Lms 15.2 : Keşfedilmemiş Zindan

avatar
2409 25

Legendary Moonlight Sculptor - Lms 15.2 : Keşfedilmemiş Zindan


Çevirmen : Clumsy-nim



Ahn Hyun Do temiz bir kumaşla kılıcını temizledi.

 

Zanaatkarın ruhunu katarak ve demirin en saf kısmını dahi eriterek tamamladığı ünlü bir kılıçtı. Meşhur kılıç ustaları tarafından nesilden nesle aktarılıp kullanıldıkça da değeri artmıştı.

 

“Aracılık ederek insanı göğe yükselmeye kadir hale getiren şey… kılıçtır.”

 

Ahn Hyun Do pek çok ünlü kılıca sahip olmuştu ama *Işıyan Kılıcı asla dikkatsizce çekip kullanmazdı. Yalnızca önünde verilmesi gereken büyük bir karar olduğunda o kılıcı temizleyerek gençlik zamanındaki kararlılığı üzerine düşünürdü. (Orijinali Radiant Sword. Daha önce başka bir kelime kullanıldıysa ve garipsediyseniz yorumlarda belirtirseniz sevinirim.)

 

“Dünyada hiçbir şeyden korkmadığım yıllardı. Yalnızca savaşmakla öyle kafayı bozmuştum ki etrafıma bakınmaya zamanım olmuyordu. Hak etmediğim Işıyan Kılıcı da o zaman elde etmiştim. Bu kılıç, kılıçla geçen günlerin hiçbir anlamı olmadığını, neticede esas önemli olanın insanlar olduğunu anlamamı sağlıyor.”

 

Ahn Hyun Do ayna gibi parlatana dek temizlediği Işıyan Kılıca bakıyordu.

 

Masmavi gök ve süzülen bulutlar ofis odasının penceresinden girerek kılıcın üzerine yansıyordu. Güneş ışıkları gözlerinin kısılmasına sebep oluyordu.

 

“Kılıç ustalığı, kılıcı kullanma yolunu öğrenmektir. Peki eskrimin nedeni yalnızca güçlü bir kılıç ustası olmaksa onu öğrenmenin ne değeri var ki?”

 

İnsanı besleyip geliştiren kılıç.

 

Tıpkı zorlu vahşi doğada büyüyüp gelişen yabani otlar gibi insanlar da bir eğitimden, bir sınavdan geçmek zorundaydı. Ve bunu yalnızca küçük bir dojoda değil, koca dünyada da yapmak gerekirdi.

 

“Gerçek korku, yaşam gayreti… ve ayrıca benlik, kılıç aracılığıyla öğrenilebilir.”

 

Ahn Hyun Do kılıcı kınına kaydırarak ofisten ayrıldı.

 

“Yul Min.”

 

Dojonun sekreterlik işleriyle ilgilenen kişinin adı Yul Min’di.

 

“Buyur, Amca.”

 

“En genç çırağımıza kılıcın yolunu öğretme vakti gelmiş gibi görünüyor.”

 

“Demek vakit geldi bile. Öyleyse iki bilet ayarlıyorum. Kalkış için hangi güne rezervasyon yaptırayım?”

 

“Şu anda okula gitmesi gerektiği için… Yaz civarı olsa iyi olur.”

 

“Gerçi henüz hazır değil gibi… Fazla acele ediyor olabilir misin?”

 

“Eksikleri varsa o eksikliklerden daha büyük şeyler kazanabilmeli.”

 

Kılıç ustalığını herkes öğrenebilirdi.

 

Herkesinkinden hızlı bir kılıç için düzenli bir çaba ve çalışma gerekliydi. Fakat yalnızca hızlı bir kılıca sahip olmak tüm karşılaşmaları kazanmak anlamına gelmiyordu. Aynı şekilde daha ağır bir kılıç veya kas gücü gelişimi de bu garantiyi vermiyordu.

 

Kılıcı öğrenmenin altında yatan sebep, kişinin benliğini net olarak görebilmesiydi.

 

Ve Ahn Hyun Do’ya kalırsa zamane gençleri güçsüzdü.

 

“Okula git, çalış, işe hazırlan derken… Bu şekilde on yıl geçirirlerse kendilerini neyden hoşlandıklarını veya ne yapmak istediklerini bilemeden dünyaya atılmış halde bulacaklar.”

 

Bir kere işgücüne dönüşünce kendilerini değiştirme şansları olmayacaktı. İş yerlerinde, dükkanlarında çalışıp para kazanmaya başladıktan sonra kıymetli zamanlarının tamamen geride kalıp yittiğini göreceklerdi.

