Lms 21.5 : Şişedeki Mesaj

avatar
1385 13

Legendary Moonlight Sculptor - Lms 21.5 : Şişedeki Mesaj


Çevirmen : Clumsy-nim



Yalnızca birkaç saat içerisinde Hermes Loncası Hırsızları ve Suikastçılarından oluşan üç takip ekibi de tamamen yok edilmişti.

 

“Onlarla irtibatı yitirdik. Son raporları Weed’le birlikte olan çok güçlü bir savaşçı tarafından saldırıya uğradıkları şeklindeydi.”

 

“Yakınlarda olmalılar. Hırsızları ve Suikastçıları korumak için birlikler göndereceğiz, o yüzden o ekipleri güçlendirene dek aramayı durdurun.”

 

Drinfeld, hedefine ulaşmasına yalnızca birkaç gün kaldığından emindi. Yeni Büyücüleri ve Paladinlerinin, yani Hermes Loncası destek kuvvetlerinin yerlerine yerleştirildiğinden ve diğer birliklerle birlikte çarpışmaya hazır olduğundan da emin olmuştu.

 

Donanma, ayrıca Suikastçıları ve Hırsızları. Bir de çoğunlukla aranan erkeklerden oluşan Korsanlar, bir grup olarak birlikte hareket etmeye zorlanmıştı. Normal şartlarda denizciler ve korsanlar birbirlerinin can düşmanıydı. Ancak ortak düşmanlarına saldırmanın ve Loncanın gücünün onları etkilemesinin hatırına bu duruma katlanmakta karar kılmışlardı.

 

İz sürme ekipleri ayak izlerini Helyum madeni bölgesinin yakınlarına dek takip etmişti ancak alandaki eski mücadeleler nedeniyle o izleri yorumlamak zordu.

 

“Şu taze ayak izlerine bakın, onlar buradan geçeli çok olmamış.”

 

“O geçidin diğer ucunu kim tutuyor?”

 

“Rutiel-nim ve diğerleri o kısmı mühürledi.”

 

“O adamlar öyle kolay kolay yenilmezler.”

 

Haven Krallığı Donanma Şövalyesi Rutiel, oyunun en güçlü 30 Şövalyesinden oluşan gruba dahildi.

 

“Rutiel-nim’in çok sayıda zorlu zindanı aşıp temizlediğini duymuştum, yani ne kadar uzağa kaçarlarsa kaçsınlar onları hızla yakalayacaktır.”

 

İlk dalgada Hırsızlar, Şövalyelerden önde gitmişti. Yüksek seviyede çeviklikleri ve bolca hızları vardı, dezavantajlı yanlarıysa düşük dirençleriydi. Gerçi artık bunu umursayacakları bir yerde değillerdi.

 

Seo Yoon.

 

Üç Suikastçı ve bir Hırsız, onun ellerinde can vermişti.

 

Keşif takımını koruması adına gönderilen refakatçi birlikleri de dahil ederseniz katlettiği kişilerin sayısı 21den aşağı değildi.

 

Tüm bunlar yalnızca tek bir kişinin eseriydi.

 

Roa: Tetikte kalın. Bu kız öyle güçlü ki insanı korkutuyor.

 

Travis: Weed’in konumunu sorma konusunda hiç endişe duymayın, onu görür görmez öldürün gitsin.

 

Alawin: Ana birlikler desteğe gelene dek direnmeniz yeterli.

 

Las Phalanx’taki Hermes Loncası oyuncuları özel sohbet kanallarını bitmek bilmez konuşmalarla dolduruyordu.

 

Hala Haven’de olan Lonca oyuncularıysa bu sohbetleri okumaktan heyecan duyuyordu; av, popüler bir gündem maddesiydi.

 

Gochem: Bu bir tilki avı.

 

Strauss: O kız da epey azılı bir tilki.

 

Jaigeo: Keşke Las Phalanx bu kadar uzak olmasaydı, oraya gitmek istemeye başlıyorum.

 

*****

 

Seo Yoon’un bir zamanlar el değmemiş olan zırhı şimdi iri çatlaklar ve eziklerle kaplanmıştı. Canlılığı ve kuvvetiyse çok düşmüştü ama hareketi kesmeyi göze alamazdı.

 

Arama ağlarını daraltıp kuşatmalarını oluşturmak için toplanan iz sürücüler her yeri dolduruyordu.

 

Saldırı Gücü.

 

Vahşi Savaşçılar son canlılık kırıntılarına ulaşıncaya dek savaşırdı.

 

Onların ufacık bir seviye veya yetenek artışı kazanma şekli bile diğer sınıflardan farklıydı. Normal şartlarda parti içerisinde avlanırken daha az tecrübe kazanırdınız.

 

Parti avında gerektiği takdirde dinlenebilirdiniz, bu da canavar avının hızını azaltırdı ama yine de biraz tecrübe kazanabilirdiniz.

 

Fakat kendinizi çok sayıda canavar veya farklı düşmanla dolu tehlikeli bir odaya atarsanız ve canınız tehlikeye girene dek savaşırsanız… daha fazla tecrübe kazanırdınız. Ayrıca ilişkili savaş istatistikleri ve yeteneklerinizin de hatırı sayılır ölçüde arttığını görürdünüz.

 

Bu, sürekli olarak sınırlarınızı aşıp daha güçlü rakiplerle yüzleşmenizi, kanınızın son damlasına kadar savaşmanızı gerektiren bir avlanma tarzıydı. Yani Vahşi Savaşçı tarzıydı ve sizi diğer sınıflardan daha güçlü kılacağına hiç şüphe yoktu.

 

Mevcut tüm işaretler, Vahşi Savaşçı Seo Yoon’un çok kötü durumda olduğunu gösteriyordu.

 

‘Daha fazla direnmek zor olacak.’

 

Seo Yoon o ana dek tüm düşmanlarını yalnızca Vahşi Savaşçı yeteneklerini kullanarak mağlup etmişti. Fakat yeni Suikastçılar ve Hırsızlar yoldaydı ve bu defa yanlarında Şövalyeler de getiriyorlardı.

 

An itibarıyla Seo Yoon’un bedeninde çeşitli Suikastçı zehirleri dolanıyor, onlara direnme kabiliyeti sınıra ulaşıyordu.

 

“Bu o!”

 

“Yakalayın onu!”

 

Seo Yoon, direnecek veya karşı koyacak vakti olup olmadığını bilemiyordu.

 

Onun tereddüt ettiğini gören düşmanlarsa cesaret kazanarak ilerliyordu.

 

‘Bir savaş.’

 

Sonucunda Seo Yoon, saldırılardan kaçınmak için elinden geleni yaparak 31 düşmanı kılıcıyla öldürmeyi başardı. Ancak o düşmanları indirmek, Seo Yoon’un kuvveti ve canlılığını da dibe vurdurdu. Başka bir sınıfa mensup olsaydı şimdiye bırakın hayatta kalmayı, savaşacak mecali bile kalmazdı.

 

Bu savaşın ardından Seo Yoon, bir müddet dinlenme fırsatı buldu.

 

Bir Vahşi Savaşçı savaşın ardından korkunç bedeller öder, tüm bedeni neredeyse sakat bırakacak bir zayıflıkla ağrırdı.

 

Seo Yoon bir gün önce, yani iz sürücü düşmanlarının belirişi öncesinde Weed’e bir fısıltı göndermişti.

 

İşte o sırada Weed’den yanıt geldi.

 

– Dönüş yolundayım. –

 

Seo Yoon, böylesine harika bir zamanlamayla şansının yaver gittiğini hissetti.

 

Ancak düşmanlarla 10 saat çarpıştıktan sonra Weed’den yeni bir fısıltı geldi.

 

– Geciktik, yükümüz çok ağır. 1 saate orada oluruz. –

 

Derken 5 saat daha geçti.

