Cilt 7 Bölüm 57 [ Akıllıca Yaşayamam ] (1/2)

avatar
374 1

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 7 Bölüm 57 [ Akıllıca Yaşayamam ] (1/2)


Çevirmen : Clumsy



――Karanlık, kasvetli bir boşluktaydı.

 

Salınıyordu. Dolanıyordu. Oradan oraya savruluyordu. İhlal ediliyordu.

 

Dört uzvu boynundan yukarısındaki her şeyle birlikte gövdesinden ayrılmıştı da her bir parçası farklı yerlerde süzülüyor, sürükleniyor, sarsılıyor, kurcalanıyordu adeta.

 

Hafızası, neler yaşandığı ve ne yaşadığı konusunda fena halde pusluydu.

 

Ortalık zifiri karanlıktı, neden böylesine sonsuz bir boşluğa fırlatılmış olduğunu merak ediyordu.

 

――.

 

――――.

 

――――――――.

 

――――――――――.

 

Aklına, hiçbir şey gelmiyordu.

 

Kafası ve uzuvlarından ayrılmış halde, amaçsızca süzüldüğü bu mekana hapsedilmesi için hiçbir sebep düşünemiyordu.

 

Hal böyle olunca böyle bir yerde bulunması gerektiğine dair bile hiçbir bahane öngöremiyordu.

 

???: [――Seni seviyorum.]

 

Ne zaman aklından böyle bir şey geçecek olsa kulaklarına onu düşünmekten alıkoyan belli belirsiz bir ses ulaşıyordu.

 

Hem kısıklığı hem de uzaklığı nedeniyle bu sesi işitmek zordu. Ama içgüdüsel olarak onu dikkatle dinleyebilmek, işitebilmek için kafasını o yöne yatırmak istemesine neden olacak kadar hararetli bir sesti.

 

???: [――Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum.]

 

O sesi her işitişinde o ana dek sahip olduğu düşüncelere reset atılıyor, sıfırlanıyordu.

 

Buna can sıkıcı mı yoksa kaçınılmaz mı demeliydi, hangi seçeneğin doğru olduğu muammaydı.

 

Bununla birlikte, aynı şey tekrarlanıp durdukça ortaya yeni bir konu çıkıyordu. Bir şekilde, bu işitilebilir sesin uzaklığı konusunda bir şeyler yapılabilir miydi?

 

???: [――Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum.]

 

O belli belirsiz, yakarış dolu ses, bu düşünceyi bile kesintiye uğratmak istercesine yükseliyordu.

 

Ancak bu bir anlamda ters etki doğuruyordu. Sonuçta o sesi duyma, o sesin sahibiyle birlikte olma arzusu, o düşüncenin, sıfırdan bire ulaşma teşebbüsünün doğuşunun bahanesiydi.

 

Bundan böyle――

 

???: [Kimse…]

 

Uzuvları ve kafası gövdesini terk etmişken kımıldayamıyor, kendi başına hiçbir şey yapamıyordu.

 

Dolayısıyla etrafındakilerin, bu konuyla ilgili bir şeyler yapabilecekmiş gibi görünen kişilerin yardımına bel bağlamayı tercih ediyordu.

 

Peki kimse var mıydı, onun var olmasına yardım edebilecek herhangi biri var mıydı?

 

Böylesine umutsuz bir durumda bile ona yardım eli uzatabilecek biri var mıydı?

 

Ona iyi davranan biri var mıydı?

 

Eğer o kişi yanına ulaşırsa çözüme de ulaşılacağı kesindi.

 

――İşte buna dayanarak, çook uzaklardan yankılanan o sese ulaşmak uğruna elini uzatacaktı.

 

△▼△▼△▼△

 

Al: [――Hk.]

 

Olbart: [Oh? Amma da şevkli bi darbeydi.]

 

Havada büyük ve güçlü bir kükreyiş yankılanmış, sarsıntılar zemini boydan boya aşarak gezgin hanındaki iki adama ulaşmıştı.

 

Pencerenin dışında devasa, kara bir gölge hüküm sürüyor, İblis Şehrini merkezinden sınırlarına dek ağır ağır aşındırıyor, içine alıyor, sindiriyor, bu dünyaya ait olmayan bir şeye dönüştürüyordu.

