Lms 21.7 : Ölüm Aurası

avatar
1412 16

Legendary Moonlight Sculptor - Lms 21.7 : Ölüm Aurası


Çevirmen : Clumsy-nim



“Mmm, hoş bir rüzgar var.”

 

Weed’in dudaklarında çarpık bir gülümseme belirmişti.

 

Aşırı yüklü orta boy yelkenlinin hızı korkunç derecede azken aynı zamanda rahatlatıcıydı da.

 

“Sonuçta fazla uzaklaşmak istemiyoruz.”

 

Altın Kuş mütemadiyen düşmanların konumuyla ilgili güncellemeler veriyor, Weed de bu zamanlamaya uymayı planlıyordu. Geniş açık denize ulaştıkları takdirde düşmanın hareket kabiliyeti çok daha iyi olacaktı, dolayısıyla savaşın gidişatını belirleyecek olan yer Donmayan Nehirdi.

 

“Mekan hazır, yani…”

 

Diyen Weed, uçabilen heykellerine bir görev verdi.

 

“Bunları yakınlardaki buzların altına gömün. Kibar davranın, fazla hızlı ısırmayın ya da yemeye kalkmayın.”

 

Weed, Las Phalanx’ta canavar avlarken bir sürü Alev Küresi elde etmişti.

 

Nehrin her yanına yayılan kanatlı heykeller buzu delip o deliklere Alev Küreleri yerleştirmek için bir ağaçkakan gibi gagalarını kullanıyordu.

 

Sarı Oğlansa onların bu yoğun çabalarını izliyordu.

 

‘Uçamadığım için öyle mutluyum ki.’

 

Weed, hayat bahşedilmiş heykellerine yaptığı yatırımdan memnundu. Haftanın beş günü okul yoktu, ikramiye yoktu, aylık maaş yoktu, başka türlü bir ayrıcalık da yoktu.

 

Morata’da ilk buzağısı doğan Sarı Oğlanın izin vakti reddedilmiş, zavallıcık ara vermeden çalışmak zorunda kalmıştı.

 

Ebeveynlik de yasaklanmıştı!

 

Ona açıklanan düşünce, sürekli yemek yediği için bir maden kuyusu gibi en zorlu koşullarda bile sürekli para kazanması gerektiğiydi.

 

Hayat bahşedilmiş heykeller Alev Kürelerini geçidin sınırlarına yerleştirirken çok zorluk çekiyordu.

 

“Öğelerim ziyan oluyor…”

 

Weed, üzgün bir bakışla böyle söyledi. Hüzünlü bir film izlese veya kitap okusa esneyip geçerdi ama şimdi gözlerinden yaşlar süzülecek kadar mutsuzdu. Ve şimdilik hisleri konusunda dürüst olmaya kararlıydı.

 

“Tek bir damla gözyaşım en az 800 altın, hayır, daha ziyade 8.000 altın gibi. Tekli veya çoklu alımda indirimeyse asla müsaade edilmeyecek!”

 

İnsanlar duygularını asla içine atmamalıydı.

 

“Bu kadar stres sürekli yeme isteği gibi yeme bozukluklarına da yol açar, bu da yemek stokumuzu baltalayabilir. Sağlığımı korumalıyım. Bunu ele almalı ve bir maliyeti olsa da antidepresan almalıyım.”

 

Gemi denize yaklaşıyordu. Las Phalanx istikametine bakan Weed, devasa bir filonun belirdiğini gördü. Haven Krallığı filosu ve Korsan filosuna ait savaş gemileri bir aradaydı.

 

“Beklenenden biraz daha geç oldu. Biraz daha yavaş olsaydılar beklemek zorunda kalacaktım.”

 

Kule heykeli, bu doğaçlama plana ne kadar yardımının dokunduğundan bihaberdi. Weed, bir anlamı kalmadığı için Heykel Dönüşümünü bozarak Griffith görünümünden çıkmıştı. Dikiş yeteneğiyle yaptığı tüm kıyafetleri de çıkartmıştı. Morata’ya döndüğünde satabilmek için temiz kalmalarını istiyordu.

 

İhtiyaç duyacağı için modifiye edilmiş Liç formuna geçmek üzereydi. Ölümsüz istatistiğinin gücü ciddi bir problemdi ama tüm o Hayalet Gemilere komuta etmek istiyorsa buna kesinlikle ihtiyaç duyacaktı.

 

“Heykel Dönüşümü!”

 

Diyerek elinde tutmakta olduğu Liç heykeline dönüştü. Bu Liç, klasik iskelet formunda olsa da bazı işe yarar değişiklikler geçirmişti. Liç iskelet Weed, yerden 30 cm kadar yukarıda tembelce süzülüyordu. Etrafı daimi bir akış halinde dönen siyah bir aurayla çevriliydi.

 

Fazlasıyla göz korkutucu bir görünüme sahip bu Liçle karşılaşmak herkesin korkup yutkunmasına yol açardı.

 

****

 

-Heykel Dönüşümü kullandınız.

Bu heykel yeteneği, Oymacının heykeline benzemesi için sonsuz bir bağlılıktan faydalanır.

-Vücut şekli değiştiği için yeni ekipmanlar kullanılabilir.

Ölümsüzlerin kullanımına adanmış zırhları ve silahları da kullanabilirsiniz.

-Bu Heykel Dönüşümünün sonucunda Bilgelik ve Zeka istatistikleri büyük ölçüde yükseldi.

-Sınırsız Dayanıklılık elde edildi.

-Ruh Çağıran yetenekleri kullanımı esnasında fazladan %25 etki elde edildi.

-Havada süzülme otomatik olarak gerçekleşir.

-Büyüler güçlendi.

-Yüksek sanatsal yetenekler, heykel dönüşümü ve ölümsüz çağırma nedeniyle Ölüm Aurası tetiklendi.

-Liderlik ve Karizma hariç tüm istatistikler düştü, Şans istatistiği minimum değerine indi.