 

– Geldik sayılır. –

 

2 saat daha.

 

– Artık an meselesi. –

 

‘Onları uzağa çekmem gerekiyor. Harekete geçmek zorunda kalacağım.’

 

Altın Kuş ve Gümüş Kuş Helyum madenlerinin içerisinde bekliyordu. Seo Yoon ise Weed’in güvende olması uğruna oradan ayrılmaya karar vermişti. Kılıcını tutar halde hiç değilse Weed’i bir kez görebilme umuduyla gözünü madenlerin girişine dikti.

 

‘Yakın zamanda birbirimizi tekrar görebilecek miyiz?’

 

Weed’le ilgili hisleri net değildi, duygularını göstermekte zorlanıyordu ve Weed’in de duygularını gösterdiği söylenemezdi.

 

Onun yanında rahat eden Seo Yoon, ona bir şeyler anlatmak istiyor ama korkusu buna mani oluyordu.

 

Seo Yoon, Weed’in başkalarının öldüğünü görmeye katlanamadığı için çok sıkı çalıştığını biliyordu.

 

‘Daha fazla bekleyemem. Gitmek zorundayım. Peşimdekileri daha fazla yaklaşmadan başka yöne çekmeliyim.’

 

Diye düşünen Seo Yoon, arkasını dönerek uzaklaşmaya başladı…

 

Çın…tın…çın.

 

O sırada Helyum madeninin girişine yaklaşan sesler işitildi.

 

Sarı Oğlan, Weed, Altın Kuş ve Gümüş Kuş birlikte bir vagonu çekiştiriyordu. Vagondaki yükün bir parçası olarak da ‘Yedi Meleğin Varışı’ heykeli kendisini gösteriyordu.

 

Seo Yoon’un yüzü toz ve terle kaplıydı, buna rağmen bulutların arasından süzülen güneş misali çarpıcı bir gülümseme, yüzünü aydınlatıyordu. Seo Yoon bundan tamamen bihaberdi.

 

‘Weed, işte buradasın.’

 

Seo Yoon, tüm korkuları ve mevcut durumuna rağmen şu anda neşeyle dolu, capcanlıydı. Ve o canlılık kalbini kaplıyor, içindeki ışıltı adeta bedenini parıldatıyordu.

 

Weed’in kalbiyse boştu.

 

Seo Yoon’un alnında neon kırmızı bir ışıltıyla ismi ve elmas şeklinde bir katil damgası yer alıyordu. Bir kez daha ceza almıştı.

 

Zırhının güveler tarafından yenmiş bir kıyafet gibi görünmesi için kim bilir kaç düşmanla çarpışması gerekmişti. Zırhının altındaki ince deri kıyafeti bile yıpranmış ve parçalanmış, ince bedeninin büyük bir kısmı açığa çıkmıştı.

 

“Gitmemiz gerekiyor.”

 

Seo Yoon’un iz sürme ekibinin işini bitirmesi sayesinde Hermes Loncası henüz tam konumlarını belirleyememişti ve hala bir miktar uzakta olmaları onlar varmadan önce fazladan zamanları olmasını sağlıyordu. İz sürme ekibinden farklı bir yön seçtikleri takdirde kaçmaları mümkün olabilirdi.  

 

Ama bu durumda bile bir Hermes Loncası Şövalye grubuna veya birliğine denk gelme riskleri vardı ki çabucak keşfedilip pataklanmaları için tek bir karşılaşma yeterliydi.

 

Seo Yoon’un Vahşi Savaşçı figürüne tek bir bakış atmak bile sınırına uzun bir zaman önce ulaşmış olduğunu anlamak için yeterliydi!

 

“Daha fazla dayanamayacağını biliyorum…o yüzden lütfen, hadi gidelim…saklanabileceğimiz başka bir yer var.”

 

*****

 

Drinfeld, Hermes Loncasının Büyücüler, Rahipler, Şövalyeler ve elit birliklerden oluşan seçkin askerleriyle birlikte nihayet Helyum madeninin girişine ulaşmıştı.

 

İz sürme ekibi artık bir Deniz Mühendisi, bir Kazıcı ve hayatta kalan bir Hırsızdan oluşuyordu. Geride kalan ayak izlerine bakan Hırsız, Drinfeld’e rapor verdi.

 

“Şu an için izler Weed’e aitmiş gibi görünüyor. Ama bu izleri silmekte veya değiştirmekte fazlasıyla uzman olduğunu aklınızdan çıkarmayın.”

 

Seo Yoon, şövalye ve birlikleri yanlış yönlendirip tuzağa düşürmekle görevlendirilmişti. Drinfeld bunu biliyor ve bu mücadeleye hazır olduğunu hissediyordu.

 

Burası açıkça bir Helyum madeniydi, doğru konumda olduklarına dair şüpheleri yoktu. Fakat Weed’in madene geri dönmüş olması oldukça şüphe çekiciydi.

 

“Bir şekilde canımı sıkıyor, ben kesinlikle buraya geri dönmezdim… o gerçekten hala içeride mi ki?”

 

“Bilmiyorum, içeride olmayabilirler. Ama vagon onları yavaşlattığı için fazla uzaklaşmış olamazlar… yine de canavarların onlara dair işaretleri örtecek izler bırakması nedeniyle tekerlek izlerine rağmen takip edilmeleri kolay olmayacak.”

 

Ellerinde eksiksiz bir zindan haritası olmadığı için her geçidi kapatıp onları içeride tuzağa düşürmeleri imkansızdı.

 

Hatta karınca çiftliği gibi bağlantılı geçitler yüzünden onları geçip gitme ihtimalleri çok yüksekti.

 

“Tuzağa düşmüş fare gibiler… ama lanet olasıca tuzak çok büyük.”

 

Ekipler Las Phalanx zindanlarında bolca oda keşfetmiş ve eksiksiz bir harita çıkartmalarına az kalmıştı.

 

Takipleri esnasında pek çok dezavantajla karşılaşmışlardı. Ancak harita tamamlandığında arama menzillerini genişletebilecek, hatta önemli geçitlere barikat kurmaları adına asker gönderebileceklerdi.

 

“Birilerini taş ocaklarında kovalarken rakipler genellikle paniğe kapılır ve hatta sırf tuzaktan kaçınmak için ölümün kollarına atlamaya razı gelirler. ‘Hiç belli olmaz’, diye düşünürler, ‘kaçmanın başka bir yolu olabilir.’.”

 

Bir de şu mesele vardı: Hermes Loncasının bazı üyeleri efsanevi Helyuma veya onların deyimiyle ‘Oymacının hazinesine’ arzu duymaya başlamıştı.

 

“Hadi içeri girelim. İlk grup geride kalıp bizi korur… ne olur ne olmaz.”

 

Böylece Drinfeld, ekibinin yarısıyla birlikte içeriye girdi. Tam da Weed’in öngördüğü gibiydi. Kolay hedef, ünlü Loncanın kovalamacayı bırakamayacağı kadar cezbediciydi.

 

Bir müddet kaybolup çırpınmalarının ardından ekip nihayet patikanın sonuna, rayların ve maden araçlarının bulunduğu noktaya ulaştı.

 

“İlerlemenin tek yolu bu araçlara binmek mi?”

 

Bu düşünceyle dört oyuncu bir maden aracına tırmanıp yerleşti.

 

Bilmedikleri şeyse, Weed’in o araçların tekerleklerini tamamıyla susam yağına bulamış olduğuydu.

 

*******

 

****

 

Yerleştirdiğiniz tuzaklar 3 kişiyi öldürüp 1 kişiyi ağır yaraladı.

Kötü Şöhret 29 yükseldi!

