Lms 22.6 : Kıtayı Gezen Bir Oymacı (1/2)

avatar
903 9

Legendary Moonlight Sculptor - Lms 22.6 : Kıtayı Gezen Bir Oymacı (1/2)


Çevirmen : Clumsy-nim



Artık her şey yolundaydı... ve Seo Yoon'un konuşma problemi de çoktan ortadan kalkmıştı…

 

Seo Yoon, para biriktirmek için yarı zamanlı bir iş bulma kararı almıştı.

 

‘İş bulmak kolay değil...Nasıl bir iş yapabilirim ki?’

 

Okul takvimi nedeniyle girebileceği en kolay iş kasiyerlik olsa gerekti.

 

Tek problem, ıssız hayatının sosyalleşme fikrini çok zor kılmasıydı.

 

‘Sanırım insanların para yüzünden daha çok çalışıp değişebileceği doğruymuş.’

 

Dersin ardından özgeçmişini hazırlayarak yarı zamanlı eleman arayan bir restorana yöneldi.

 

Maaş, satış miktarına bağlı ikramiyeyle birlikte 5,300 wondu.

 

Seo Yoon, özgeçmişini müdüre uzattı.

 

İsim: Seo Yoon Jung

Yaş:21

Meslek: Kore Üniversitesinde 2. Sınıf Öğrencisi

Yetenekler: İngilizce, Çince, Japonca, Uluslararası Hukuk, Muhasebe, İşletme, Psikoloji.

 

Daha önce restorana böylesine etkileyici bir özgeçmişi olan hiç kimse başvurmamıştı!

 

Dükkan sahibi gülerek, “Daha önce hiç restoran endüstrisinde çalışmış mıydın?” dedi.

 

“Hayır. Bu, burada çalışamayacağım anlamına mı geliyor?”

 

Müdür Seo Yoon’un sesini duyduğunda yaklaşık 50 yaş gençleştiğini hissetti.

 

‘Dünya gerçekten güzel, değil mi?’

 

Melek gibi bir sesi olan güzel mi güzel bir üniversite öğrencisi.

 

Sırf sesini işitmek bile herkesi gülümsetebilirdi.

 

“Burada ne kadar çalışmayı planlıyorsun?”

 

Seo Yoon’un tüm kış tatili boyunca çalışmasını istiyordu.

 

“Yapmam gereken çok şey var...ama uygunsa hafta içi akşamları çalışmayı tercih ederim?”

 

İşin hizmet odaklı olması gereği pek çok kişi restoranlara başvurur ve bu da iş bulmayı çok zor hale getirirdi.

 

Ama arada bir istisnalar da olurdu.

 

“Bugün başlayabilir misin?”

 

Anında kabul edilmişti!

 

Hemen işe koyulan Seo Yoon’un görevi, restoranın girişindeki müşterileri karşılamaktı.

 

“Hoş geldiniz.”

 

“Sıra çok mu? Heuk!”

 

Seo Yoon konfor alanından çıkmış ve yeni bir dünyaya adım atmıştı.

 

Kendisini uzun bir süreliğine hem meraka hem de romantizme kapamıştı.

 

“Kaburga biftek ve dana bonfile lütfen.”

 

“İçecek bir şey alır mıydınız?”

 

“Portakal suyu ve gazoz alalım lütfen.”

 

İçeride yemek yiyen müşterilerin gözleri sürekli Seo Yoon’a kayıyordu.

 

Pahalı yemeklerinin tatlarını bile alamıyorlardı.

 

‘Çok güzel. Çok güzel. Çok güzel. Çok güzel. Çok güzel.’

 

‘Aahh, keşke bir kez olsun bu tarafa baksaydı...’

 

*******************

 

"Şiddetli alevler anında sönerler ama artlarındaki kızıllık baki kalır. Bir ateş heykeli yapmayı dene."

 

Daycram’ın talimatlarına uyan Weed, bir ateş yaktı ve havaya dumanlar yayıldı.

 

"Doğa Oymacılığı!"

 

Elini hareket ettirdikçe alevler dans etmeye başladı.

 

Ateşe öyle yakındı ki ter döküyor ve iyice yaklaştığı her seferde sağlığı keskin bir düşüş yaşıyordu.

 

Çıplak elle ateş heykeli yapmak hem gösterişli hem de zor bir işti.

 

“Yine de Doğa Oymacılığı bayağı çok yönlüymüş.”