-Sağlık ve Mana hatırı sayılır ölçüde yükseldi.

-Liçlere mahsus mana çekme yeteneği ve çekilen mananın etkinliği %47 yükseldi.

 

*———————UYARI!—————————*

 

-Liç Heykel Dönüşümü kullanmanın bir yan etkisi olarak bu formda gerçekleştirilen tüm aktiviteler insanlığa karşı bir eylem şeklinde değerlendirilebilir.

 

****

 

-Mevcut liç formu tamamlanma oranı: %19.3

-Heykel Dönüşümü kullanarak Liçe dönüşmeniz nedeniyle Heykelleri Anlama yeteneğiniz 1 seviye yükseldi.

 

****

 

Bu dönüşüm, sahici bir Liçe çok daha yakındı!

 

“Yalnızca düşük seviyede olmam çok kötü.”

 

Weed yine de bu değişimden epey tatmin olmuştu. Evet, absürt derecede ortalama bir iskelet Liçe dönüşmüştü. Liç Shire’a kıyasla daha düşük seviyeliydi ve ondan da yüksek seviyeli Liç Bar Khan’la kıyaslanmanın çok uzağındaydı.

 

Ama bir Ruh Çağıran kabiliyeti olan Ölüm Aurasına sahip olmuştu ve artık ölümleri karşılığında ölümsüz çağırma kabiliyetini güçlendirebilecekti. Ölüm Aurasının dezavantajlarından biriyse menzilinin nispeten küçük olmasıydı. Bu kısıtlamadan yarar sağlamanın daha iyi bir yolunu bulması gerekecekti.

 

“Yüksekliğe bak, galiba ayakkabı giymeme bile gerek yokmuş.”

 

Havada 30 santime kadar yükselebiliyordu. Sadece 30 santim bile insanın görebildiklerini değiştirirdi. Ve bir Liç, en karanlık gecede bile tıpkı gündüzmüş gibi her şeyi görebilirdi.

 

“Hmmm.”

 

Tüm bunlar bir yana, hala peşinden gelen filolar konusunda endişelenmesi gerekiyordu!

 

“5 dakika içerisinde bize yetişecekler.”

 

Bağıl hızlarını hesaba katan Weed, büyü veya bombardıman menzili içerisine girmeleri için ne kadar zaman gerektiğini hesaplamaya çalışıyordu. İşte o sırada Weed’in teknesinde büyülü alevlerin sesleri işitildi ve o alevler yükselerek sulara gömüldü.

 

“Buradayız!”

 

“Bu taraftayız!”

 

“Bay Weed, efendim! Sizi bekliyorduk! Bizi de yanınıza alın ne oluuuurr!”

 

Nehir kıyısının biraz uzağında çılgınca el sallayan bir üçlü görünüyordu. Heinteu, Fractal ve Boardmir, çaresizce kıyafetlerini sallayarak yardım dileniyordu. Kısmen bu buzul bölgesinde hayatta kalmaya yönelik samimi arzuları sayesinde bir şekilde hala hayattaydılar. O noktada durmuş, Weed’in geçmesini bekliyorlardı.

 

Weed’i geminin arka güvertesinde gördüklerindeyse çaresizlik içerisinde bağırmaya başlamışlardı.

 

“Eh, ne diyorsunuz? Drinfeld ve koca bir SOB filosu geliyor.”

 

“Oh bekle, yanlış oldu, binecek bir gemi arıyoruz diyordunuz.”

 

“Bay Weed, efendim, dinleyin! Kıtaya geri dönmenin bir yolunu bulmaya çalıştık ama buradan bunu başarmamız imkansız, lanet olasıca bir tekneye ihtiyacımız var…”

 

Sağduyu sınırlarında koca bir filodan kaçan Weed’in o üçünü almak için geri dönmesi mümkün olmamalıydı. Ayrıca onları kurtarmak gibi bir yükümlülüğü veya arzusu da yoktu.

 

Üçlü grup, Weed onların hizasını geçtikten sonra tekneye ulaşmak için bir yol bulmayı umarak buzulun üzerinden yürüyerek geçti. Ortalıkta sal yapabilecekleri bir ağaç yoktu. Ayrıca çetelerin seviyesi onların üzerinde olduğu için de bir çıkmaza girmişlerdi.

 

Akıntı yönünde koşan üçlü grup, teknenin önüne geçerek su kenarında bir buz kütlesi buldu. Sonra da onu hızlıca kesip üzerine binerek tekneye doğru kollarıyla kürek çektiler. Elbette ki buz dediğin ılık suda erimeye ve parçalanmaya meyilli olurdu. Kör bir adam bile acınası bir durumda olduklarını görebilirdi.

 

“Allah aşkına bizi tekneye alın, ne oluuurr!”

 

Üçlü grup, Weed gelirken teknenin hızını düşürsün diye çabalıyor, çaresizce bağırıyordu. Bu sırada Weed, güvertedeki tırabzanların köşesinde dikiliyordu.

 

“Ana karaya mı gideceksiniz?”

 

“Evet, elbette. Biz değiştik, tüm kötü özelliklerimizden arındık!”

 

Belki birkaç ay ila bir yıl kadar burada izole halde yaşasalar bu kadar kibirli olmaktan kurtulup yaşam şekillerini değiştirebilirlerdi. Mutluluk ve neşe dolu bir yer olan Kraliyet Yolunda bu kadar uzun süre ıssız bir yerde mahsur kalmak hapiste olmaktan farksızdı!

 

Yalvarıp yakarırken burunları akan, gözyaşı döken Heinteu, Fractal ve Boardmir üçlüsü kayıp kuzulara benziyordu. Weed, yavaş bir tempoyla tekrar konuştu.

 

“Benim gemime binmenin bedeli yüksektir… elinizde ne kadar var?”

 

Birazcık daha para kazanma arzusu bir Liçe dönüştükten sonra bile azalmamıştı. Kurnaz bir kötü adam olan Heinteu’ysa itaat etmenin tek seçenekleri olduğunu bilse de Weed’e yanıt verirken gözlerini devirmeden edememişti.