 

****

 

Weed ve Seo Yoon ikilisi, aralarında olabildiğince mesafe bırakmak adına peşlerindekilerin Helyum madenine girmesi için gerekli süreyi kullanmıştı. Altın Kuş ve Gümüş Kuşsa Sarı Oğlanın vagonu geride kalmayacak kadar hızlı itebilmesine yardımcı olmak adına Avian(kuşlara özgü) insansı formlarına dönüşmüşlerdi.

 

“Sırada ne var?”

 

Seo Yoon’un Vahşi Savaşçı modunun artçı etkileri nedeniyle mevcut istatistik ve yetenek seviyelerinin her biri azalmaya devam ediyordu.

 

An itibarıyla yürümekte bile zorlanıyordu.

 

Yaralarından kurtulup toparlanmak oldukça acılı bir süreçti, mütemadiyen arı sokmasına maruz kalmak gibiydi ancak Seo Yoon, bu acının suratına yansımasına hiçbir şekilde müsaade etmiyordu.

 

“Buraya gelmemizin ardındaki tüm amaçlara ulaştık, artık tek yapmamız gereken Las Phalanx’tan kaçmak.”

 

Möööööööööö!

 

Ona yardım edip ağır vagonu varıyla yoğuyla çekmenin bacaklarındaki tüm gücü alması nedeniyle Sarı Oğlanın ağzından kuvvetli bir feryat döküldü.

 

Las Phalanx’a geldi geleli pek çok kez öleceğini düşünmüş, adeta cehenneme gidip gelmişti, dolayısıyla nihayet buradan ayrılacak olduğunu duyunca sevinçten kulakları yassılaşmıştı!

 

Tek isteği Versailles Kıtasının sabah çiyiyle ıslanmış otlarını mideye indirmekti. İyi kalpli Sarı Oğlan, Bingryong ve diğer hayat bahşedilmiş heykelleri de özlemişti.

 

“Buradan çıktığımızda etrafımız düşmanlarla sarılı olacak… hepsini öldürmemiz gerekecek.”

 

Weed sıklıkla kendisini romantik bir aksiyon filminin kahramanı gibi hissediyordu. Filmde erkek ve kadın kahraman bir araya gelip hayatta kalmak adına kaçmaya zorlanıyordu. Kovalanırken başlarına türlü türlü aksilik geliyordu. Ama filmin o noktasını sorunsuzca geride bıraktıkları için sakin bir ruh halindeydi.

 

Yine de bir görev üzerinde olup bir loncayla savaşmak zorunda kalmak çocuk oyuncağı değildi. Üstelik Haven Krallığı filosu vardığında Weed ve ölümsüz ordusu, onlar gardlarını indirdiği anda saldırıya geçmişti… yani Weed özünde onlara pusu kurmuştu.

 

Helyum çıkartmak ve düşmanları tuzaklara çekmek.

 

Kötü adamların yalnızca Weed’in öğretebileceği cinsten bir cehennemi tecrübe etmesi iyiydi.

 

“Biraz keşif yapmam lazım. Tek başıma çıkacağım. Sizin burada beni beklemeniz ve gizlenmeniz gerekiyor.”

 

“…Dikkatli… ol.”

 

Seo Yoon ve Sarı Oğlan gizlenip dinlenecek, gerisini Weed’e bırakacaktı.

 

Weed’in tehlikeli Helyum madeni zindanından çıktığı anda herhangi bir Hermes Loncası grubu tarafından görülme endişesi kalmayacaktı.

 

Ehh… gerçi Las Phalanx’ta avlanma ve Melek heykelini güvende tutma konusunda endişelenmesi gerekecekti, hatta üzerine gerçekten düşününce endişelenecek daha nice şey olduğu barizdi!

 

Haliyle gerilmişti ve kendisini sesli konuşmaktan alıkoyamıyordu, tabii ki bunu öylesine ufak ve yumuşak mırıltılarla yapıyordu ki söylediklerini yalnızca kendisi işitebiliyordu.

 

“Dışarı çıkmadan önce bir vasiyet yazmamız gerekmez miydi?”

 

“Yo, öğelerimi alıp buradan gitmeliydim.”

 

“Elbette ki öğelerimi satmak için Versailles Kıtasına gitmeyi umuyordum.”

 

“Gerçi Sarı Oğlanın onca ağırlıkla tek bir adım daha atabileceğini sanmıyorum.”

 

“Fu fu, o kadar da şüpheci ve dar görüşlü biri değilim canım.”

 

Weed’in mırıltıları daha iyi ve yüksek bir tonla sona ulaşmış, karanlık başlayıp pozitif bir dönüşle bitmişti. Bir fabrikada tek başına uzun saatler boyunca çalışma geçmişi sayesinde kendisini neşelendirme konusunda oldukça tecrübeliydi.

 

“Yine de ne kadar erken dönersek ödememi o kadar erken alırım.”

 

Dedikten sonra yerde yatan siyah bir kaya kütlesi alıp bir karga heykeli yapmaya başladı.

 

“Heykel Dönüşümü sanatı!”

 

Weed’in bedeni küçülerek kargaya dönüştü.

 

Ve Sarı Oğlanın geniş, yapılı sırtında sessizce dinlenmekte olan Altın Kuşla Gümüş Kuşa fısıldadı.

 

-Hey siz ikiniz, benimle gelsenize.-

 

-Anlaşıldı. Efendim.-

 

-Ama öyle gelemezsiniz, çok göze çarpıyorsunuz, gidip biraz pislenin.-

 

Bu komutu alan Altın Kuş ve Gümüş Kuş ikilisi üzerlerine biraz kömür tozu sürdü, bu daha önce de kullandıkları bir kılık değiştirme yöntemiydi… yani ‘karga’ görünümü.

 

Yeterince karardıkları vakitse Weed, onlara Sarı Oğlanın sırtındaki çantaları gagalarıyla kapmaları talimatını verdi.

 

-Hadi gidelim.-

 

Böylece iki kuş, Weed ve kuşların gagalarındaki sırt çantaları, neredeyse ihtiyaç duydukları açıklığı kaçıracak bir hızla zindan geçidinden aşağı uçmaya başladı.

 

Kayu!

 

Canavarlar yol üzerinde onları görüp sopalarını delice sallasalar da ‘kargalar’ hızlı uçuş becerileriyle onları kolayca geride bıraktı.

 

Ve böylece üç sahtekar karga, taş geçitteki ufak bir çıkışa ulaşmayı başardı. Nihayet Las Phalanx zindanından çıkıyorlardı!

 

Weed böylesine serin ve kristal berraklığında, masmavi bir gökyüzü görmeyeli epey olmuştu. Uzaklardaki karla kaplı arazilere doğru kıvrılarak uzaklaşan taşkın lavlardan yükselen küllü dumanların izleri haricinde tertemiz bir göktü. Doğal kuşbakışı sayesinde Las Phalanx’ın karlı zirvelerine dek ne var ne yoksa görmek mümkündü.

 

Onca zaman içeri tıkılıp kaldıktan sonra böylesine berrak, açık bir alanı görebilmek gerçek bir özgürlük hissi uyandırıyordu!

 

Sıkış tepiş bir zindanda kazmayla çalışmak zorunda kalmanın verdiği kötü hisler tamamen kaybolmuştu. Weed, toplayabildiği tüm gücüyle kuvvetli bir çığlık koyuverdi.

 

Gaaak! Giaaaak! Giaaaak!!

 

-Bayağı fena bir çığlıktı.-

 

-Şansımız kötüye dönüyor olmalı.-

 

-Bu sesi duyan herkesin çok öfkeleneceğine eminim.-

 

Elbette ki Weed’in çığlığına dair bu sızlanma içeren eleştiriler Altın Kuş ve Gümüş Kuşun bakış açısından doğmaydı. Weed ise kendini öyle iyi hissediyordu ki olanların farkında bile değildi.