 

Ateşe dokunduğu her seferde Doğa Oymacılığı yeteneği hatırı sayılır ölçüde gelişiyordu.

 

Weed, Direnci ve Azmine güvenerek bir alev ejderi ve alevden bir domuz yapmayı tamamlamıştı.

 

Ateş manipülasyonunun etkileri kişinin doğayla arasındaki yakınlık seviyesine bağlı olarak değişkenlik gösteriyordu ve Weed, yakınlıklarını daha da arttırmak için bir Rüzgar Ruhu yaratmıştı.

 

Vıınn vııınn!

 

Rüzgar Ruhları ucuz ve avare mizaçlı olurdu.

 

Weed, kaybettiği ‘sanat’ istatistiklerini onarmak ve yetenekteki uzmanlığını arttırmak adına yeni parçalar yapıp duruyordu.

 

-Ölümsüz Gücü 190a düştü!

 

“Görev Bilgi Penceresi!”

 

-Balkan’ın Çağrısı

Ölümsüz Derebeyi Balkan Demoph’un çağrısı.

Tüm Ölümsüzler emrine itaat etmek zorundadır.

Kalan gün sayısı: 46

Zorluk Seviyesi: C

Ödül: Zincirleme bir görevi tetikler.

 

Weed, pek fazla vakti kalmamış olmasına rağmen doğa heykelleri yapmaya odaklanmakta karar kılmıştı.

 

Gerçi ‘Doğa Oymacılığı’ yeteneğini arttırmak için yalnızca doğa heykelleri yapmak yeterli olmuyordu.

 

Weed, pek çok ağaç, kuş ve masmavi göklerin bulunduğu Debkart Dağındaydı.

 

Uzaklarda göller ve nehirler de bulunuyordu.

 

Gri dağ sırasına doğru ilerledikçe dağların görkemine tanık olmak mümkün hale geliyordu, cennet gibi bir atmosferdi.

 

"Doğayla yapılan heykeller......"

 

Weed, o ana kadarki maceralarında katlandığı tüm zorlukları düşünüyordu.

 

Kuzeyin soğuğuna maruz kalmış, bir Ork olarak doğudaki Yurkina Dağlarında koşturmuş ve asla aynı yerde çok fazla kalmamıştı.

 

Uzun süre tek bir yerde avlandığı olmamıştı.

 

Doğanın bunca yanını deneyimlemesinin de heykel yapımına yardımı dokunmuştu.

 

Su, rüzgar, toprak, bulutlar, buz, ateş, çim ve çiçekler.

 

Tüm bu hatıraları bir ucundan tutup hepsini heykele dönüştürüyordu.

 

Bir kayanın yanından çıkıp büyüyen çiçekler bir doğa heykeli olabiliyordu.

 

Bir vadi boyunca kuvvetle akan sular da öyle.

 

Weed Debkart Dağları doğasının gücünden faydalanarak toplu halde heykel yaparken Daycram, bir tavsiyede bulunmuştu. “Yalnızca materyallere şekil vermek yetmez, bizzat doğaya şekil vermek gerekir.”

 

Bir sanat eserinde mühim olan şey yalnızca kullanılan materyaller olmazdı.

 

Weed de yeni eserler yaptıkça bunu daha çok görmeye başlıyordu.

 

Heykel yapmak onun düşünme şekliydi.

 

Bir ağaç yapmak, orman yangınlarında yanan ağaçların yerlerine yenilerini dikmek için dökülen yaprakları topluyordu.

 

Doğa heykellerinin sayısı arttıkça yetkinliği de daha hızlı gelişiyordu.

 

Derken bir gün Daycram, Weed’le konuşmak için işaret etti.

 

“Görünüşe göre seni Doğa Oymacılığının temelleri konusunda yeterince eğittim. Oymacılık kişinin kendisiyle iletişim kurma yoludur, ben sana bundan daha fazlasını öğretemem.”

 

*Ding!*

 

-‘Daycram’ın öğretilerini’ tamamladınız. Üstat Daycram, öğrencisi olan oymacının eğitimini sonlandırdı.

 

Daycram olağanüstü bir oymacı olduğunu düşünen bir oymacıyı çırağı olarak almış ve ona mümkün olan her şeyi öğretmişti ancak hayal kırıklığına uğramıştı.

 

“Kıtadaki oymacılığın durumu gerçekten vahim. Oymacılıkta pek çok yetenek kaybedilmiş.”

 

-Daycram’ın öğretilerini doğru düzgün üstlenemediniz, Şöhret 580 düştü.