 

Geçen zaman asla geri gelmezdi. Zamanı aldatabilmek harika olurdu fakat bu yalnızca filmlerde var olabilen bir imkansızlıktı.

 

Kılıç aracılığıyla kendinizi keşfederdiniz.

 

Bir de kılıçla galibiyet alma sebebi vardı. Kendini ve rakibini gözlemleme!

 

Kendini bir başkasının gücüyle kıyasladığın vakit daha yukarılara ulaşmayı arzulardın. Kendini net olarak görebilen kılıç ustaları, ilerlemeye duydukları açlıkla çarpışırdı.

 

“Gerçekten güçlü bir kılıç. Neden kılıcı öğrenmek gerektiği, gerçek bir kılıç ustasının ne ifade ettiği… Seyahatler aracılığıyla bunları ona öğretebilecek olmalıyım.”

 

* * *

 

Kore Üniversitesi festivali yaklaşırken, bir haftadan bile az kalmışken, Lee Hyun’un okul hayatı gerçekten meşgul bir hal almıştı.

 

“Bar için hazırlananlar; aperatif yarışmasına katılacağımız için kesinlikle dikkatsiz davranamazsınız!”

 

Bar için aperatif hazırlamaları adına ansızın aşçılık sürecine sokulmuşlardı!

 

Lee Hyun aşçılık işinde bir hayli iyi olduğu için eğitime gerek görmese de diğer öğrencileri eğitmesi gerektiğinden dinlenmeye vakit bulamıyordu.

 

“Lee Hyun-oppa, yumurta nasıl kırılır?”

 

“Elmaları süngerle temizlesek olur değil mi?”

 

“Bulaşıkları yıkarken pril yerine yüz sabunu kullansak olmaz mı?”

 

Lee Hyun, sorulan her soruda derin bir iç çekiyordu.

 

Bugünlerde hazır ve eve teslim yemek sektörü çok gelişmişti. Dolayısıyla yalnızca çalışmaya şartlanmış ve üniversiteye kaydolana dek bir kez olsun kendi yemeğini yapmamış pek çok çocuk vardı.

 

“Ama pilavı kim yapacak?”

 

“Cuckoo yapacak.” (Kore’de popüler bir pirinç pişirme/pilav yapma makinesi markasıymış.)

 

“...”

 

İşte bu tarz konuşmalar yaşanıyordu!

 

Lee Hyun ise sinirine hakim oluyor ve öğrencilere temel yemek pişirme yöntemlerini öğretme işine katlanıyordu.

 

“Yumurtayı kızartmak için önce tavaya sebze yağı dökmelisiniz. Hatta sebze yağı yerine zeytinyağı kullanırsanız daha iyi olabilir.”

 

“Önce elmanın kabuğunu soyun ki kesmesi daha kolay olsun. Ananası meyve bıçağıyla kesmeyin!”

 

“Muz kesilmez, kabuğunu soyuverseniz yeter…”

 

Dürüst olmak gerekirse öğrenciler Lee Hyun’un sinirlene sinirlene açıklama yapmasını izlemekten keyif alıyordu, bu yüzden bildikleri şeyleri bile kasten tekrar soruyorlardı.

 

“Ama pilavı unla yapamaz mıyız?”

 

“İlk başta güveç yaparken ramen çorbası gibi öteberi koyulup kaynatılıyormuş diye duymuştum…”

 

Lee Hyun’un sabrı dibe vurmuştu.

 

Bununla birlikte Seo Yoon, aşçılığı hızlı öğrenen taraftaydı. Sebzeli krepi (buchimgae) yakıp kömüre benzetse de Lee Hyun’dan püf noktasını öğrendikten sonraki denemesinde güzelce pişirebilmişti.

 

An itibarıyla See Yoon, kızartmış olduğu bir parça kimchi krepini yemek çubuklarıyla Lee Hyun’a uzatıyordu.

 

“Denememi mi istiyorsun?”

 

Lee Hyun gergin bir şekilde böyle söylerken Seo Yoon, benzer gerginlikte bir surat ifadesiyle onay verdi. Kimchi krepine bakan Lee Hyun’un gözleri bıçak misali keskinleşmişti.

 

‘İçinde un, kimchi, kimchi sıvısı, yumurta, yeşil soğan, ahtapot ve birkaç şey daha var. Malzeme bazında bir problem yok.’

 

Normal malzemeler kullanılarak pişirilmiş bir kimchi krepiydi.