 

Boncuk boncuk kara karga gözleri Las Phalanx manzarasını tarıyordu.

 

‘Pekala, sizde de her şey varmış.’

 

Weed, bulunduğu noktadan, karada onları arayan Griffith korsanlarını ve Haven Krallığı Filosu denizcilerini açıkça görebiliyordu.

 

Hermes Loncası destek kuvvetleri büyük bir güç olarak gelmişti. Weed, denizciler savaş tecrübesi eksikliği çekse de hem Drinfeld hem de bu yeni destek kuvvetlerle baş etmek zorunda kalacaktı.

 

Donmayan nehir görüş alanına girerken çok sayıda savaş gemisi ve korsan gemisinin demir attığı görülüyordu. Weed’in şu anki avantajı heykel dönüşümünü tek başına kullanabiliyor olmasıydı, bu onun faydalanmayı planladığı bir şeydi.

 

‘Yurin’in Resme Işınlanma yeteneğini kullanarak biraz yardım alabilirsem işe yarayabilir.’

 

Bu aklının bir köşesinde tutabileceği bir şey olsa da düşmanları arasında Yurin’in ışınlanma seviyesini çarpıtıp bastırabilecek kadar yüksek seviyede Büyücülerin olması, bu fikri son derece riskli kılıyordu.

 

Dolayısıyla Yurin tarafından kurtarılmak, onun başını derde sokabilirdi.

 

Ayrıca ışınlanmanın tüm ganimetlerini taşıyacağının garantisi yoktu ve o melek heykeline kesinlikle yapışıp kalmak zorundaydı. Kıymet verdiği kişilerin rehin alınmasıyla sonuçlanabilecek riskler alma fikrinden hoşlanmamıştı.

 

Öyle ya da böyle, her şeyi ve herkesi alacak bir gemiye ulaşmak, tek iyi çözümdü.

 

-Beni takip edin.-

 

Diyen Weed, gökyüzünde uçarak demir atmış savaş gemilerinin üzerinden geçti. Onları geride bıraktıktan sonraysa nehrin üzerinden okyanusa doğru alçalarak uçtular. Nehirle hava arasındaki sıcaklık farkı daha yüksek irtifalarda türbülans yaratıyordu, bu nedenle alçaktan, nehre yakın bir noktadan uçmak yüksekte olmaktan çok daha kolaydı.

 

Bir kaya çıkıntısında bir süre dinlenen kargalar yeniden uçarak bu döngüyü defalarca tekrarladı!

 

Son olarak da donmayan nehrin denizle buluştuğu yerin kuzeydoğusundaki bir kumsala yöneldiler.

 

“Heykel Dönüşümü İptali!”

 

İnsan formuna dönen Weed, çantalarından birini açtı. İçi, ağzına kadar cam şişelerle doluydu. Yılan Şarabı, Viski, şifalı otlar ve daha niceleri, yani Weed’in hazırlamak için bin bir gayret verdiği çeşit çeşit alkolle dolu şişe üst üsteydi.

 

Ve onları dökmek zorunda kalacaktı.

 

“Parayı bir kenara atmak gibi olacak, çok yazık!”

 

Diyen Weed, cam şişelerin içerisine kıvrılmış küçük notlar yerleştirdi. Eğer ıssız bir adaya düşen kazazedelerle ilgili bir film izlediyseniz, hepsinin yaptığı tek şeyin cam şişede bir not göndermek olduğunu bilirdiniz. Weed de yalnızca anlaşılır ve alışıldık bir prosedürü izliyordu.

 

****

 

Tüm Ölümsüzlere,

Bu vesileyle çağrılıyorsunuz.

Derhal bana katılın.

Dünyayı gölgelere bürüyeceğiz, yaşayanlar ölüm davetimizi kabul etmeye mecbur kalacak.

Çağrıma kulak verin yoldaşlarım.

– Ölümsüz Liç Savaşçı, Weed.

 

****

 

Son bir dokunuş olarak nota şahsi bir mühür eklemek adına kömürle kararmış avcunu kağıda bastı.

 

“Ne olur ne olmaz…”

 

Diyen Weed, kesip kullanabileceği bir odun bulmak için işe koyuldu. Ve kıyıya vuran eski Hayalet Geminin ahşaplarına rastladı. Gövdenin bir kısmı ve ana direğin büyük bir bölümü oradaydı.

 

****

 

Eski, Kokuşmuş Direk

Dayanıklılık: 4/49

Çok güçlü bir ağaçtan yapıldı.

Bir hayalet gemi olarak denizde uzun süre yüzdükten sonra tuzlu sulara battı. Bu ahşabın kötü şans getireceği kesin. Herhangi bir şey üretmeye uygun olmayan bir malzeme.

Seçenekler

Şans: -15

Sizi mütemadiyen susatır.

Denizdeyken hedeflere başarılı saldırılar gerçekleştirme ihtimalinizi düşürür.

Ne kadar uzun süre yakınınızda tutarsanız kaşıntılı kızarıklık veya çıban gibi küçük bir lanete maruz kalma ihtimaliniz o kadar yükselir.

 

****

 

İşte Weed bu eski direkten küçük iskeletler ve Hayalet Geminin ufak bir heykelini oymaya başladı.

 

“Tıpkı zamanında sattığım ahşap heykellerim gibi.”

 

Böylece yüzlerce şişe, her birine bir iskelet heykeli ve bir not sıkıştırılmış kurabiye kavanozları misali denizde sürüklenip uzaklaşmaları için sulara fırlatıldı.

 

Siyah yelkenlerine dek detaylandırdığı ufak Hayalet Gemisi de dalgaların arasına yerleştirilir yerleştirilmez hızla yelken açıp uzaklaştı.

 

“Oymacılıkla yeni bir deney gerçekleştirme zamanı…”

 

Diyen Weed, ellerini deniz suyuna daldırdı.

 

“Heykel Materyali Kavrayışı.”

 

*Ting!*

 

****

 

Adsız Kıyı Deniz Suyu.

Çok güçlü bir yaşam gücüne sahip, doğası gereği son derece hoşgörülü.

 

****

 

Weed’in avuçlarının arasındaki deniz suları parıldamaya ve bir şekilde içsel bir öz aşılanmışçasına ışık saçmaya başlıyordu.

 

“Heykel yapmak için suyun doğal manasını kullanmak… bir değişiklik yapıp hiçbir şeye zarar vermeden heykel yapmak iyidir.”

 

Deniz suyu yok edilmeden toplandığında orijinal özünün gücünü içermeye devam eder ve manipüle edilerek bir heykele dönüştürülebilirdi.

 

“Doğa Oymacılığı!”

 

Weed’in ellerinin arasından deniz suları yükselmeye başlıyor, o bunun olmasına niyetlenmese de sular kendi başlarına göğe yükseliyor gibi görünüyordu.

 

Ardından fışkıran o sular girdap gibi akarak suyun yeşil-mavi renginin sessizlik ve dinginliğiyle güzel bir küreye dönüştü.

 

Weed, suların Sarı Oğlanın banyo yapabileceği kadar yükselmesine müsaade etti, sonra da Zahab’ın oyma bıçağını çıkartarak su üzerinde oynamalar yapmaya başladı.

 

“Güzel bir heykel yapmam gerekecek.”

 

Kabaca da bırakabilirdi ama bu tekniği mükemmelleştirmek istiyordu.

 

Hayalet Geminin güvertesinde tek gözünü örten bir bant ve elinde bir kancayla çok uzaklara, bilinmezliklere bakarak dikilen kişi, Weed’in Liç Formu, yani Liç Korsan Kaptan Daereol’du.

 

*Ting!*

 

****

 

Bir Hayalet Gemi heykeli.

Bir Liç Korsanın kaptanlık ettiği, Açık Denizde bir hayalet gemi!