 

Daycram ilk başlarda birkaç kelime etse de bir noktada yalnızca kenardan izlemeye başlamış, hiç müdahale etmemişti.

 

Öğrencilerin hayal güçlerini kullanmalarına imkan tanımak, eğitimin önemli bir parçasıydı!

 

Weed de hızlandırılmış eğitime, o alanda bir akıl hocası sayılabilecek derecede aşinaydı.

 

Doğaya giderek yakınlaşıyor olsa da o güne dek hayatının gerçek bir parçası olmamıştı.

 

‘Henüz bu işte yeni olabilirim ama gelecekte yeteneğim geliştikçe doğanın güçlerini kontrol edebilir hale geleceğim!’

 

-Doğa Oymacılığı an itibarıyla Orta Düzey 2. Seviyede!

 

Weed, bir kereliğine saygıyla kafasını eğdi.

 

“Sizden çok şey öğrendim öğretmenim.”

 

Daycram karşılık verdi.

 

"Nereye gidersen git, bunları benden öğrendiğini söyleme. Utanç verici olur."

 

“Anlıyorum. Öyleyse artık bana Felaket Oymacılığını öğretecek misiniz?”

 

"Doğanın gerçek gücünün farkına vardın mı?"

 

"Henüz idrak edemedim. Ama daha çok zaman bulduğumda mutlaka kavrayacağım."

 

"Bu senin için o zaman. Hele bir doğanın gerçek görünümünü öğren, o zaman tekniklerimi edinebilirsin."

 

-Daycram’ın ahşap heykelini elde ettiniz. Bu heykeli edinmek, kişinin yetenek seviyesinin doğal olarak daha hızlı yükselmesini sağlar.

 

"Harika bir öğretmensiniz. Bunu sonsuza dek hatırlayacağım."

 

‘Sözlerime dikkat etmeliyim ki gerçek bir ödül vaadinde bulunmayayım.’

 

“Kıtayı gezmeye devam mı edeceksin?”

 

"Mecburum. Çünkü bir sanatçının yolundan yürümek ve kötüler yüzünden acı çekenleri kurtarmak zorundayım!”

 

Weed avlanmaya devam edecek ve Versailles Kıtası boyunca dolaşarak para kazanacaktı.

 

Kendi kendine böyle düşünüyordu. Kuzeyde bile gitmediği pek çok yer bulunuyordu. Zindanlar keşfetmeli ve yeni öğeler kazanmalıydı.

 

Daycram’la yaptığı son konuşmayı anımsıyordu.

 

“Farklı yerlere seyahat ederken Oymacılık yeteneklerini ilerletmeyi hiç aklından çıkartma.”

 

“Elbette. Ömrümün sonuna dek Oymacılık üzerinde sıkı çalışmaya devam edeceğim.”

 

“Öyle yapmalısın zaten.”

 

Daycram göğe boş boş bakarken Weed, yeteneğini aktive etti.

 

“Tanımla!”

 

İnsanların verdiği öğeleri bile kontrol etmek önem taşırdı, sonuçta göründüğü gibi çıkmayabilirlerdi.

 

****

 

Ahşap Heykel

Dayanıklılık: 1/1. Daycram bu öğeyi Felaket Oymacılığını öğretmek adına yaptı, ancak bu yöntemi öğrenmek için ilk önce doğanın gerçek gücünü öğrenmek gerekli.

Gereklilik: Orta Düzey Doğa Oymacılığı 6. Seviye

 

****

 

‘Bu öğe Felaket Oymacılığı tekniklerini barındırıyormuş.’

 

Weed ürünü kaldırmakla meşgulken Daycram yeni bir hediye uzattı.

 

“Bunu da almalısın.”

 

Diyen Daycram, ışıltılı, gök mavisi gizemli bir cisim çıkarttı.

 

“Muhtemelen bildiğin üzere bu öğe sadece Las Phalanx’ta bulunuyor. Ama çok fazla sıcaklık gerektiği ve ağaç kesmeye karşı olduğum için hiç test etme fırsatı bulamamıştım.”

 

Helyum!

 

“Böylesine kıymetli bir öğeyi bana nasıl verebilirsiniz? Daycram-nim, eminim bununla harikulade bir heykel yapardınız.”

 

Ancak Weed’in eylemleri sözleriyle çelişiyor ve elleri savaşta olduğundan da hızlı şekilde helyuma uzanıyordu.