 

Bu dünyadaki her bir varlığı dehşete düşüren o en kötü kabusun bu olduğu su götürmez bir gerçekti.

 

Herkese ilk bakışta tam da bunu hatırlatan şeydi, sonun somutlaşmış haliydi.

 

Ve yaşamın sonlanmak üzere olmasının doğurduğu dehşeti teninde―― ya da daha doğrusu ruhunda en çok hisseden kişi, Al’ın ta kendisiydi.

 

Abel, Medium ve diğerleri işleri yatıştırmak için harekete geçmişti.

 

Al’sa onlara katılmak yerine bu çıkmazda, sallayıp durduğu kafasını avuçlarının arasına alıp çöküp kalmıştı. Peşlerine takılacağını ve onlara yardım edeceğini nasıl söyleyebilirdi ki?

 

Al: [Ben… ben…]

 

Onları yalnızca ne denli güçsüz olduğunu tam anlamıyla çözmek için mi takip etmişti?

 

Durum buysa, daha en başta bunu hangi sebeple yapmıştı ki――?

 

Olbart: [Tanrım, bi hışımla koşturup geliyorum ama bulduğum tek şey ödlek veledin teki mi yani? Ehh, Ekselansları da burda olsaydı sıkıntı çıkardı gerçi.]

 

Al: [――――]

 

Olbart: [Ama Kafma o şeyle savaşıyo, di mi? Öyleyse Ekselansları ona bunu emretmiş ve kaçmaya niyeti yokmuş yani? Bu konuda bilgin var mı?]

 

Olbart, Al’a doğru ilerleyerek ona bu soruları sordu.

 

Ve o ufak tefek ihtiyar, boynundaki kemikleri çıtırdatırken çömelmiş haldeki Al’ın yüzüne bakabilmek için eğildi. Al’ın korkudan uyuşmuş olan beyni, bu soruların içeriğini zar zor özümseyebiliyordu.

 

Vincent, yani orada olmayan sahte İmparator, Abel’le bir çeşit anlaşmaya varmıştı ve――

 

Al: [O-o Tanza denen bi küçük hanımla birlikte…]

 

Olbart: [Tanza mı, o geyik kızı mı kastediyosun? Bu noktada aklından neler geçiyo hiç bilmiyorum… Ekselanslarının ağzı pek laf yapmaz, anlarsın ya. Naapacağıyla ilgili bi not bıraksa ne iyi olurdu.]

 

Al: [Se-sen…]

 

Olbart: [Ne?]

 

Ayaklanırken Al’ın söylediklerini işiten Olbart’ın kaşları çatıldı. O ihtiyar canavarın kendisinden biraz olsun uzaklaşmasına izin vermek istemeyen Al ise birkaç kelime edebilmek için titreyen dilini ve boğazını kullandı.  

 

Evet, Olbart oraya geri dönmüştü. Ama bir sonraki hamlesi ne olacaktı?

 

Al: [O şeyle savaşacaksın, değil mi?]

 

Olbart: [Oioi, aptal olma.]

 

Al: [Hah…]

 

Olbart’ın bu durumla hiçbir bağı yokmuşçasına verdiği yanıt, Al’ı sersemletmişti.

 

O bu şekilde hareketsizce önüne bakarkense Olbart, pencerenin dışını işaret etti.

 

Olbart: [I ıh, ben ilk bakışta anladım. O şey fena halde kötü. Sağ elim de gitti zaten, o yüzden bu kadar tehlikeli bi işe bulaşmak istemem.]

 

Al: [――――]

 

Olbart: [Geri dönme sebebim, onunla ilgilenen kimse yoksa diye gelip Ekselanslarını buradan çıkartmak zorunda olmamdı. Madem burada diil, öyleyse onu bulup buradan uzaklaştırmalıyım… Ekselanslarının o geyik kızla birlikte nereye gittiğini biliyo musun…?]

 

Al, her daim kayıtsız olan Olbart’ın bu sorusunu kafasını sallayarak yanıtladı.