Acemice yapıldığı ve her açıdan oldukça uğursuz olduğu rahatlıkla söylenebilecek bir heykel. Yalnızca doğal deniz suyu kullanılarak yapıldı.

Sanatsal Değer: 179

Özel Seçenekler

Ölümsüzlerin tüm kabiliyetlerini geliştirir.

Hayalet Gemilerin maksimum hızını %5 arttırır.

Denizdeyken liderlik becerileri %2 gelişir.

 

****

 

Ehh, şu an için yapabileceğinin en iyisi buydu.

 

“Bulut Oymacılığı!”

 

Deyişiyle su heykeli buhar olup havaya karıştı.

 

****

 

-Bulut Oymacılığı Tekniğini kullandınız.

Bulut oymacılığındaki yetenek seviyeniz için doğayla olan yakınlığınızdan faydalanıldı.

Bulut oymacılığı seviyeniz çok düşük, bulutların yağmur özelliği kullanılamadı.

 

****

 

Üzerlerinde kara bir bulut şekillendi ve yakınlardaki diğer bulutları çekmeye başladı, küçük bulutları özümsedikçe de büyüdü ve karardı.

 

Böylece neredeyse kusursuz derecede gerçek görünen hayalet korsanlarla dolu bir hayalet gemi şeklini aldı, adeta Daereol ve tayfası gökyüzünde yelken açtı!

 

İşte bulutlardan oluşan bu muazzam kara gemi, Weed’in ilk bulut heykeliydi. Rüzgarın götürdüğü yere gitmesi gerektiği için de o devasa gemi, denize doğru alçalmaya zorlandı.

 

*******

 

Uçan Hollandalı, Planetes Denizi Badiresi.

 

“Kap…tan! Ben... denizden… bunu… bulup… çıkarttım.”

 

Diyen kirli, yırtık pırtık giyimli mürettebat, kaptanına bir öğe uzattı.

 

Kaptanın kafasında yan yatmış, yıpranmış bir şapka bulunuyor ve altındaysa ona okuyacak tek bir göz bahşeden tek taraflı bir göz bandı yer alıyordu.

 

“Ooh…çabuk…patron bizi çağırıyor… bir an önce… yelken açın… denize… açılmamız… gerekiyor.”

 

Gemi hareket etmeye hazır hale getirilerek yelkenleri bağlayan halatlar çözüldü. İşte o anda acı gerçek açığa çıktı, bu yelkenler kararmış, yıpranmış ve deliklerle dolmuştu ama yine de bu hayalet geminin, Uçan Hollandalının ve kadının ölümsüz mürettebatının ellerindekiyle yetinmesi gerekiyordu.

 

Öyle ya da böyle, yılın kuzeydoğu rüzgarlarının zirvede olduğu zamanlarıydı ve Hollandalı, bu güzel rüzgardan faydalanarak bir şekilde yelken açmayı başardı.

 

Kötü şöhretli hayalet gemi Uçan Hollandalı, cam bir şişe içerisinde Weed’den pis bir not almıştı fakat o notu alıp yelken açan tek gemi onlar değildi.

 

Neria Denizindeki bir başka hayalet gemi de şişede bir mesaj alarak hızla rota değiştirmişti.

 

“Hadi…gidelim…”

 

“Bizi…çağırdı…bir Liçin...emirlerine… karşı…çıkmayı…göze…alamayız.”

 

“Kudretli…kaos…savaşçıları…onurlu...savaşçılar…bizler…savaşta…..ölmek zorundayız…”

 

Weed şişelerini gönderişinin ardından bir kez daha Liç olarak canlanmıştı, elbette ki yüksek seviyeli ölümsüz çağırma yetenekleriyle birlikte daha üst düzey bir Liçti. Etraftaki yerel kayalarla şekil almıştı…son iki sefere kıyasla kötü görünüyordu ama kanca eklemeyi unutmamıştı.

 

Yüksek seviyeli çağırma yeteneklerinin cam şişelerdeki notlar üzerinde beklenmedik bir etkisi olmuştu… her biri hayalet gemilere teslim edilmişti.

 

Buna bir de Weed’in kaos savaşçılarıyla gerçekleştirdiği görevde edindiği şöhret, ateş çemberi ve bir ölümsüz Liç olarak avlanırken geliştirdiği yetenek seviyeleri eklenince geçen süre içerisinde Weed’in adının Versailles Kıtasının yanı sıra tüm Ölümsüzler arasında da epey tanınır hale gelmesine şaşmamak gerekirdi.

 

Ölümsüzlere hiç ilgisi olmayan insanlar ve diğer ırklar bile ana gündem maddesi olarak Weed’den bahsediyordu!

 

Bu uçsuz bucaksız şöhretin ve dedikoduların da bir etkisi olmuştu.

 

Yalnızca yakınlardakiler değil, uzak mı uzak okyanuslardaki hayalet gemi kaptanları bile harekete geçmişti.

 

“Daha hızlı…….deniz.. üzerinde.. büyük bir…..rüzgar…yakalamalıyız.”

 

O yıl Planetes Denizinde, daha önce hiç görülmeyen noktalarda birdenbire hayalet gemiler görülmeye başlamıştı.

 

Neria Denizindeki bir hayalet gemi, bir girdabın içine çekilmişti. Ve tahmin edebileceğiniz üzere gövdesi hasar görse de yok olmamıştı.

 

İşte tam da o gemi, girdabın derinliklerine çekildikten çok sonra… batıda tekrar belirmişti.

 

“Burası…bizim…bulunduğumuz yer…değil.”

 

Weed’in şişeleriyle birlikte diğer hayalet gemiler de girdaplara çekiliyordu. İçlerine çekiliyor ve sonrasında… kuzeydoğuda, Las Phalanx yakınlarında beliriyorlardı.

 

Bir şeyler hareketleniyordu!

 

Başka bir noktada, en dingin ve derin suların dibine batıp kaybolmuş ve bir daha hiç görülmemiş gemiler, yeni hayalet gemiler olarak yükselmeye başlıyordu.

 

Bu yeni hayalet gemiler yelken açıyor ve o batık gemilerin güvertelerindeki bedenler de birer Ölümsüz olarak uyanarak becerilerine kavuşuyordu.

 

“Kee kee kee, hepimiz biliyoruz ki bu yaşananların sebebi…savaşın kapıda olması.”

 

Yaklaşık 200 yıl önce ‘Jabricha!’ denilen ve barbarlığıyla ünlü bir korsan gemisi vardı. Kaptanı hiç merhamet edilmeksizin kendi adamları tarafından ıssız bir adaya fırlatılmış ve büyük bir kinle açlıktan öldükten sonra bir Ölümsüze dönmüştü.

 

İşte o ıssız adanın kumlu kıyılarına bir şişe ulaşmıştı ama ölümsüz kaptanın bu çağrıya karşılık verip seyahat etmesinin hiçbir yolu yoktu.

 

“Ölüm Ölüm, Ölüm Ölüm Ölüm!”

 

Yine de garip dürtüleri tarafından deliye dönerek sahilde takılıyordu. O sırada oradan geçmekte olan bir hayalet gemi personeli, ona yolculuklarına katılmasını teklif etti.

 

“Nereye…gitmek… istiyorsun?”

 

“Weed’e.”

 

“Biz...de...oraya…gidiyoruz.”

 

Bu gemiler şiddetli dalgalar ve fırtınalar arasında ilerlemeye devam ediyor, hayalet gemi hattı tam kapasite çalışıyordu.

 

Yüzen ne varsa iş görüyor, Ölümsüzleri hedeflerine ulaştıracağı sürece ağaç kütüğünden yapılma kayıklar, kanolar, sallar, hatta boş kütükler veya varillere bile tutunuyorlardı.

