaşlık teklif ediyorum, sen de gelsene."
Lyra'nın gözleri Kaelen'e kaydı. Bir an, çok kısa bir an, gözlerinde bir şey kırpıştı. Merak mı, tanıma mı? Ama hemen söndü.
"Arkadaşlık mı?" dedi Lyra, sesinde ince bir alay vardı. "Benim arkadaşlığa ihtiyacım yok."
"Herkesin ihtiyacı vardır," dedi Kaelen. Rowan'ın şaşkın bakışları arasında bir adım attı. "Dün gece seni gördüm. Kristalle çalışırken. Buzun... güçlüydü. Ama seni yoruyor gibiydi."
Lyra'nın yüzünde ilk kez bir değişim oldu. Kaşları çatıldı, dudakları gerildi. "Sen kimsin de beni yargılıyorsun? Daha Qi'ni kontrol edemeyen bir köylü."
Rowan araya girmek istedi ama Kaelen onu durdurdu. "Haklısın," dedi. "Kontrol edemiyorum. Ama öğreneceğim. Ve senin de... o buzun seni dondurmasına izin vermemelisin."
Lyra ayağa kalktı. O anda etrafındaki soğuk iyice arttı, Kaelen nefesinin buhara dönüştüğünü gördü. "Beni tanımıyorsun. Benim ne çektiğimi bilmiyorsun. Yürü git, çoban. Arkadaşlık oyunlarını başkasıyla oyna."
Arkasını döndü, hızla uzaklaştı. Arkasında, bastığı her adımda taşların üzerinde ince bir buz tabakası kalıyordu.
Rowan derin bir nefes verdi. "İşte bu. Buz Kraliçesi. Her seferinde böyle."
Kaelen, Lyra'nın ardından bakıyordu. "Yanılıyor."
"Ne?"
"İhtiyacı olmadığını söylüyor. Ama ihtiyacı var. Sadece... henüz kabul edemiyor."
Rowan ona baktı, sonra güldü. "Sen de tuhafsın, Fırtınadan Doğan. Ama iyi tuhaf." Omzuna vurdu. "Gel, yemek yiyelim. Açlıktan ölüyorum."
Kaelen son bir kez Lyra'nın gittiği yöne baktı. Uzakta, buz mavisi gözler bir an için ona döndü, sonra kayboldu.
Arkadaşlık. Belki de en zor kazanılacak olan, en çok ihtiyacı olandı.
Epik Novel © 2017 | Tüm hakları saklıdır..