 

“Üçümüzün toplam 2,759 altını var.”

 

Bu da demek oluyordu ki söyledikleri tutar, Weed’in öylece basıp gidebileceği kadar küçüktü. Ama gerçekte ellerindeki miktar teklif ettiğinin ancak yarısı kadardı.

 

Weed, bu teklif karşısında kafasını salladı.

 

“Ücret 7,000 altın… Maalesef fiyatta pazarlık yok.”

 

“E…emin misin? Yani, her halükarda eve gidiyorsunuz ve biz de bizden bunu istediğiniz için sizi beklemiştik…”

 

“Bizi burada bırakıp gidemezsiniz, kaçmamız mümkün değil!”

 

“Buraya gelen bir sürü gemi var. Paranız yoksa o gemilerden birine biniverirsiniz.”

 

“Siz düzenbazlar bana bir kere zorluk yaşattınız. Yanılıyor olabilirim ama benden başkasının sizi gemisine alacağından fena halde şüpheliyim.”

 

“Kendi aranızda bir konuşun, düşünüp taşındıktan sonra benim ikna edici mantığımla hemfikir olacağınıza eminim.”

 

Bu sırada konuşmayı düşünen Sarı Oğlan kafasını kaldırdı ama Weed’in başını sallayıp onay verişiyle sessizliğini korudu.

 

Derin sulara dalacaksanız yüzmeyi bilseniz iyi ederdiniz.

 

Weed de bu meseleyi kısa kesmekte karar kılmıştı.

 

“Neyse, bu sizin probleminiz.”

 

Önemsiz bir düşünceymişçesine böyle söyledi.

 

“Evet, bu noktada ya 7,000 altını verirsiniz ya da gemiye binemezsiniz.”

 

“Beğenmiyorsanız başka bir gemi bulun.”

 

Onlar gibi gemi hırsızlarına merhamet etmesine gerek yoktu. Weed’in tek bir amacı vardı. Her halükarda oradan ayrılacağı ve hedefleri aynı olduğu için de her şey yolunda gidecekti. Zihninde bu düşünceyle ve onların kötü tavırlarını düşünerek neden fazla ücret istemeyeyim ki diye düşünmüştü, reddetmeye karar verseler de umurunda olmazdı!

 

“Hey, hadi ama, artık olgun davranma zamanı!”

 

“Onunla gitmezsek burada mahsur kalacağız.”

 

Drinfeld’in filosu görüş alanlarına girmişti. Pazarlık yapacak vakitleri yoktu. Bu gidişle her şey bir hiç uğruna olacaktı. Yaklaşmakta olan Drinfeld filosunu izleyen Boardmir ve Fractal, Weed’den daha gergindi. Böylece üçlü, tüm paralarını, mücevherlerini, kıymeti eşyalarını çıkartarak hesap yaptı. Toplam 7,425 altınları çıkmıştı.

 

“Weed, 7,000 altını ödeyeceğiz!”

 

“Peşin.”

 

Aralarında zar zor 7,000 altın çıkartan grup hızlıca orta boyutlu yelkenliye atladı. Ve güvertede karşılarına çıkan şey koca bir heykel ordusu oldu.

 

“Tüm bu canavarlar da hangi cehennemden çıktı!”

 

“Lanet olasıca korkunç tipler.”

 

Hayat bahşedilmiş heykellerin hepsi insanın ödünü kopartacak cinsten dehşet verici ve gaddar görünümlere sahipti.

 

“Birkaç aylığına bu güverteye sıkışıp kalacaksınız. Çenenizi kapatmak isteyebilirsiniz.”

 

“Size zor zamanlar yaşatmaya karar verebilirler.”

 

Üçlü grup, ansızın nefes almaya dahi cüret edemeyeceklerini hissetmeye başladı.

 

“Şu andan itibaren mürettebata dahilsiniz ve gemiye yön vereceksiniz.”

 

“Emredersiniz efendim, hemen işe koyuluyoruz.”

 

Üçlü grup, Weed ne derse yapacaktı. Weed, denizcilik becerisi gelişmiş olsa da fazlasıyla yüklü bu gemiyi idare edebileceğini sanmıyordu. Profesyonellerin kendisinden çok daha iyi bir iş çıkaracağı kanısındaydı.

 

Becky-Nin’in 3 Çılgın Köpekbalığı olarak da bilinen üçlü, kötü şöhretlerine rağmen olağanüstü denizcilik becerileri sayesinde asla yakalanmamıştı. Yani düşmanlar ayrıcalıklı Haven Krallığı ve Korsan filoları olsa da onların yetenekleri üzerine bahse girebilirdiniz.

 

“Yelkenler fora, bu gemiyi uçuracağız!”

 

“Akıntı için rotayı ayarlayın, yelken açısını maksimuma çekin!”

 

Böylece ‘Becky-Nin’in 3 Çılgın Köpekbalığı’, tüm meşguliyetleriyle sağa sola koşturup hızlanmak adına orta boyutlu geminin halatlarını ve yelkenlerini en iyi koşullara getirmeye koyuldu.

 

Gururla dolu kalpleriyse hala akıllarının bir köşesindeydi.

 

–Neyse, henüz her şeyimizi kaybetmedik.–

 

–425 altınımız kaldı. Dezavantajlı bir durum olsa da Weed’e yalan söyleyebildik, biz Becky-Nin’in 3 Çılgın Köpekbalığıyız ve bugünden sonra daha da ünleneceğiz.–

 

–Şimdilik sadece olanlara ayak uyduralım, hazinelerle dolu halde eve geldiğinde bu sıçanı indiririz, o zamana bizi tamamen unutmuş olur.–

 

*Ku ku ku*

 

Üçlü grup, çalışırken kendi aralarında bu şekilde fısıldaşıyordu.

 

Bu esnada güverteden Haven filosunu ve yanından geçen alevleri izleyen Weed konuşmaya başladı.