 

******

 

Pale ve arkadaşları yüksek zorlukta görevlerini tamamlamalarının ardından antik şehir Mordred’de, yani Niflheim İmparatorluğunun eski başkentinde dinleniyordu.

 

“Oh be…bu seferki... cidden… zorlu bir görevdi.”

 

Bunu sesli olarak dile getirmek istemese de Irene için çok zor bir görev olmuştu ve şu anda gerçekten tek istediği oturma fırsatı bulmaktı, çünkü tek yapabildiği dikilmeye devam etmekti.

----

“Buranın bir canavar cenneti olduğunu söylerken abartmıyorlarmış.”

 

Hwaryeong da bitap düşmüştü, hala zar zor nefes alıyor ve istese de konuşamıyordu.

 

Bunu büyük bir izleyici kalabalığının önünde yapsaydı harika vakit geçirebilirdi. Her şeyini kattığı tutkulu bir performans sergileyebileceği, geniş bir oturma kapasitesine sahip bir yer, işte sonu gelmeyen canavarlara performans sergilemek zorunda kalmadan orada soluklanabilirdi. Bu gerçekten kaçınmayı denemesi gereken bir performans şekliydi.

 

Pek çok zorluğun üstesinden gelmiş ve Şövalye Kılıcının esas yaratıcısı olan Biteoreu Klanının kılıç teknolojinin Morata’ya ulaşmasını sağlamayı başarmışlardı.

 

****

 

– Ulu Generalin hanesinden gelen görevi tamamlayarak harikulade bir iş başardınız.

Biteoreu Klanı zanaatkarları kalıcı sakinler olarak Morata’ya taşınacak ve orada dükkan açacak.

Bu da Morata’nın silah teknolojisi seviyesini hızla arttıracak.

 

****

 

Görev ödülünün bir parçası olarak halihazırda almış oldukları Biteoreu mücevherlerinin bir kısmını tutmalarına izin verilmişti.

 

“Daha sonra klan atölyesinde ekipmanlarınızla ilgileneceğim. Benim klanımın kılıç üretim seviyesi gerçekten yüksek, koruyucu teçhizatsa aynı seviyede olmasa da epey iyi kalite.”

 

Kurtulanları Biteoreu Hanesine geri getirmelerinin karşılığı gerçekten alınmış, onca canavarı öldürmek için harcadıkları muazzam çabaya değmişti.

 

Tüccar Mapan, grup için mücevher tüccarı olarak hareket ediyordu, deniz ticaret yolları kontrolündeydi ve bol miktarda para kazanma şansına sahipti. Hatta şehrin sokaklarında onun hakkında konuşmalar dönüyordu.

 

“Tüccar Mapan bu sefer mücevher ticaretinden iyi para kaldırmış.”

 

“…”

 

“Söylesenize, o yayın da neyin nesiydi?”

 

Tüm medya kanallarında büyük bir olayla ilgili haberler patlak verirken Weed’in tüm arkadaş grubu sakin sakin dinleniyordu.

 

“Hermes Loncasının Weed’i öldürmeleri amacıyla gönderdiği destek kuvvetler Las Phalanx’a varmış.”

 

“Sizce de ona yardım etmemiz gerekmez mi?”

 

Hepsi de yalnızca KMC Medyayı değil, Kraliyet Yoluyla ilişkili tüm programları ilgiyle izlemiş ve bundan Maylon’a bahsetmeme kararı almışlardı.

 

İlk mücadele sonrası herkes Haven Filosu destek kuvvetlerinin Weed’in ardından Las Phalanx’a varışı sonrasında olanları takibe almıştı. Yüksek seviyeli Hermes Loncası oyuncuları da oyundan video sahneleri paylaştığı için farklı videolar izlemek kolay bir işti.

 

Tüm bunlardan ötürü Versailles Kıtasında pek çok hararetli tartışma gerçekleşiyordu.

 

Kaos Savaşçısı Şefi Kubicha’nın ölümüyle sonlanan görevden bu yana hiç kimse Loncanın işinin kolay olacağını düşünmüyor ve Weed’in neden bekledikleri gibi mücadele etmediği merak ediliyordu.

 

Bu olaylar nedeniyle tedirgin olan Pale, endişelerini dile getirdi.

 

“Weed’in fısıltı kanalı engelli… Tüm bu olup bitenler karşısında nasıl bir durumda bilemiyorum.”

 

“Yurin’e mi sorsak ki?”

 

Diyen Hwaryeong, öne çıkıp Weed’in kardeşiyle mevcut durumlar hakkında konuşma ve bir sıkıntı olup olmadığını doğrudan öğrenmeye karar verdi. Ve fısıltıyla iletişime geçti.

 

-Yurin, şu anda neredesin?-

 

-Bir resmin içindeyim-

 

-Resmin içinde mi?… Eee… Ben abini merak ediyordum da… Weed iyi mi?-

 

-Sanırım şu anda abim için işler biraz zor.-

 

-Zor mu?-

 

-Evet. Evde yemek yediği anlarda suratı yorgun ve öfkeli görünüyor.-

 

Yurin’in bahsettiği o süreçte Weed, madende Helyum aramakla meşguldü, yani yaşam kalitesinin yüksek olmadığı zamanlardı. O sıralar epey kasvetli bir görünümdeydi, çünkü ne yaparsa yapsın tünelin ucunda bir ışık göremiyordu.

 

-Gerçekten endişelenmen gerektiğini sanmıyorum, ben kendi başımdaki meselelerle ilgileniyorum, sen de istediğin gibi hareket edebilirsin.-

 

Yurin’in tavrı, düşmanlar Weed’e musallat olsa da bunun bir önemi olmadığına içtenlikle inandığının göstergesiydi.

 

Abisi, bebeklik çağından bu yana iyi abi rolünden bir kez olsun çıkmamıştı.

 

Genç bir kızken canı ne zaman şeker veya oyuncak istese daima kucağında bulmuştu. Gerçi mahalledeki bazı genç oğlanlar onlarsız idare etmek zorunda kalmış olabilirdi. İşte böylesine basit şeylerle aralarında derin bir güven bağı oluşmuş ve abisi o güvene asla ihanet etmemişti.

 

Yağmurlu günlerde bir şemsiyesi olur, sıcak havalarda açılmamış bir paket dondurma bulurdu.

 

Mahallenin küçük iblisler gibi pis oyunlar peşinde olan vahşi ve genç oğlanları Yurin’e asla yanaşmaz, hepsi de onu görür görmez titreyerek yolunu değiştirirdi.

 

Bu hikayelerin hızla anlatılışına ayak uyduramayan Hwaryeong, bir noktada o fısıltıları işitemeyen diğer üyelerle konuşmak zorunda kaldı.

 

“Ne yapmalıyım? Yurin Weed’in zorlanıyor gibi göründüğünü söyledi.”

 

Zengin ve canlı hayal gücü, pek çok büyük problem ve asık suratlar yaratıyordu.

 

“Sanırım Weed beyimizin o Hermes’in kıçını tekmelemek için biraz yardıma ihtiyacı olacak, öyleyse devreye gireceğiz.”

 

“Weed’in mi?”

 

Maylon, buna inanıp inanamayacağından emin olamadığı için bu soruyu yöneltti.

 

“E aynen, düşünsenize, mutsuz, yalnız bir halde sırtı bir duvara dayanıncaya dek canını kurtarmak için kaçacak. Sonra da onu öldürecekler.”

 

“Ehhh!”

 

Bu hikayeye gösteriler veya Kaçak gibi filmlerde sıklıkla rastlanırdı. Bir kahramanın ülkeden kaçmasının gerektiği ve yol boyunca zorluklar çektiği, sessizce bir bardak su içecek kadar huzurlu vakit bile bulamadığı bir senaryoydu.