 

‘Kırmızımsı bir renkte güzelce pişmiş gibi göründüğüne göre pişirilme sürecinde de belirgin bir problem olmamalı...’

 

Şüphelerini bu şekilde dindirdikten sonra See Yoon’un kendisine verdiği krepi alarak ağzına attı.

 

Krep ağzına girer girmez de zengin bir kimchi aroması tamamen yayıldı!

 

‘Hoş kokuyor. Yerli kimchi tadı sonuçta. Çevredeki bahçelerde yetiştirilmiş lahana ile balık salamura ve toz kırmızı biber iyi harmanlanmış… Ve krep olarak geri dönüşü de hoş olmuş! Başarılı bir kimchi krepi.’

 

Değerlendirmesini hızlıca tamamlasa da ağzı adeta yangın yeriydi.

 

Zaten tavadan alınır alınmaz kendisine uzatıldığı için krepin sıcak olmaması mümkün değildi.

 

‘Sonuç olarak daha şüpheli davranmam gerekecek.’

 

Diye düşünen Lee Hyun’un bakışları daha da keskinleşti.

 

Bu gözler adamı öldürürdü!

 

Sert bakışlarını sürdürürken de tattığı lezzet karşısında başparmağını kaldırdı.

 

“Lezzetli. Böyle devam et.”

 

“...”

 

Bir karşılık gelmese de Seo Yoon’un gözleri azıcık da olsa gülermiş gibiydi.

 

‘Gülmeyi de mi biliyormuş?’

 

Çabucak gelip geçen bir ifade olmuştu. Fakat kısacık bir an için sergilediği o güzellik, tam da Lee Hyun’un ilk Tanrıça Freya’sını yaparken hayal ettiği gülümseme gibiydi.

 

Ardından Seo Yoon meyve salatasını da hazırladı ve servis tabağında gerçekleştirdiği sunum da harika oldu.

 

Ödünç aldıkları Gıda ve Beslenme Bölümü Departmanı sınıfındaki aşçılık pratiği bu şekilde sona erdi ve ayrıca barın açılışıyla ilgili planlamalar yapıldı.

 

Bar personeli 10 erkek ve 7 kadından oluşuyordu.

 

“Çadır barı yapalım. Böylece maliyeti de düşürürüz. Tek sıra 5 çadır iş görür bence, siz ne dersiniz?”

 

Hong Sun Ye’nin sözleri tüm erkeklerden onay aldı. Tabii festival tek günde sonlanmayacağı için yağmur ihtimaline karşı da hazırlık yapılmalıydı.

 

“Öyleyse 5 çadır diyoruz. Onları festival başlamadan önce yerleştirebiliriz, değil mi?”

 

Diyen Hong Sun Ye, Lee Hyun’a baktı.

 

Daha önceki gezilerinde onun her türlü inşaat becerisine tanık olmuştu, dolayısıyla çadır gibi bir yapının onun için hiç sorun doğurmayacağını düşünüyordu.

 

“Kesinlikle yapılabilir.”

 

“Ama çadırları nereden bulacağız?”

 

“Çadır kiralayan bir yer vardır elbet.”

 

“Öyleyse çadır işi tamam…”

 

Hong Sun Ye hızlıca şablonu çıkarttı. Ve barı koyacakları nokta ile çadır boyutunu oracıkta şablona döktü.

 

“20 masa sığar herhalde.”

 

“Öylese 100 sandalye lazım gibi. Çok mu oldu?”

 

“Müşterilerin tek seferde gelme ihtimaline karşı hazırlıklı olmalıyız. Gerçekten diğer okullardan ve halktan pek çok kişi geleceği için çok sayıda müşteri toplanacaktır. Sandalyeleri sınıflardan ödünç alabiliriz, o yüzden elimizi korkak alıştırmayalım, bol bol alalım.”

 

“Festivalden önceki sabah çadırları kurmalı, masaları ve hatta sandalyeleri bile yerleştirmiş olmalıyız.”

 

“Peki gaz ocağı ve yemek materyalleri…”

 

“Bir tedarikçiden sipariş verirsek kamyonla buraya gönderirler.”

 

Hong Sun Ye ve Lee Hyun’un iletişimiyle tüm meseleler yıldırım hızıyla çözülüyordu. Diğer erkekler boşa yer kaplıyordu; gerçekte bar hazırlıklarını yalnızca kız öğrenciler ve Lee Hyun hallediyordu.

 

“Peki barımızın konsepti olarak ne seçmeliyiz?” Hong Sun Ye herkese bu soruyu yöneltti.