 

“Oh, beyler…”

 

“Evet?”

 

“Yemek parayla.”

 

“Haa?”

 

“Kıtaya dönene dek bir damla su 3 ve bir parça çiğ balık da 5 altın.”

 

Kelimelerle anlatılamayacak bir zorbalığa dayanan fahiş kazançlar!

 

“Böyle bir şeyi nasıl yapabilirsin!”

 

Fractal büyük bir güçle isyan ederken bir anda duraksadı ve çok daha uysal bir tonla devam etti.

 

“Hedefinize ulaşıncaya dek gemiyi yönlendirecek ve dümen kullanacağız. Bu emeğimizin karşılığında ödenmesi gereken ücreti yok mu sayacaksınız?”

 

Sarı Oğlan da başıyla onay verdi. Yemek bedeli olarak iyi düşünülmüş ve akıllıcı bir karşı teklifti. Böyle bir uzlaşmayı reddetmek mümkün değildi.

 

“Günlük 1 bakır.”

 

“Ha?”

 

“Beğenmeyen inebilir.”

 

Bu yaptığı düpedüz bıçak zoruyla soygundu.

 

Tam olarak ihtiyaç duyulan noktada rakibi etkili bir şekilde baskılamak için kullanılan ufak miktarda güç. Weed, hayat bahşedilmiş heykellerle baş ederken çok şey öğrenmişti.

 

‘Hayat demek para demektir.’

 

*****

 

Drinfeld, Becky-Nin’in 3 Çılgın Köpekbalığının belirişi ve gemiye binmelerine müsaade edilişini izlemişti.

 

“Ulu Tanrım, gerçekten krallara layık bir piç kurusu. Onlardan bilet parası aldı, kovaladığımız kişi bir insan mı yoksa bir şeytan mı?”

 

Drinfeld bile izlemek zorunda kaldığı şeylerden rahatsız olmuştu. Bu defa hesaplaşacaklardı, ister karada olsun ister denizde, kaçmasının çok zor olacağı kanaatindeydi. Hermes Loncası liderleri, Weed’in hızla yakalanması için her gün sert hatırlatmalarda bulunuyordu.

 

Yayın aracılığıyla herkes, Weed’in Kraliyet Yolunun ‘S’ sınıfı zorlukta ilk görevini tamamladığını görmüştü. Bu sırada lonca, gönderilen desteklere rağmen herhangi bir sonuç almayı başaramamıştı.

 

Bununla birlikte karadansa denizde oldukları sürece işler değişirdi. Karada savaşma konusundaki tecrübesizliğinin pek çok hataya yol açtığını kabul etmeliydi ama denizdeyken kral oydu.

 

“O yalnızca canını kurtarmak için kaçmasını bilen küstah pisliğin teki.”

 

Drinfeld, gemilerinin savaş güçleri arasındaki devasa fark sayesinde kazanmaktan yana bir endişe duymuyordu, onun endişe duyduğu şey kazandıktan sonra vereceği tepkiydi.

 

“İşini tek bir saldırıda bitirsem mi ki?”

 

Son teknoloji yüksek güçlü ağır silahların karşısında orta boyda bir teknenin hiçbir şansı olamazdı.

 

“Söz konusu deniz savaşı olunca beni kolay bir galibiyetin beklediğine hiç şüphe yok.”

 

Bir dirençle karşılaşmadan kazanabileceklerini gören Drinfeld için mühim olan, yitirdiği şöhreti geri kazanma ihtiyacıydı. Bunun bir deniz savaşı olması gereği de korsanların kendilerine pay çıkartmasını istemiyordu.

 

“Alarm! Hedef geminin kıç tarafı menzile giriyor.”

 

Bu sırada komutan yüksek sesle böyle söyledi. Becky-Nin’in 3 Çılgın Köpekbalığı, geminin aşırı yükü nedeniyle hızlanmayı başaramamıştı. Drinfeld kararlılığını perçinleyerek komutunu verdi.

 

“Öndeki silahlarla ateşi başlatın.”

 

“Tamamen menzile girmelerine birazcık daha vakit var.”

 

“Hemen ateş edin, doğrudan düşmanı hedef almayın, yalnızca onları sarsın.”

 

Orta boyuttaki yelkenliyi çok hızlı batırmaları bu işin haddinden fazla kolay görünmesine yol açardı. Bombardıman gücünü kullanmak, düşmanın ilerlemesine mani olarak üstünlüğü ele geçirmelerini sağlayacaktı. Daha sonraysa düşmana saldırmak için elit gemilerini kullanmayı planlıyordu. Drinfeld adını hatırlamalarını sağlayacak kusursuz bir galibiyet olacaktı!

 

Böylece Drinfeld’in emri tüm filoya aktarıldı. 2. Haven filosu gemileri, yan taraflarını açığa çıkartacak bir açıyla dönerek ilerledi. Silah kapıları açıldı, gülleler sırasıyla dışarı fırladı ve hiddetli saldırı başladı.

 

Ba-boom, boom, boom, boom boom!

 

160tan fazla gülleden oluşan bu saldırı yalnızca 5 gemiden gelmişti. Fırlatılan ağır gülleler Weed’in gemisinden pek uzak olmayan sulara parabolik bir yörüngeyle uçmaktaydı. Ardından yüksekliği 10 metreye kadar çıkan su sütunları yükselip dimdik düştü ve nehir boyunca patlama sesleri yankılandı.

 

“Tekrar yükleyin!”

 

Savaş gemilerinin silahları içeri çekilerek gülleler yeniden yüklendi. Kaptan ve mürettebat yüksek düzeyde eğitim alırsa yükleme hızı ve isabet oranı gelişirdi. Gemilerin çoğu monte edilmiş çok sayıda silah taşırdı, eklenen bu ağırlıklarla bile hareket edebilseler de dönme hızları çok düşük olurdu.