 

-Helyum elde edildi.

 

Mana kaynağı.

 

‘Helyumdan bahsetmek bile pahalıya mal oluyor ve ben onu elde etmeyi başardım.’

 

“İyi bir heykel yapacağından emin ol.”

 

“Elimden gelenin en iyisini yapacağım.”

 

“Sana güvenli bir yolculuk diliyorum öyleyse.”

 

******************

 

“İşte 340,000 Won. Bu haftaki sıkı çalışmalarının sonucu.”

 

Seo Yoon, normal maaşından daha fazlasını kazanabilmişti.

 

Akşamları, mekan tıklım tıklımken çalıştığı için güzel bir ikramiye almış fakat müdürü onu bir haftadan daha uzun süre kalması için cesaretlendirse de istifa etmişti.

 

“Bu kendi paramı kazandığım ilk sefer.”

 

Diyen Seo Yoon, zarftaki parayı çıkartarak her won’u tek tek saydı.

 

 

 

Gelenleri neşeyle karşılarken, masalarına yönlendirir ve geride kalanlara sırada beklemelerini söylerken insanları mutlu ederek para kazanabileceğini öğrenmişti.

 

Çalışırken aileler, dostlar ve sevgililerin kalbini ısıtan sevgi dolu konuşmalarını dinlemişti.

 

“Çalışmak gerçekten eğlenceli olabiliyormuş.”

 

Personel bakmazken yemek bile aşırmıştı.

 

İlk başta başka insanlarla etkileşim kurmakta zorlanmış ama çalışmaya devam ettikçe değiştiğini hissetmişti.

 

“Bu parayla tüm malzemeleri alabilirim.”

 

Hyun Lee, ona yarı zamanlı işten doğru düzgün para kazanmanın uzun zaman alacağını söyleyince Seo Yoon da paket yemek satmayı denemekte karar kılmıştı.

 

Böylece sabah erkenden uyanarak pazara gitti.

 

“Güzel hanımefendi, size ne verebilirim?”

 

Yaşlı satıcılar Seo Yoon alışverişe geldiğinde daima et ve sebzelerden bol bol verirlerdi.

 

Malzemelerini alan Seo Yoon, pilav ve ara öğünlerini hazırladı. Onları plastik yemek kaplarına yerleştirerek termosa da kong-na-mul guk doldurdu.

 

“Şimdi gidip para kazanmalıyım.”

 

Seo Yoon iki eline ağır torbalarını alıp otobüse atlayarak ofislerin yakınındaki bir sokağa yollandı.

 

Sabahın köründe kalkıp yeterince yorulmuş olsa da düşünceleri yemek kutularını satmaya odaklıydı.

 

Bir gökdelenin yakınlarına oturup kutularını çıkartarak bir yığın halinde güzelce dizdi.

 

Kahvelerini yudumlayarak işe koşturan çalışanlarsa onu gördükleri anda hareketi kesti.

 

‘Güzelmiş.’

 

'Ah, melek gibi be. Bu kadar güzel bir kızın burada ne işi var...'

 

‘Bugün şanslı günümmüş. Takım liderimden azar yesem bile altından kalkabileceğimden eminim.’

 

Seo Yoon’u gördükten sonra verilebilecek tepkiler bundan ibaretti!

 

Seo Yoon eskiden utangaç ve katı biriydi, göz temasından kaçınırdı.

 

Bilinçaltında insanlardan uzak durmaya başlamış, ancak donuk ifadesi Hyun Lee’yle tanıştıktan sonra değişmişti.

 

Erkeklerin onun saf yüz ifadesini gördükten sonra duydukları açıklanamaz hisse onları deliye döndürmeye yetiyordu!

 

Ofis çalışanları yemek kutularını görerek Seo Yoon’a yaklaşmaya başlamıştı.

 

“Bunlar satılık mı?”

 

“Evet.”

 

Seo Yoon’un kısa yanıtı, 30 yaşındaki çalışanı büyülemişti.

 

“Peki kaç para?”

 

“Şey...”

 

Para kazanmak için ne kadarının yeterli olacağını bilemediği için bir fiyat belirlememişti.

 

“Henüz fiyat belirlemedim.”

 

“Gerçekten mi? Öyleyse 6,000 won’a ne dersin?”

 

Dedi kutuyu açan adam. Kutuların ne kadar ucuza mal olduğu düşünülünce bu tutarla epey para kazanabilirdi.

 

“O, olur.”

 

“Buyur, üç tane alacağız.”