 

Kore Üniversitesindeki barların hepsi kendilerince bir konseptle ilerliyordu. Sevimli müşteriler çekebilmek adına giyinip kuşanmaları ve kişiselleştirilmiş bir bar ortaya koymaları mühimdi.

 

“Kulüp atmosferi mi yapsak?”

 

“Liseli kız atmosferine ne dersiniz? Üniformam hala duruyor…”

 

“Benimki de duruyor. Ama birkaç kilo aldım…”

 

Kız öğrencilerin her sohbetinde erkek öğrencilerin nutku tutuluyordu.

 

Barda giyeceği kısa etek ve çıplak omuzları ile sırtını açığa çıkartan bir üstle Seo Yoon.

 

Saf, masum bir liseli kız kılığıyla Seo Yoon.

 

‘Bu resmen büyük ikramiye.’

 

‘Bu resmen büyük ikramiye.’

 

‘Bu resmen büyük ikramiye.’

 

‘Bu resmen büyük ikramiye.’

 

“...”

 

Erkek öğrencilerin fantezileri uçuşa geçmişti.

 

“Nasıl bir konsept yapmalıyız?”

 

Kız öğrencilerin en büyük endişesi buydu. Diğer okul barlarıyla yapılacak müsabakayı kazanmalarının tek yolu göze çarpacakları bir konsept belirlemeleriydi.

 

“Şimdilik erkekler rahat giyinebilir diyelim. Kızlar konsept üzerine daha çok düşünüp bir şeyler seçer.”

 

Erkek öğrenciler, kız öğrencilerin sözlerine içtenlikle karşılık verdi.

 

“Tamamdır. Umarım güzel bir konsept seçersiniz.”

 

“Çok da kafa yormayın, az önce bahsettikleriniz de çok iyiydi.”

 

“Ahh. Keşke festival bugün olsaydı…”

 

“...”

 

Kız öğrenciler erkeklerden ayrı olarak toplanarak tartışmaya başladı.

 

Kulüp tarzı, liseli kız, ofis üniforması. Başlangıçta erkekleri heyecanlandırmaya yetecek konseptler seçseler de nihayetinde hepsi iptal edildi.

 

“Yalnızca erkeklerin gözüne güzel gözükmekle olmaz!”

 

Ayrıca Seo Yoon’u da düşünüyorlardı, o kıyafetlerle sorun yaşayacağı barizdi.

 

“Nasıl bir konsept olmalı? Servis esnasında pek çok kişi bizi görecek, yani şöyle zarif ama çekici, kadınsı ama vicdanımızı yaralamadan giyebileceğimiz bir şey yok mu?”

 

“Mayıs festivali olacaksa gelinliğe ne dersiniz?” (Kore’de mayıs ayı düğün ayıymış.)

 

“Gelinlik! Bayağı iyi fikir. Mayıs Gelinleri. Gelinlikli, hatta duvaklı öğrenciler, bana kalırsa bayağı canlı bir his olur.”

 

“Ben de beğendim!”

 

“Fikir güzel ama gelinlik kiralayabileceğimiz bir yer var mı?”

 

“Kumaş veya materyal alıp kendimiz dikebiliriz. Bir moda dergisine bakıp benzer bir şeyler yapsak olmaz mı?”

 

Kız öğrenciler ortak bir fikirde buluşmuştu.

 

Bir kadını en güzel gösteren elbisenin gelinlik olduğu söylenmez miydi?

 

Hem evlenmeden önce gelinlik giyebilmeleri için de harika bir fırsat olurdu.

 

“Seo Yoon-sunbae, senin için de uygun olur mu?”

 

“...”

 

Seo Yoon anlık bir tereddütten sonra başını sallayarak onay verdi.

 

* * *

 

Okul ödevi için zindan keşfi!

 

Festival başlamadan keşfi tamamlamaları gerektiği için vakitleri gerçekten sıkışıktı.

 

“Hemen toplanın lütfen.”

 

“Geri kalan herkes burada zaten.”

 

Grup üyeleri sabahki derslerin ardından kapsül odasında toplanır toplanmaz şikayetler başlamıştı.

 

Lee Hyun’un ise kendince bir bahanesi vardı.

 

“Trafik yoğundu.”

 

“Yalana bak. Buraya yürüyerek geldin.”

 

Fakat grup üyelerini kandıramamıştı.

 

“Okuldan buraya yürümek 3 dakika sürüyor, yani niye arabayla gelesin ki?”

 

“Otobüsle birden fazla durak olduğu için binmekle yolu uzatırsın.”

 

Lee Hyun’un gözleri yumuşayıp nemleniyordu.