 

Drinfeld’in gemileriyse bu güçsüzlüklerine rağmen geride kalmadan kovalamacaya tekrar katılabilmişti. Ve bu sefer işler değişmişti, yedi gemi gövdelerini gösterecek şekilde dönmüş ve ateşe hazırlanmıştı.

 

“Ateş!”

 

Komutuyla 238 gülle atıldı!

 

Fırlatma açısının göğe dek yükselmesi, top mermilerinin nehre atılma hızını yükseltmişti. Topçu bombardımanı alanındaki nehir bütünüyle çalkalanıyordu, giderek kabaran suların kuvveti sizi rahatlıkla devirebilirdi!

 

Top mermileriyle Weed’in gemisi arasındaki mesafe yavaş yavaş azalıyordu.

 

“Yaklaşıyoruz. Tam gaz ileri!”

 

“Tam gaz hali bu zaten!”

 

Olanları sallanan güverteden izleyen Becky-Nin’in 3 Çılgın Köpekbalığı, hızlarını arttırmak adına yoğun bir mücadele veriyordu. Weed ise karanlık aurayı kullanarak bir koruyucu kalkan şekillendirmek adına kara büyü kullanabilecek olsa da buna gerek görmüyordu. Tüm mermiler o civara düştüğü için etrafı görmek zor oluyordu.

 

Bu kadar yakın farkla ıskalanmak, en iyi okullardan birine giriş sınavının gerginliğini yaşamak gibiydi. Korku ve dehşetle dolan Sarı Oğlan, maskeli Seo Yoon’la birlikte kamaraya saklanmıştı.

 

“Bu herifler de amma zenginmiş!… Her atış en az 3 altın olsa gerek.”

 

Tabii ki Weed de böyle bir şeyle böbürlenebilmek isterdi, kıskançlığından ölüyordu! Ceplerinin bunca gemiyi gönderecek, onları donatacak ve peşinden buralara dek gönderecek kadar dolu olduğunu göstermeleri karnını ağrıtıyordu. Yalnızca Haven gibi merkezi bir altyapıya ve büyük bir nüfusa sahip, tamamen gelişmiş bir Krallık böyle bir filoyu donatıp silahlandırmayı göze alabilirdi.

 

Denize açılan çoğu oyuncu gibi Weed de çoğu şey görülebildiği için geminin kıç tarafına geçmişti ve elbette ki Drinfeld ve diğer oyuncuları da görebiliyordu. Weed’in düşmanlarını kasten kışkırtmak gibi kötü bir alışkanlığı vardı. Onu fazla hafife almaları hoş olmazdı, bir kahraman olarak o güne kadarki başarıları sazdan samandan değildi.

 

Hayatını kaybedecek olursa kıymetli öğelerini, yetenek yetkinliklerini ve zor kazanılmış bir seviyeyi yitirirdi. Bu yüzden mütemadiyen düşmanını inceleyip analiz ediyordu. Elbette bu şekilde yaşamak büyük bir cesaret de gerektiriyordu.

 

Onu tespit eden Haven Krallığı ve Korsan filoları Donmayan Nehirde tam gaz ilerliyordu.

 

“Hafiften başlayalım artık.”

 

Düşman gemilerinin doğru konuma ulaşmasıyla birlikte Weed’in sesi yükseldi.

 

“Şimdi, yakın hepsini!”

 

****

 

8. Oymacı Loncasının Efendisi Jenbarin’in yaptığı heykellerden biri, bir Alev Deviydi! Ve o Alev Devi, hayat bahşedilmiş diğer heykellerle birlikte gemiye binemediği için talihsizliğinden yakınıp durmuştu.

 

Sonucundaysa kendisini çok farklı bir şekilde taşınırken bulmuştu.

 

*****

 

Weed Hayalet Gemi seferindeyken Bingyong, Wyvernler ve Anka Kuşu da avlanıp seviye yükseltmekle meşguldü.

 

“Kueeek!”

 

Bingyong buz nefesi kullanıyor, Wyvernler hava saldırıları gerçekleştiriyor ve Anka Kuşu da alevleriyle canavarlara cehennem azabı tattırıyordu. Tek başlarına da yeterince güçlüyken grup halinde karada avlanmak onlar için çocuk oyuncağıydı. Güzel bir hayat sürüp iyi besleniyor, bu kadar tatmin olmaları da hepsinin Weed’e minnet duyduğu özel bir durum yaratıyordu. Aralarında bir aşk-nefret ilişkisi olduğu bile söylenebilirdi.

 

“Sahip nerelerde ve neler yapıyor merak ediyorum doğrusu.”

 

“Sizce sahip leziz yemekler yürütüyor mudur?”

 

“Ehh, biz onsuz leziz yemekler yiyoruz.”

 

Wyvernler zaman zaman Weed’e hikaye anlatma gereksinimi duyuyordu ve onun kıtadan ayrılışının üzerinden geçen 3 ayda bu gereksinim daha da kuvvetlenmişti.

 

“Ben sahibin yaptığı yemeklerden yemek istiyorum. Geri dönünce leziz yemekler yapmasını istemeliyim.”

 

“Kueeek!”

 

“Ben sahibi özledim. Tüm tacizlerine rağmen onunla olmak, karnımı onun yanında doyurmak istiyorum.”

 

Wyvernler ilk doğan ve Weed’le birlikte en çok vakit geçiren heykellerdi, dolayısıyla Weed onların gözünde ebeveynleri gibiydi. Kalplerinin derinliklerinde onları çirkin yapmasının kırgınlığını taşısalar da ona ihanet edemezlerdi.

 

“Gerçekten sahibin yanına gitmek istiyorum.”

 

Anka Kuşuysa beş kardeşiyle birlikte doğmuş ama hepsini kaybetmişti. Yalnızlık bunaltıcı ve son derece bulaşıcı bir şey olabilirdi, dolayısıyla hepsi de Weed konusunda bir gözyaşı denizini paylaşır hale gelmişti.

 

“Gerçekten sahibin yanına gitsek mi ki?”