 

Bunu zihninde rahatlıkla resmedebilen iyi kalpli Irene’in gözleri şimdiden yaşarmaya başlıyordu.

 

Ya Drinfeld ya da bir korsan olacaktı, kim olduğunun bir önemi yoktu, kovalamaca devam edecekti. Bu herhangi bir görevle ilişkili de değildi, bir hedefi kovalama ve ona hiç dinlenme fırsatı tanımama meselesiydi.

 

“Las Phalanx, oraya gitmeli ve Weed’e yardım etmeliyiz, bunu da hemen şimdi yapmalıyız.”

 

Hwaryeong’un sağlam bir zemine dayandırdığı bu çıkarımla birlikte grup, bir koşu limana yöneldi. Oraya vardıklarında da Las Phalanx’a açılabilecek bir tekne aradılar.

 

“Bir yelkenli arıyoruz, acilen ihtiyacımız var, bize gösterebileceğiniz bir yelkenli var mı?”

 

Yelkenli arayışlarının ortasındayken Bellot ansızın şöyle dedi:  

 

“Bir düşündüm de neden resme ışınlanma kullanmıyoruz? Öylesi çok daha hızlı olur, haksız mıyım?”

 

Ama konuşmayı bitirir bitirmez duraksayarak kafasını salladı.

 

“Yo, duymamış olun. Hiç söylememeliydim.”

 

Bu seçim, düşmanla doğrudan bir savaşa yol açabilir, Hermes Loncası gibi güçlü bir düşmanı alarma geçirebilecek bir yöntem kullanmaktan kaçınmaları çok daha iyi olurdu.

 

Ayrıca Las Phalanx’taki yüksek seviyeli Büyücüler dikkatli davranıp oraya ışınlanmayı engelleyen büyülü bir bariyer yerleştirmiş olabilirdi. Bilhassa Weed’in yaptığı numaralar herkesçe bilinince herhangi bir büyü kullanımına karşı tetikte olacakları kesindi.

 

Hermes Loncasının Savaş Tanrısı Weed’den korkmasının iyi sebepleri vardı. Weed büyük bir şöhret kazanmıştı ve bu tarz şeyler fark edilirdi. Bu da bir başka küçük ayrıntı gibi görünebilirdi fakat savaşçılığın bir parçası da gerekmediği takdirde risk almamayı öğrenmekti.

 

Yani Bellot’un söylediklerini yutma sebebi kafasını kullanması ve arkadaşlarını tehlikeli bir taktiğe yönlendirmeden önce resme ışınlanma kullanmanın risk faktörünü sakince değerlendirmesiydi. Soğukkanlı bir inceleme yapmakla duygusuz olmak aynı şey değildi.

 

Birinin itibarı nasıl olursa olsun yalnızca gerçek dostları o itibarın ardındaki gerçek hikayeyi bilirdi. Bu, bilhassa Weed’in durumunda geçerliydi.

 

Weed’in her işe sistematik ve istikrarlı şekilde yaklaşması, onun pes etmesini neredeyse imkansız kılıyordu, pes etmek onun sözlüğünde yoktu.

 

Hwaryeong ve Zephyr ikilisi, Basara İni Zindanında Weed’le yaşadıkları o kabusvari avı hala çok canlı bir şekilde anımsıyordu.

 

O av neredeyse 29 saat boyunca aralıksız devam etmiş ve sonlara doğru sırf bu zorlu avdan kaçabilmek için ölüme kucak açma noktasına gelmişlerdi.

 

Onları bandajlama yeteneğiyle zorla hayatta tutan Weed ise yalnızca gruptakileri iyileştirip silahlarını onarmakla kalmamış, aynı zamanda erişebildiği her canavarı katlederek ilerlemişti.

 

Ara verme ve toparlanmaya çalışma fırsatı bulabildikleri tek sefer, Weed’in sırt çantasının ganimetlerle tıka basa dolduğu ve onları satmak için şehre gitmek zorunda kaldıkları andı.

 

Geri kalan herkes ara verdiğinde dahi Weed, gerçek hayatta alışkın olduğu üzere bir inşaat işçisi gibi hareket eder, daima bir işle meşgul olurdu. Molalarda bile dur durak bilmeksizin heykel yapardı.

 

Las Phalanx’ta herhangi bir tüccar veya şehir olmadığı için Weed’in dolu çantaları satma sistemi ganimetleri depolamaya çevrilmek zorunda kalmıştı. Harika olmasa da başka seçeneği yoktu.

 

“Zar zor kazandığım ganimetlerden vazgeçmeyi hayal dahi edemezdim.”

 

“Satacak öğelerim olmadıkça yaşamamın hiçbir anlamı olmazdı…”

 

“Onları kaybetmek zorunda kalsaydım bayılıp kalana dek durmaksızın avlanmaya mecbur olurdum.”

 

Resme ışınlanma yeteneğinin ciddi sınırlamaları vardı ve Las Phalanx’ta toplanan ganimetler küçük bir dağ gibi yığılmıştı. Onca ganimeti ışınlamanın pratik bir yolu yoktu.

 

Ayrıca, her bir öğenin resmin üzerine tüm ayrıntılarıyla çizilmesi ve yeni konumunda belirtilmesi ihtiyacını da hesaba katmanız gerekiyordu. Yani düşman tarafından takip edilmeden önce bunları tamamlayacak vakte sahip olmaları mümkün değildi.

 

Uzun tartışmalar neticesinde varılan sonuç buydu. Weed’e ulaşmak ve onu ganimetleriyle birlikte Las Phalanx’tan çıkartmak için iş görecek tek şey, orta büyüklükte bir yelkenliydi.

 

Böylece grup ve yeni aldıkları yelkenli, Las Phalanx’a doğru yelken açtı.

 

Weed'in ne kadar yük altında seyahat etmesi gerektiği bilinmeyen bir faktördü, bu temele dayanarak düşmanı kandırmak adına izlenebilecek en iyi taktik, bu kurtarma görevini olabildiğince gizli tutmak, Weed’e bile haber vermemekti.

 

Las Phalanx bölgesine varmaları en aşağı bir iki gün alırdı ve o zaman Weed’e haber verebilirlerdi.

 

Pale bir denizci değildi ama Weed’in yokluğunda varsayılan lider oydu. Ve hiç değilse Weed’le birlikte ‘Maria’ hayalet gemisiyle yelken açtığı süreçte işle ilgili bir şeyler öğrenmeye çalışmıştı ki bu da grubun diğer üyelerinin yapabileceğinden çok daha fazlasıydı.

 

“Hiçbir sefer haritası olmaksızın Las Phalanx’a yelken açıyoruz…”

 

“Bildiğim tek harita Weed’de, ona da birkaç defa bakmıştım ama bizi oraya dek götüreceğine güvenebileceğim kadar şey hatırlamıyorum.”

 

Mapan verimli olması amacıyla tamamen kalifiye bir NPC Kaptan ile gemiyi idare ettirecek bir mürettebat tutmuştu ama hepsi de Kaptanın bilinmeyen bir deniz rotası gibi bir işin üstesinden gelecek kadar yetenekli olup olmadığından yana endişeliydi.

 

Kuzeydoğuda ulaşabildikleri en uzak noktaya dek ilerlediklerindeyse önlerindeki sulardaki hayalet gemi kalabalığını görerek şoka girdiler.

 

Bu hayalet gemilerin hepsi tıpatıp aynı rotayı izliyordu.

 

En hafif tabirle oldukça ürkütücüydü ve görmeyi umdukları son şeydi.

 

Yalnızca hayalet gemiler de değil, eski gemi enkazlarının parçaları olabilecek çok sayıda sal, varil, kütük ve daha nice garip parça, suları aşıyordu.