 

Oyunda Zephyr adını kullanan Choi Ji Hoon, abilerine bunu öğretmişti; Lee Hyun da kızları yatıştırmak için bu yöntemi kullanıyordu.

 

Lee Hyun parmağını sallayarak olabilecek en tatlı ses tonuyla konuşmaya başladı.

 

“Ah bu kurnaz geyikler… Siz şimdi benim sözlerimden şüphe mi duydunuz?”

 

“...”

 

O anda kız öğrencilerin suratlarına midelerinden aceleyle bir şeyler yükselirmişçesine bir ifade yerleşti.

 

‘Ah, bebekken içtiğim anne sütü…’

 

Tatsız ve yağlı bir hissiyat!

 

Fıstık ezmesi ile peyniri karıştırıp ramen yapsanız bile bu kadar kötü olmazdı.

 

“Ah, iyi, anladık. Hadi acele et de başlayalım.”

 

Lee Hyun’un son günlerde çok şeyle uğraştığına tanık olan Hong Sun Ye, onun tarafını tutmuştu. Onunla baş etmek amcasının sabahtan akşama dek yanında bıraktığı kılı kırk yaran kuzenleriyle baş etmekten bile zor olsa da sabrını koruyordu.

 

“Oppa.”

 

Lee Yoo Jung kapsüle girmeden önce Lee Hyun’a seslendi.

 

“Hm?”

 

“Dale Krallığı yakınlarındaydın, değil mi? Biz çoktan toplandık ve çokça keşif pratiği de yaptık.”

 

Lee Hyun bir problem yokmuşçasına yanıtladı.

 

“Tabii, haklısınız. Ben de geldim sayılır.”

 

“İyi, rahatladım öyleyse. Biz içeri girip bekleyelim. Çabuk gel lütfen.”

 

“Birazcık bekleyin. Hemen geleceğim.”

 

Diyen Lee Hyun kapsüle girdi ve sensörler takılırken ‘Sanırım yakında ayrılmalıyım’ diye düşündü.

 

* * *

 

Kurueso Krallığında yaptığı aksesuar ve heykelleri tüccarlara satmakla meşgul olduğu için hala Nest Krallığının Herom Kalesindeydi.

 

Ata binse bile Dale Krallığının Nekan Kalesine ulaşması beş günden fazla vakit alırdı.

 

‘Korece düşünürsek geldim sayılır diyebilirim. Sonuçta “hemen geleceğim” demek “daha vakit var” demektir, yani muhtemelen geciksem de anlayış gösterirler.’

 

Herom Kalesi!

 

Krallık sınır bölgesinde olduğu için antrepo ticaretiyle uğraşan Tüccarların canlılık kattığı bir kaleydi. Alıcılar nedeniyle de etraf vagonlar ve mallarla doluydu. Öyle bir düzensizlik vardı ki insana akşam pazarını anımsatıyordu.

 

Pazarlık fiyatlarının üzerini çizen kullanıcılar ve tek bir kuruş bile aşağı inmeyecek olan Tüccarlar arasında şiddetli mücadeleler gerçekleşiyordu.

 

“Neden, ne kadar paragöz bir Tüccar olursan ol böyle bir şeyi nasıl yapabilirsin? Onca çile çekip yaptığım, resmen çocuklarım gibi gördüğüm mallarımı nasıl bu fiyata alabilirsin?”

 

“Bakın bayım. Lütfen birazcık sakin olun da açıklamamı dinleyin. Şu anda bu malların piyasa fiyatı…”

 

“Piyasa fiyatıymış! Benim mallarımı neye benzetiyorsun sen? Üzerlerinde tek bir çizik dahi var mı? Yoksa bu yakutun kalitesine düşük mü diyorsun?”

 

Histerik durumda küçük bir Cüce. Ve tabii ki gerçek kimliği de Weed!

 

Acemi Tüccarları kandırmak için inatçı bir Cüce olmuştu ve fiyatları yükseltiyordu.

 

Mücevherlerle yaptığı aksesuarları ve heykelleri, hatta Cücelerin hediyelerini bile satıyordu. Dürüst olmak gerekirse veda partisinde aldığı hediyeleri satarken ufak bir vicdan azabı duyuyordu.

 

‘Yine de bugünlerde piyasa değişti. İhtiyacım olmayan hediyeleri hediye çeki almışım gibi düşünebilirim bence.’

 

Kalpten gelen hediyeler!

 

Hediye verenlerin gönlünü kazanmış ve bu kadarının yeterli olduğunu düşününce o hediyeleri kendi gönlünce fahiş fiyatlara satmaya başlamıştı.