 

“Sahibin yanına uçma fikri kulağa hoş geliyor.”

 

Wyvernler, kuzey kıtasının dağları arasında git gel yapmaları sayesinde uzak mesafeye uçma konusunda deneyimliydiler. Doğal dünyanın tadını çıkarmak için dolaşma özgürlüğüne sahiptiler.

 

“Hadi sahibin yanına gidelim.”

 

“Bir yolculuk. Kiyah ahahak.”

 

Bingyong da bir başına bırakılmak istemediği için onlara katılma kararı almıştı.

 

“Ben de sizinle geliyorum.”

 

Böylece kuzey uçuşu başlamıştı!

 

Bingyong buzul bölgelerindeki bu yolculuk için yeterince tecrübeye sahipti ve rehberleri olarak başa geçmişti.

 

Wyvernler ve Anka Kuşu da onu yakından takip ediyordu. Göçmen kuşlar olduklarını sanmak mümkün olsa da onlar yalnızca sahiplerini arayan yapayalnız canlı heykellerdi.

 

“Bu taraftan.”

 

“Leş gibi kokuyor.”

 

“Ben de iğrenç bir koku alıyorum, yakınlarda yıkanmamış, çirkin, vahşi bir canavar gibi iğrenç bir şey olduğu kesin. Sahip olmalı.”

 

Hayat bahşedilmiş heykeller karaları ve denizleri aşarak Las Phalanx’a ulaşmıştı.

 

“Keu-voe-oe-oeo! Gücüme yeniden kavuştuğumu hissedebiliyorum.”

 

Bölgedeki soğuk buzullar sayesinde Bingyong’un sağlığı ve kuvveti muazzam ölçüde artmıştı. Wyvernler ise soğuğa karşı güçsüz olsalar da Weed’in onlar için yaptığı kıyafetler sayesinde bu uçuşa katlanabiliyor ve Anka Kuşunun yakınında durarak donarak ölmekten kaçınıyorlardı.

 

“Sizce sahip bizi görmek isteyecek mi?”

 

“Ya sinirlenip bize vurursa?”

 

“Avlanmak yok, her güne ayrı zorbalık, sonu gelmez emeklerimden bahsetmiyorum bile. Sıkı çalıştım diye yiyecek bir şeyler alabileceğimi mi sanıyorsunuz?”

 

Wy-3 kafasını çevirerek karşılık vermişti. “Ben o kadarıyla da yaşayabilirim. Ama ya bize olduğumuz yere geri dönüp avlanmamız söylenirse!?”

 

Şimdiden Weed’le haddinden fazla zaman geçirmiş bir grup olarak onu gayet iyi tanıyorlardı. Bu nedenle hayat bahşedilmiş heykeller birazcık oyalanıp Las Phalanx yakınlarında avlanma kararı almıştı.

 

Buzullarla dolu bir bölgede olmalarına rağmen Anka Kuşunun gücü düşmemişti. Sonuçta burası her yerde sıcak lavların da kaynadığı bir yerdi. Anka Kuşu, yüksek ateş direncine sahip canavarlarla savaşarak gelişmişti, haliyle yalnızca buza direnci olan canavarlarla savaşmak kolaydı. Buzul bölgesinin canavarları yüksek seviyeliydi ve sağlam bir tecrübe kazandırıyorlardı, ayrıca etleri de besin değeri açısından oldukça zengindi.

 

Wyvernler avlanmaktan keyif alan etçil canlılardı, üzerine bir de tecrübe kazanmaları her türlü kazanç demekti. Hem etleri mideye indiriyor hem de tecrübe kazanıyorlardı.

 

Anka Kuşu, Wyvernler ve Bingyong’dan oluşan av grubu!

 

İşte bu grup, Weed’in yerini tespit etme arayışında buzların üzerinde yürüyen bir Alev Devini görerek duraksamıştı. Kendileri de hayat bahşedilmiş bir heykel olunca yüksek sanat puanlarına dayanarak onun da yoldaş bir heykel olduğunu rahatlıkla anlayabilmişlerdi.

 

“Pardon, sahip Weed’i tanıyor musun?”

 

Bingyong, Anka Kuşu ve Wyvernlerin nehirde yolunu kestiği Alev Devi, başını sallayıp onay vererek yanıtlamıştı.

 

“Bana hayat bahşeden oydu.”

 

“Biz de senden önce doğduk.”

 

“Öyleyse bu bizi bir aile yapar.”

 

Canlı heykellerin düşünce şekli son derece basitti ama bir hiyerarşi oluşturmak onlar için fazlasıyla önemliydi. Weed’in yüksek Cazibesi, Komuta Yetkisi ve diktatör kişiliği gereği Bingyong ve Anka Kuşu aynı frekansta olabilmişti. Zıt yatkınlıklarına rağmen iyi birer dosta dönüşmeleri kolay olmuştu.

 

Kardeşlerini yitirdiği için hala birazcık yalnız hisseden Anka Kuşu, “Seninle birbirimize çok benziyoruz, o yüzden senden hoşlandım.” demişti.

 

Siyah ellerinde bir ateş kılıcı tutan Alev Deviyse yukarıya doğru azılı bir bakış atmıştı.

 

“Ben de senden hoşlandım.”

 

“Ee, bu kadar aceleyle nereye gidiyorsun?”

 

“Sahip benden gidip nehrin daraldığı noktada gizlenip beklememi istedi.”

 

“Bu epey zor ve uzun bir yürüyüş olacaktır.”

 

Alev Devi Donmayan Nehir boyunca ilerliyordu. Gerçek boyutunda olmasa da çok küçük değildi ve uzun adımlarıyla onlarca metre kat edebiliyordu, yine de henüz pek fazla ilerleme kaydedememişti.

 

Bedeninden yayılan ısı yüzünden attığı her adımda buzul buzları eriyordu. Suya ulaştığı her seferde buharlar çıkıyor, ısı ve buhar da yüzeyi kayganlaştırıyordu. Alev Devinin aradaki mesafeyi kapatmak için hiç ara vermeksizin buzların üzerinde ilerlemesi gerekiyordu.