 

Bilmediği yalan değildi. Kara gölgelerin belirip Kırmızı Lapis Kaleye yayılışının ardından Abel ve gezgin hanındaki kişiler arasında geçen konuşmaların çoğu, Al’ın hafızasında yer etmemişti.

 

Yalnızca Kafma’nın aldığı emir üzerine dışarı çıktığını, Vincent’ın da Tanza’ya eşlik ettiğini hatırlayabiliyordu. Sonra da Medium son ana dek onun için endişelenirken Abel, işe yaramaz Al’ı ardında bırakmayı seçmişti. Hepsi buydu.

 

Olbart: [Öyleyse başımız fena halde dertte. Şehirdekiler tilki kızın emriyle harekete geçmiş gibi görünüyo, bu durumda Ekselanslarını bulmak giderek daha da zorlaşacaktır… Bu mutlak karmaşanın içerisinde uzun süre kalmak istemem.]

 

Al: [――Hk, ne-ne demek istiyorsun? Yok artık, kaçacak mısın yani?]

 

İnanılmaz bir sonuca varmakta olduğunu hisseden Al’ın sesi çatlıyordu.

 

Onun şaşkınlık dolu bakışlarıyla yüzleşen Olbart ise omuz silkerek sakince şöyle dedi: “Başka ne yapabilirim ki?”

 

Olbart: [O şey konusunda herhangi bi şey yapabileceğimi sanma. Benim için mühim olan canım ve hayalimdir. Burada kalmak için hiçbi sebebim yok.]

 

Al: [İ-İmparator! İmparatoru korumak zorundasın, ihtiyar…]

 

Olbart: [Ekselanslarının kendi başına düşünüp hareket etmesi kendisi için en iyi şeyi yaptığı anlamına geliyo. Benden yardım aldığını zannediyosa beni anlamamış demektir. Bu yüzden ona Bilge İmparator denmesi ayıbın önde gideni.]

 

Al: [Oh…]

 

Olbart: [Sana bi tavsiye vereyim, sen de kaçsan iyi edersin. Burada canını riske atmakla eline hiçbi şey geçmez. Yani akıllıca yaşayan kazanır.]

 

Olbart, ölümcül, Vollachia tarzı bir soğukkanlılıkla shinobi olarak uzun bir ömür yaşamış olduğu gerçeğini harmanlayan, soğukkanlı ve sarsılmaz bir felsefeye sahipti.

 

Ki bu da Al gibi bir yabancının ne derse desin değiştiremeyeceği bir şeydi. ――Hayır, muhtemelen Olbart’ın düşüncelerini değiştirebilecek tek kişi yine Olbart’ın kendisiydi.

 

Hiç kimse başkalarının hayatını değiştirmesine ve dikte etmesine müsaade etmemeliydi.

 

İşte bu adamın, Olbart Dunkelkenn’in en güçlü shinobi olarak hüküm sürmesinin sebebi de buydu. O, değerli hiçbir şeyi elde tutmaması veya hiç kimseye kalbini adamamasıyla mükemmelleşmiş bir shinobiydi.

 

General unvanına, shinobi reisi pozisyonuna veya İmparatoru koruma şeklindeki görev bilincine yapılan hiçbir vurgu yoktu.

 

Özgürlük değil. Daha ziyade kanunsuzluk. ――Evet, dünyanın en büyük “kanunsuzu”, işte onun gerçek rengi buydu.

 

Bu fikir değiştirilemezdi. Sarsılamazdı. Hem de hiç kimse tarafından.

 

Öyleyse bu noktada ideolojisiyle ilgili atıp tutmanın kimseye bir hayrı olmazdı.

 

Al: [――――]

 

Azı dişlerini güçlü bir şekilde birbirine kenetleyen Al, kulağına bastırdığı kolunu indirdi.

 

Etraftan yayılan gümbürtüler ve kuvvetli patlama sesleri ile İblis Şehri sakinlerinin kara gölgelerle yüzleşirken attıkları feryatlar, yeryüzündeki cehennemi tasvir ediyormuşçasına yankılanarak Al’ın kalbini sarsıyordu.

 

Kalbi paramparça olmak üzereydi. Zihni allak bullak olmak üzereydi. Ruhu darmadağın olmak üzereydi.