 

Bir Cüce tarafından satıldığı için güvenilirliği yüksek ve kaliteli mallardı fakat Weed fahiş fiyatlarda ısrarcı olduğu için alım satım işlemleri pek hızlı gerçekleşemiyordu.

 

* * *

 

“Aahh, ne zaman gelecek bu!”

 

“Çok geç oluyor artık… Pes edip kendi başımıza mı girsek?”

 

“Yapamayız. Çünkü gruptan bir kişi bile eksik olursa puan alamayız.”

 

Nekan Kalesindeki ihtiyar bir ağacın altında bir grup insan toplanmış, birini bekliyordu.

 

İki Tanımlayıcı, bir Hırsız, bir Efsuncu, bir Elementsel Büyücü ve bir Korucudan oluşan bir grup!

 

Hegel temizlediği kalkanını yerdeki bir ışıltıya göre ayarlamıştı.

 

“Geç oluyor. Bir değişiklik olsun diye Kudram’ın Kalkanını çıkarttım gerçi.”

 

Kudram’ı Kalkanı.

 

Tüm bedeni kaplayan uçurtma şekilli bir kalkandı, 70in üzerinde defansa ve hantal ağırlığıyla hücumları engelleme etkisine sahipti. Choe Sang Jun bu kalkanı ve zırhını Kara Aslanlar Loncasının bir üyesi olan abisinden ödünç almıştı.

 

Kalkanı gören Efsuncu Rumi meraklı bir yüzle, “Sang Jun, yo, Hegel, o kalkanı senin için kim efsunladı?” dedi.

 

“Haven Krallığının en iyi büyü kullanıcısı olan Perrier-nim yaptı. Kara Aslanlar Loncasının Efsuncusu.”

 

“Ah, o ünlü kişi yaptı yani…”

 

Grup üyelerinin gözleri Kudram’ın Kalkanına kaymıştı.

 

Nekan Kalesinin içerisinde bile ilgi odağı, olağanüstü ekipmanlarını kuşanmış olan Hegel’di.

 

Versailles Kıtasında genellikle insanların gücü ekipmanlarıyla sergilenebilirdi. Bir Kılıç Ustasının saldırı gücü tüm grubu destekleyecek kuvvette olabilir, düşmanı püskürtmenin kaynağı rolünü de üstlenebilirdi.

 

E bu olağanüstü Kılıç Ustasına bakınca kıskanmamak da elde değildi.

 

“Harika olmalı, Hegel.”

 

“Gerçekten kıskanılası bir ekipman. Zırhın da normal bir öğe değil, değil mi?”

 

“Anlatsam da anlayamazsınız çünkü Snake’in Bantis Zırh Seti. Botlar, omuzluklar ve başlık, birer set öğesi.”

 

“Bantis Zırhını hiç duymamıştım.”

 

“Duymazsın tabii, ünlü bir öğe olmasa da yo, hafife alınamaz! Öyle nadir bir zırh ki yalnızca kullananlar tarafından biliniyor, haliyle bileni az. Ama performansı Norman’ın silahlarından da harikulade.”

 

“Norman’ın silahlarından da iyi mi cidden?”

 

“Kıyaslamak başlı başına imkansız.”

 

Hegel ekipmanıyla böbürlenirken Elementsel Büyücü Selsia’nın gözleri ışıldıyordu.

 

“Böyle ekipmanlarla beklemeye hiç gerek yok cidden.”

 

“Hm?”

 

“Avlanma işinin çoğunu ben üstlenmeyecek miyim zaten? E hadi kendi kendimize gidelim.”

 

“Ama Hyung gelmezse doğru düzgün bir not alamayız…”

 

“Biz içeri girip keşfetmeye başlarız, o da bize sonradan katılır, olmaz mı?”

 

“Öyle mi yapsak ki?”

 

Hegel cezbedilmiş görünüyordu. O da bir an önce abisinden ödünç aldığı ekipmanları denemeye hevesliydi.

 

Kılıç Ustası Bella da ağzını açtı.

 

“Bir Oymacının keşfe pek katkısı olamaz zaten. Yani başlangıçta yanımızda olmasa da çok dikkat çekmez bana kalırsa.”

 

Bella’nın bile onayı alınınca Hegel, kararını verdi.

 

“Tamamdır. Biz bize gidelim öyleyse.”

 

“Peki hangi zindanı keşfetmeye karar verdiniz?”

 

Zindanlarla ilgili araştırma yapan ve seçimi gerçekleştirenler Hegel ve Nide ikilisiydi.