 

Bu nedenle ilk teklif Anka Kuşundan gelmişti.

 

“Hadi sırtıma atla. Alevlerin yüzünden diğerlerine binemezsin ama benim için mesele olmaz.”

 

*****

 

İşte böylece Anka Kuşu, sırtında Alev Deviyle birlikte Donmayan Nehir boyunca alçaktan uçmaya başlamıştı. Alevli kanatları nehrin üzerine yayılıyor, neredeyse vadiyi dolduruyordu. Uçmaya alışkın olmayan Alev Deviyse heyecan içerisinde bağırmadan edemiyordu.

 

“Ki-yaaaaa!”

 

Yaptıkları antrenman uçuşları, Weed'in emriyle muazzam bir hızla geri dönebileceklerini göstermişti. Anka Kuşu, başını kanatlarının arasına doğru eğip kanatlarını hiddetle çırparak maksimum hıza çıkmıştı.

 

Yüksek göklerden nehir boyunca alçalan bir kuyrukluyıldıza benziyorlardı.

 

“Bay Griffith, arkamızda tanımlanamayan bir canavar belirdi.”

 

Anka Kuşu ve Alev Devini ilk keşfedenler, en arkadan ilerleyen Korsan filosu oldu. Berrak gece göğünde uzaklardan dahi fark edilmeleri kolaydı.

 

Kovalamacaya dahil olan Korsanlara iyi bir neden uğruna Haven Krallığı Filosunun arkasında kalmaları söylenmişti. İşin doğrusu hiç kimse bir çatışmada neler olacağını öngöremezdi ve krallık filosunun korsanlara kıyasla daha zayıf bir performans sergilemesi büyük bir problem olurdu.

 

Korsanların önceliği ganimetti ama daha rahat manevra yapabilecek hale gelene dek sabretmek istiyorlardı. Griffith de yalnızca bu fırsatı bekliyordu.

 

“Las Phalanx’ta vur kaç taktiklerinle iyi iş çıkardın ama bu defa hiçbir hazırlık yapmadan körü körüne nehre kaçarak paçayı kurtaramayacaksın. Nasıl bu kadar aptal olabildin ki? Drinfeld’in filosunun peşinden geleceğini bilmeliydin ve hazırda bir b planın olmalıydı.”

 

Diyen Griffith, saldırısını başlatmaya hazır halde gemilerinin formasyonunu sıkılaştırdı. Ve filo çapında bir emir verdi.

 

“Gülleleri ateşleyin!”

 

O saniyede yüklü tüm Korsan gülleleri ateşlendi.

 

“Ka-Boom!”

 

Anka Kuşu, mermilerden kaçabilmek için kanatlarını katlayarak bir dönüş yaptı. Mermilerin çoğu ıskalayarak nehre düştü. Zaten Anka Kuşu vurulsa da muazzam bir sağlığa sahip olduğu için sorun olmazdı. Bir topun kanadına çarpışıysa büyülü bir alev ve ısı patlamasını tetiklemişti.

 

“Kiyaooooo!”

 

Ancak Anka Kuşu hasar görmedi. Anka Kuşu da Alev Devi de ateş nitelikli olduğu için onlara bu şekilde hasar vermek çok zordu. Bu büyü patlamasını yeniden özümseyebilmiş ve sağlıklarını onarmak için kullanmışlardı. Her denizci için hayati bir alet olan teleskobunu kullanan Griffith ise bu sahneyi dikkatlice gözlemlemişti.

 

“O Anka Kuşu şaşırtıcı bir kabiliyete sahip.”

 

Weed, bu durumun onlara uyacağını biliyordu. Daha önce Embinyu Kilisesiyle savaşırken de aynı şeyi görmüştü, ateş büyüsünün bu tip bir yaratığa zarar vermesi çok zordu.

 

“Büyülü gülleleri yükleyin!”

 

Büyücü Loncaları patlama büyüleri yerleştirilmiş gülleler satar ve onları sıradan güllelerden birkaç kat daha pahalı yapardı. Anka Kuşu gibi zorlu bir düşmanla karşı karşıya kalındığındaysa o ekstra maliyet, verilebilecek hasara değerdi. Gülleleri yüklemeyi bitirdikleri sırada Anka Kuşu gemilerin arasından geçmekteydi.

 

“Saldıralım mı?”

 

Korsanlar bu soruyu sorduğunda Griffith, kafasını sallamakla yetindi. Bu noktada onları hedef almak sadece büyülü mermi israfı olurdu.

 

“Ki-yooooo!”

 

Anka Kuşu, tüylerini Haven filosunun üzerine saçmaya başlıyordu. Tüyler büyük bir ısı eşliğinde alçalıyor, bir ateş yağmuru yağıyordu.

 

“Bu da ne!?”

 

“İlahi kalkan!”

 

“Denizlerin Muhafızı!”

 

Rahipler, Paladinler ve Sihirbazlar çeşitli koruma büyüleri kullanıyor, gemilerini korumak adına büyülere ve ilahi müdahalelere başvuruyordu. Bu şekilde yaratılan ilahi güç ve su bariyerleri, ateş yağmurunu önleyecek veya zayıflatacaktı.

 

“Yelkenleri toplayın!”

 

Savaş gemisi mürettebatı yelkenleri kıvırıp serenin ucuna bağlamak için hızla harekete geçti. Gemiler, ahşap gemilerin yanmasını önlemeye yardımcı olan bir büyü ve özel muhafaza kombinasyonu ile korunuyordu. Fakat küçücük tek bir yelken bile yangın başlatma fırsatı verecek kadar savunmasızdı.

 

Anka Kuşu güçlü bir canavar olsa da ateş yağmuru nispeten güçsüzdü, ayrıca birkaç farklı canavar avı tecrübesi sayesinde buna hazırlıklıydılar. Hermes Loncasının Paladinleri, askerleri ve desteğe gelen Rahipleri geniş Mana Kalkanlarının içerisinde korunuyordu.