 

Deniz Canavarları da toplaşmıştı ve hayalet gemi alayını koruyor veya onlara eşlik ediyor gibi onlarla aynı rotada ilerliyorlardı.

 

Tamamıyla akıl almaz bir manzaraydı!

 

Pale ve grubun geri kalanı buna kendi gözleriyle tanık olmasaydı böyle bir deli saçmasına hayatta inanmazlardı.

 

Aynı rotada ilerleyen hayalet gemileri gören grup, yanlış rota olamaz diye düşünerek yelkenliyi kuzeydoğuya döndürdü.

 

Las Phalanx’ın o yönde olduğu rahatlıkla söylenebilirmiş gibi duruyordu.

 

Bu manzara Pale ve grubu için hem çok tuhaf hem de çok mühimdi, gözlerinin önünde muazzam bir şey gerçekleştiği barizdi. Dünyanın bu kısmı epey soğuktu fakat hepsinin titreme sebebi bu değildi.

 

“Bunu o yaptı… Nasıl ve neden bilmiyorum ama o yapmış olmalı…”

 

“Dev bir kader dalgası Las Phalanx kıyılarına vurmaya hazırlanıyormuş gibi.”

 

Hayalet ve ölümsüz karışımıyla yönlendirilen hayalet gemilere kocaman kuşlar da eşlik ediyordu.

 

Gemilerle birlikte ilerleyen 300 metre kanat genişliğine ve şeytani bir görünüme sahip kömür karası düzinelerce Condorsii yükselen rüzgarlarla süzülüyor, tüyleri dahi kımıldamadan sürükleniyordu.

 

Bu doğaüstü manzarayla tamamen uyumlu ve son derece uğursuz bir gruptu.

 

Pale’in bulunduğu gemiyse o korkunç, karman çorman filoyla arasında güvenli bir mesafe bırakarak hayalet gemileri takip ediyordu.

 

Bu esnada denizden, Pale’in gemisinin kıç tarafına doğru kuvvetli bir dalga yükseldi ve siyah savaş gemilerinden oluşan bir konvoyun ilk gemisi belirdi.

 

Sıradan bir gemi de değildi, bu çok direkli gemi, etraftaki tüm gemilerden yüksekteydi. Ve denizi korkutucu bir hızla yararak ilerleyen bir dizi savaş gemisinin ilkiydi. En ufak bir selam veya uyarı olmaksızın Pale’in gemisine doğru ilerliyor ve onlara çarpmaya hazır görünüyordu.

 

“İskele alabanda!”

 

Kiralanan yelkenlinin kaptanı, çarpışmaktan kaçınmak için geminin dümenini tamamıyla sola yatırıp yelkenliyi döndürdü.

 

Çok daha küçük olan yelkenli bu sayede savaş gemilerinden kurtulmayı kıl payıyla başardı.

 

Çarpmalarına öylesine az kalmıştı ki Pale’in grubu savaş gemilerinin ardından türbülansa yakalandı.

 

Ve devasa gemi öylesine yakındı ki beyaz köpüklü dalgalar güverteye taşarak Pale’in gemisinin ciddi bir sarsıntı yaşamasına yol açtı.

 

İri, kara savaş gemisi, yalnızca ölümsüzlerle değil, çok sayıda Karanlık Şövalye, Cadı ve koca bir hayalet mürettebatla tıklım tıklım doluydu.

 

Yelken açan savaş gemileri, yollarına çıkan Pale’in gemisine tek bir bakış dahi atmıyor, tek bir tanesi bile Las Phalanx’a ulaşma hedefinden saparak rotadan biraz olsun çıkmıyordu.

 

“Tanrım! Hayatta kaldığımız için acayip şanslıyız.”

 

“Lanet olasıca bir ölüme yakın tecrübeydi.”

 

Pale’in gemisindeki herkes, önlerine geçen askeri gemileri görüp bir hayli rahatlamış, rahat bir nefes almıştı.

 

Maylon ise hızla ilerleyen savaş gemisinin bayrağını işaret ederek, “O bayrak… Gerçekten tanıdık geliyor ama emin olamıyorum… o bayrağı daha önce nerede görmüştüm?” dedi.

 

Rüzgarda dalgalanan bayrak, bir iskeletin beyaz kafatasını tasvir ediyordu ve kafatasının çene kemikleri saf bir ıstırap çığlığı atıyormuşçasına olabildiğince açıktı.

 

Onu daha önce de gördüklerine hiç şüphe yoktu. O bayraktaki sembol, her birine çok önemli olduğu hissini veriyordu.

 

“Sanırım ben de daha önce görmüştüm.”

 

“Ben de bir defasında gördüğümü anımsıyorum.”

 

Surka ve Pale ikilisi o sembolü daha önce gördüklerinden emindi.

 

“Nerede görmüştüm ki?”

 

Hepsi hatırlamak için kafa patlatırken Mapan’dan tereddütlü bir yanıt geldi…

 

“Ee… şey... Weed’in Ork Karichwi’ye dönüştüğü sıralar değil miydi?”

 

“Ne?”

 

“Hatırladığım kadarıyla bu, Serpa Cadıları ve Liç Shire'ın kullandığı bayraktı. Şey... yo...gerçekten de o bayraklar Ölümsüz Lejyonunun başındaydı. İnanıyorum ki o, Ölümsüzlerin karanlık ordusunun sembolü; yani Ölümsüz Lejyonu Bayrağı.”

 

Mapan bu cümleleri kurarken titriyordu.

 

Bir tüccar olarak sayısız kez ölümle burun buruna geldiği zamanlardı.

 

O savaşta ne zaman bir taktik değişse ağzınız kururdu, o savaşın tek bir saniyesini kaçıracağınız korkusuyla arkanıza bakmayı bile göze alamazdınız!

 

Karichwi’nin Ork ordularıyla Karanlık Elfler ve İnsanların mücadelesi, bugün bile Şeref Listesi sınırlarında yayınlanan en popüler 5 video arasındaydı.

 

“Ah! Doğru ya! Ölümsüz Lejyonuydu.”

 

Nihayet Maylon’un aklına dank etmişti.

 

Ölümsüz Lejyonu Lordunu, tüm Ölümsüzlere komuta eden ölümsüz Lordu temsil eden bayrak…

 

“Öyleyse, o savaş gemileri, Ölümsüz Lejyonundan mı geliyor?”

 

O anda tüm grup göz göze geldi.

 

“Hadi gidelim!”

 

“Gidelim!”

 

“Kaptan! Yelkenler fora!”

 

Yelkenleri olabildiğince açsalar da savaş gemileri, hızları ve kat ettikleri mesafeyle, Pale’in normal şartlarda çok daha hızlı olan yelkenlisini epeyce geride bırakmıştı.

 

Lejyon gemilerindeki ölümsüzlerin uykuya ihtiyacı yokken Pale’in mürettebatı ve Kaptan için durum böyle değildi. Ayrıca daha büyük gemiler rüzgardan daha rahat faydalanırdı. Bu olumsuz koşullar altında hızlı bir yelkenli bile devam eden seferde er ya da geç geride kalıp ayrı düşerdi.

 

Yani konvoyu gözden kaybetmekten başka şansları yoktu.

 

#Epey uzun bir bölümle tekrar merhaba! Weed’in yine Weed’liğini yaptığı bir bölümdü. Ganimet sevdası, işgüzarlığı ve yetenekleriyle bize büyük bir maceranın kapılarını açıyor. Dünyanın her yerinden ölümsüzler geliyor ve bizi bir kez daha çılgın bir savaş bekliyormuş gibi görünüyor. Bir sonraki bölüm de uzun olacak, bir aksilik çıkmazsa hafta sonu orada görüşmek üzere!

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 32561 Üye Sayısı
  • 333 Seri Sayısı
  • 43274 Bölüm Sayısı


creator
manga tr