 

Bu soruyu yanıtlayan da Nide oldu.

 

“Çok uzakta değil. Ovanın Kızıl Bölgesini geçince kuru ağaçlarla dolu bir orman görünüyor; giriş orada.”

 

“Ünlü bir zindan mı?”

 

“Hayır, keşfeden ilk grup biz olacağız muhtemelen.”

 

“Gerçekten mi?”

 

Hegel omuzlarını iyice genişletti.

 

“Hı hı. Nide ile birlikte Krallık kütüphanesindeki kitapçıkları incelerken keşfettik. Gerçi kitapçığı bulan Nide idi tabii.”

 

“Daha önce hiç açılmamış bir zindandan mı bahsediyorsun yani?”

 

“Büyük ihtimalle siftahı biz yapacağız.”

 

Gizli bir zindanı keşfederlerse şöhretleri yükselmekle kalmayacak, kazandıkları tecrübe de ikiye katlanacaktı.

 

“Bir tuzak olsa bile Nide etkisiz hale getirebilir, savaşma sorumluluğunu da ben üstlenebilirim.”

 

Efsuncu Rumi, gizli zindan sohbeti yüzünden endişelenmiş görünüyordu.

 

“Peki ya Weed oppa? Gizli bir zindansa onu bekleyip birlikte girmemiz gerekmez mi?”

 

“Gerekir mi ki? Zindan bilgilerinin yer aldığı kitapçığı bu ihtiyar ağacın altına bırakıp gideriz. O da kitapçığa bakıp girişin etrafındaki alanı aşağı yukarı bulur herhalde.”

 

“Ama savaşamadığı için yanımıza gelemeyebilir.”

 

“O kadar da kötü değildir canım. Öyle olsaydı Thor Krallığına dek gidemezdi. Hadi biz bir an önce gidelim.”

 

Hegel yeri kazarak kitapçığı gizledi.

 

- Gildras’ın Tuhaf Hikaye Kitapçığını bıraktınız.

 

Ve basit bir erzak standında hazırlıklarını tamamlayan grup, Ovanın Kızıl Bölgesine yöneldi.

 

* * *

 

Herom Kalesi satışlarıyla pinti Weed’in eline 35,000 altın geçmişti!

 

“Dale Krallığına gidecek posta arabası ertesi gün kalkacak.”

 

“Seyahat bedeli nedir?”

 

“7 Altın.”

 

Oraya posta arabasıyla gitmeyi planlasa da hem beklemesi gerekecekti hem de fiyat fazlaydı.

 

‘Böyle olmaz.’

 

Weed Herom Kalesinden ayrılarak nadiren ziyaret edilen bir ormana girdi.

 

Kuşlar ve sincaplar gibi küçük hayvanların yaşadığı bir başlangıç seviyesi ormanı!

 

*Cik cik*

 

Yerde buldukları meşe palamutlarını kemiren sincaplar Weed’in etrafında toplanıyordu. Yakın olsalar da civardaki ağaçların üzerinden inmek gibi bir niyetleri yoktu.

 

Weed bir İnsan olsaydı bu kadar yakına bile yaklaşmazlardı. Yanaşma sebepleri Cücelerin canlıları öldürmekten hoşlanmayışıydı.

 

Ve bir Elf olsaydı yanına gelip ona sürtünebilirlerdi bile. Çünkü Elfler, doğanın canlılarıyla olan yakınlıkları gereği her yerde kabul gören bir Irktı.

 

İşte o sıralarda hareketsizce duran Weed’in gömleği dalgalandı ve kuvvetli bir ışıltı saçtı. Sırtında Işığın Kanatlarının kocaman açılışıyla da görkemli bir cazibeye kavuştu.

 

Yerde birikmiş yapraklar havalandı ve sincaplar parlak ışık karşısında gözlerini kıstı. Weed ise ormanın içerisinde kanatlarını yaydığı gibi göğe süzüldü.

 

Herom Kalesinin yanında tüm kudretiyle akan Verona Nehri ufak bir dere gibi görünmeye başladı. Mallarını satarken tıklım tıklım dolu olan Herom Kalesi ise susam tanesi kadar kaldı.

 

Uçan bir Cüce; işte bu, hiç işitilmemiş bir şeydi.

 

“Işığın Kanatları, hadi gidelim!”

 

Işığın Kanatları zarafetle çırpıldı.

 

Bir beden eklemeyi düşünmediği için Işığın Kanatları yalnızca bir başka bedene parazit olarak varlığını sürdürebiliyordu.