 

Diyen çalışan 20,000 won’u uzatarak 2000 won para üstünü aldı.

 

Diğer çalışanlar da sıraya girerek Seo Yoon’un kutularından almaya başladı.

 

Yemeğin tadının bir önemi yoktu. İçerisinde sadece soya sosu ve salça olsa bile satın alırlardı!

 

Buna rağmen özenle hazırlanmış ara öğünlerin varlığı ve tatlarının güzel oluşu çalışanları gülümsetiyordu.

 

“Hepsini kendin mi yaptın?”

 

“Evet.”

 

“Bu kadar kutuyu hazırlamak zor olmuş olmalı...”

 

Seo Yoon her erkeğin hayallerindeki kızdı.

 

Güzeldi, kibardı, aşçılığı harikaydı ve geçimini sağlayabiliyordu.

 

Bir kadından beklenebilecek daha fazla şey olamazdı.

 

Hepsi de bu sabah Seo Yoon’la tanışmış olmanın şaşkınlığını taşıyordu.

 

“Cidden lezzetliymiş. Yarın da burada olacak mısın?”

 

“Muhtemelen.”

 

Çalışanlar yemeklerini orada yiyor, bitirenler bile oradan ayrılmıyordu.

 

Geç kalmak umurlarında bile değildi, yalnızca onu birazcık daha görebilmek istiyor, bunun için oyalandıkça oyalanıyorlardı.  

 

“Ben iki kutu daha alayım lütfen.”

 

Kahvaltıyı tıka basa yapan çalışanlar bile iki kutu daha istiyordu.  

 

‘Bunları da öğlen ve akşam yerim.’

 

Yemek yemeseler bile Seo Yoon’un yüzünü görmek açlıklarını yatıştırırdı.

 

‘Bedelini ödemem gerekse bile umurumda değil, güzelliğini görebildiğim sürece hava hoş.’

 

Ofislerine döndüklerinde yiyecekleri azarı umursamıyorlardı.

 

Seo Yoon gibi bir kız arkadaşları olduğu takdirde işteki tüm sıkıntıların altından kalkabileceklerini düşünüyorlardı.

 

Böylece çalışanlar koca bir hafta boyunca yedikleri azara rağmen hala mutluydu.

 

Ancak Seo Yoon’un farkında olmadığı ufak bir problem vardı.

 

Orası ofislerle dolu bir ticaret bölgesi olduğu için polisler de gelip geçiyordu.

 

“Bir sürü insan sıra olmuş, birileri satış yapıyor olmalı. Hadi, şunları dağıtalım.”

 

Çalışanlar koşturuyor ama hepsi de birer kutu aldıktan sonra oradan ayrılıyordu.

 

Bir sabah, Seo Yoon’un müşterilere para üstü olarak vereceği bozukluğu kalmamıştı.

 

Ve acelesi olan yeni bir müşteri bu sebeple bağırmaya başladı.

 

"Tanrım, nasıl olur da burada satış yapmana rağmen bozukluğun olmaz? Çabucak yiyip ofise dönmem lazım. Hiç hazırlıklı değilmişsin. Gerçekten paraya ihtiyacın varsa git de bu iş yerine bir barda falan çalış."

 

Seo Yoon bu öfkeli çıkış karşısında şaşkına dönüp donakalsa da problemin çözülmesi 2 saniyeden kısa sürdü.

 

“O herifin nesi var?!”

 

“Çıkartın şunu şuradan!”

 

“Öldürsek olur mu?”

 

Ancak erkek müşteriler hücum edemeden bir ses yükseldi.

 

“Lee Chun, Jin Shi!”

 

“Evet?”

 

Şirketin Direktörü ve Genel Müdürü de sıradaydı.

 

#Seo Yoon’um, kınalı kuzum, nereden nereye geldi be! Göz teması bile kuramayan kızcağız, bizim pintiyle tatile gidebilmek için pazardan malzeme alıp sokakta yemek kutusu satmaya başladı. Bizimki farkında olmadan tam kendine layık bir kız yetiştiriyor resmen. O değil de Seo Yoon’un babası kızının bu halini görseydi ne yorum yapardı çok merak ediyorum. Her neyse. Bir sonraki bölümde helyumuna kavuşan Weed cephesinden devam edeceğiz, orada görüşmek üzere!

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 32561 Üye Sayısı
  • 333 Seri Sayısı
  • 43274 Bölüm Sayısı


creator
manga tr