 

“Sıradaki saldırılara karşı hazırlanın. Büyücüler karşı büyülerinin hazırlıklarını yapsın. Bu piçleri alt etmek için saldırmaktansa savunma yapmaya hazır olun.”

 

Drinfeld, filonun defansif güç bağlamında bariz bir avantaja sahip olduğuna inanıyordu. Bu yüzden bu önlemler gemilerin manevra kabiliyetini sınırlasa da Anka Kuşuna saldırmak için sihirli oklar ve gülleler ateşlemelerine izin vermişti.

 

Bu esnada Anka Kuşunun tepesindeki Alev Devi, bu yaşananlardan tamamen bihaberdi.

 

“Neden sahibin seçtiği tek kişi benim?”

 

Ama buna rağmen alevli kılıcını nehir kanyonunun her iki tarafına doğru savurdu.

 

Peop-eo-peop-eong!

 

İşte o anda ateş ruhlarının uyarılışıyla buzların altına gömülü alev küreleri patlamaya başladı!

 

Kanyonun her iki tarafındaki on bin yıllık kalın buz kütleleri şok ve ısının etkisiyle korkunç bir sesle çatırdadı. Uzun yarık, direnemeyecek hale gelene dek irileşip genişledi ve on bin yıl üzerine kanyondan aşağı buzlar düşmeye başladı.

 

“Bir heyelan! Yo, bu bir buz çığı!”

 

“Kanyon duvarlarındaki buzlar parçalanıyor!”

 

“Durun! Durun!”

 

Hiçbir uyarı olmaksızın Drinfeld’in filosunun üzerindeki kanyonda bir bomba patlamıştı. Buz blokları egemen olarak suları çalkalandırıyor ve şimdilik küçük olsalar da arkalarından daha büyük bloklar geliyordu. Büyücüler, Paladinler ve Rahipler mana kalkanlarını tutacak kadar güce sahipti, bu da buz kütlelerinin belirli bir açıyla çarptıklarında sekmelerine yol açıyordu. Fakat iri bir buz kütlesinin tam isabet edişi, söz konusu geminin batmasıyla sonuçlanırdı.

 

Doğaya has özelliklerden faydalanan bir saldırı, önceden hazırlanılması mümkün olmadığı için genellikle çaresizce katlanmaktan başka seçim şansı bırakmazdı. Şimdi de kanyon duvarlarından dökülmeye devam eden buz blokları, ardı ardına filo gemilerinin üzerine devriliyordu.

 

“Yelken açın! Yelkenler fora, bizi buradan çıkartın.”

 

Drinfeld’in tüm yelkenleri açılmış olan gemisi başı çekiyordu. Artık kanyondan devasa bloklar düşmeye başlamıştı ve tüm gemiler en kötüsünden kaçınmak için çeviklikle ilerliyordu. Bu sırada hareket etmeye hazırlanan bir gemi, ortadan ikiye ayrılarak batmaya başladı. Ve güvertedeki mühimmatın patlaması paniğe yol açtı.

 

Ağır buzlar kalkanları aşıp gemileri parçalarken koruma büyülerinin de özel önlemlerin de gövdelerdeki ateşe dayanıklı malzemelerin de hiçbir işe yaramadığı anlaşıldı.

 

“Tam gaz ileri!”

 

Drinfeld’in gemisi, diğer gemilerle birlikte ilerlemeyi sürdürüyordu. Weed’in gömdüğü Alev Küreleri çoktan patlamış, zincirin devamını getirecek bir şey kalmayınca da buz blokları tükenmeye başlamıştı.

 

“Amiral! Çok fazla hasar aldık. Şimdilik geri dönmeliyiz.”

 

“O lanet olasıca herif avcumuza düştü sayılır, tek yapmamız gereken boğazından yakalamak.”

 

Drinfeld, astlarının tavsiyesine rağmen dümenin başına gelerek kovalamacaya devam dedi. Bir buz bloğu nehre düşerek koca bir su sütunu yaratmıştı, kanyon duvarlarından aşağı toprak ile buz parçacıkları karışımı dökülmeye de devam ediyordu. Drinfeld’in Filosu, bunca felaketle karşılaşıp bu denli hasar almalarına rağmen ilerlemeye devam ediyordu. Tüm bunların Anka Kuşu tüyleriyle gerçekleştirilen basit bir saldırıyla başladığına inanmak zordu.

 

“Acil durum savaş yelkenlerini kullanın.”

 

Mürettebat yangınla başa çıkma konusunda eğitimliydi ve bu komutla birlikte savaş koşulları için üretilmiş küçük bir yelken asılmıştı. Savaş yelkenleri daha az rüzgar gücü sağlasalar da yangından etkilenmemeleri ve sağlamlıklarıyla özel olurlardı. Onları kullanan Drinfeld ve Korsan filoları yaralı vahşi hayvanları andırmaya başlasa da Weed kovalamacası devam ediyordu.

 

#Bugüne dek Weed’i kandırmayı, pusuya düşürmeyi, onu yenip gururunu kurtarmayı vb. şeyleri planlayan kim olduysa hayalleri suya düştü. Bu seferki ekibinse hayalleriyle birlikte kendileri de suya düşecekmiş gibi görünüyor. Valla Drinfeld ve korsan ekibine acıyorum ama kibirleriyle hırslarının bedellerini ödeyecekleri için oh olsun demiyor da değilim. Daha heykeller ve ölümsüzlerle karşılaşmadan bir sürü hasar aldılar, sonlarının ne olacağıysa meçhul. Bakalım bir sonraki bölümde bu macerayı sonlandıracak mıyız, yoksa işler uzayacak mı… Orada görüşmek üzere!

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 32642 Üye Sayısı
  • 333 Seri Sayısı
  • 43318 Bölüm Sayısı


creator
manga tr