 

Işığın Kanatlarının adamakıllı yayılışıyla Weed, sağlam bir hızla ilerlemeye başladı. Ve daha dengesini bile yakalayamadan mermi gibi öne atıldı.

 

İvmelenişi öyle inanılmazdı ki yalnızca ani bir hareket şeklinde ifade edilebilirdi!

 

- Gökyüzünde uçuyorsunuz. Işığın Kanatları maksimum hızının yalnızca %26sını sergileyebiliyor. Cüce ırkının özellikleri gereği ciddi bir baş dönmesi yaşayabilirsiniz.

 

Cüceler at üzerinde veya posta arabasında da doğru düzgün seyahat edemezlerdi!

 

Ve Weed gökte uçtuğu için Cüce ırkının bu cezasını çekeceği şüphesizdi. Tıpkı biraları mideye indirip kör kütük sarhoş olduğu zamanki gibi ağır bir sersemlik hali başlıyordu.

 

Weed bu problemi çözmenin en basit yolunu biliyordu. Heykel Dönüşümünü iptal etmek zorundaydı!

 

Ancak Cüce bedenine olan tutkunluğu geçmemişti. Dayanıklılık iyiydi, bir de fazladan bahşedilen El Becerisi olunca şimdilik Cücelikten vazgeçmek istemiyordu.

 

“Bir şekilde katlanabilirsem sorun olmaz.”

 

Bir melek gibi Işığın Kanatlarını çırpan Weed, kendisini güneybatıya doğru yönlendirmiş halde sersemce ilerlemeyi sürdürüyordu.

 

Her şeyin üzerindeki gökyüzünde ilerleyerek dağları da tepeleri de ardında bırakıyordu.

 

Bazen bir uçuruma veya dağ zirvesine yöneldiği, tehlikeli derecede yaklaştığı oluyordu. Bunlar baş dönmesi ve mide bulantısıyla uçmanın doğurduğu acil durumlardı!

 

Öyle aşırı bir hızla uçuyordu ki kartallarla çarpışmamak için de yolunu değiştirmesi gerekiyordu.

 

* * *

 

Hegel grubu kırmızı kumlarla kaplı araziyi geçmiş ve Ölü Ağaçlar Ormanına ulaşmıştı. Tek bir yaprağın dahi olmadığı, tüyler ürpertici bir ormandı.

 

Bir hayalet çıkıverse hiç kimsenin garipsemeyeceği bir ortamdı.

 

Versailles Kıtasında dolaşarak pek çok tecrübe edinen Hırsız Nide, lafa girdi.

 

“Burası geceleri başıboş gezilecek bir yer değil. Gece çöktüğünde arada sırada da olsa azılı Groller çıkıp ormana kök salabiliyor.”

 

Bu sözler Rumi’nin yüzüne korkulu bir ifade yerleşmesine yol açtı. Grollerin bu ormandan atılıp kendisine doğru bir balta veya bambu mızrak kaldırdıklarını düşünmek, onu dehşete düşürüyordu.

 

“Onlarla karşılaşırsak kaçamayız bile sanırım?”

 

“Aynen. Gece vakti Grollerle karşılaşırsak canımızdan vazgeçmekten başka şansımız olmaz.”

 

Ağaçlar arasında verdikleri uzun süreli mücadelenin sonunda zindanı buldular. Giriş tozlar ve taşlarla kaplıydı ve hayvan kemiklerinin altında gömülmüştü.

 

“Hadi girelim.”

 

Hegel’in girişe adımını atışıyla birlikte kısa bir süre tereddüt eden diğer grup üyeleri de onu takip etti.

 

#Yine daldan dala atlamalı bir bölümdü, şahsen seviyorum böyle bölümleri. Öncelikle bizimkinin yaz aylarında kılıcın yolunu öğrenmek için seyahatlere atılacağını öğrendik. Sonra Seo Yoon ablamızın gelinlik giyerek servis yapacağını öğrendik ki bu kısmı özellikle merak ediyorum. Son olarak da pinti kahramanımızı -kazandığı paralarla birlikte- kendisini geride bırakıp gizli bir zindana giren grubuna katılması için tam anlamıyla havalara uçurduk. Bu arada şu Hegel denen tipi hiç sevmedim ama böbürlenmelerinin ve Weed’i hor görüşünün karşılığını yakın zamanda alır diye düşünüyorum. Hadi Weed, göster şunlara! Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 32561 Üye Sayısı
  • 333 Seri Sayısı
  • 43274 Bölüm Sayısı


creator
manga tr