 

Ama hayır. Daha değil. Eğer onlar yapmadıysa.

 

Al: […İhtiyar, sana bir sorum olacak.]

 

Olbart: [――? Neymiş o?]

 

Al: [O… o kara gölge öbeğinin kardeşimle bir bağlantısı var, öyle değil mi?]

 

Dişlerini kan tadı alıncaya dek sıkan Al, sesindeki titremeyi bir an olsun gizleyerek bu kelimeleri bir araya getirdi.

 

Al’ın kumaş maskesinin ardında gizli ölümcül kararlılığı―― Olbart tarafından görünmeyen ifadesinin gözlerine yansımasından ya da ses tonundan anlaşılmış olabilirdi. Her halükarda sol elini keçi sakalına götüren ihtiyar şöyle dedi:

 

Olbart: [Oh, evet. Bana gölgeler o oğlandan yayılıyor gibi geldi.]

 

Al: [――――]

 

Olbart: [Bunu duyduktan sonra ne yapacağında karar kıldın mı?]

 

Gözlerini kapatan Al, Olbart’ın söylediklerini sindirmeye çalışıyordu.

 

Bu zaten bildiği bir şeydi. O kara gölgelerin altında Natsuki Subaru vardı. ――Yo, her şeyin merkezinde Natsuki Subaru vardı.

 

Eğer öyleyse Al, azı dişlerini kıracak bir kararlılıkla kafasını kaldırmak zorundaydı.

 

Eğer Natsuki Subaru oradaysa, Aldebaran da onu takip etmek zorundaydı.

 

Al: [Bana akıllıca yaşamamı söyledin, ihtiyar.]

 

Olbart: [Evet, öyle. İnancım bu yönde.]

 

Al: [Ama buna katılmıyorum. İhtiyar, senin yaşam tarzın akıllıca değil, kurnazca. ――Ve ben kurnaz bir yetişkin olmak istemiyorum.]

 

Derken kuvvetli bir patlama sesi işitildi.

 

Fakat kaynağı dışarısı değil, Al’ın yanı başıydı. Yumruğunu yere geçirmiş, çarpmanın acısı ve ivmesiyle vücudunu kaldırmıştı. Bir şekilde ayaklanmayı başardıktan sonraysa kaldırdığı vücudunu duvara yasladı.

 

Dizleri titriyor, kalbi korkuyla atıyor, henüz savaşmamış olmasına rağmen ruhunda boydan boya yaralar taşıyordu ama yine de――

 

Al: [Oturup beklenecek bir vakitte değiliz… Bunu yaparsam ebeveynlerimin yüzüne bakamam, değil mi ama…!]

 

Diyen Al, maskesinin içerisinde dişlerini sıkarak duvara koyduğu elinden aldığı güçle ayaklandı.

 

Onun kan dondurucu feryatlar arasında ilan ettiği kararlılığını işiten Olbart ise uzun, gür kaşlarını çattı. Ve pencerenin dışına doğru keskin bir bakış atıp Al’ın homurdanışlarını tek gözünü kapatmış halde karşılayarak,

 

Olbart: [Gaza gelmen iyi hoş da o şeyi yenmek gibi bi şansımız olduğunu mu sanıyosun gerçekten?]

 

Al: [İmkanı bile yok! Hiç kimse o şeyi yenemez! On bin kez denesem bile galip gelemezdim! O şeyi yenmeyi… Yalnızca Natsuki Subaru başarabilir!]

 

Derken kolunu olabildiğince sallayan Al, pencere pervazına çarparak arkasını döndü.

 

Ve ihtiyar canavarla yüz yüze geldiği anda ona doğru bir adım atıp alev alev gözlerle,

 

Al: [İhtiyar!]

 

Olbart: [Heyhey, kendini kaptırıyosun bak. Benden söylemesi, sana yardım etmemi falan isteyeceksen yanıtım hayır olacak…]

 

Al: [Böyle bir isteğim yok! Beni eski halime döndürmen yeterli, seni boktan moruk.]

 

Olbart: [――――]

 

Al: [Kaçmak için zaman kazanmak istiyorsan, sana o zamanı yaratırım. Yeter ki bana Otoritemi geri ver!]

 

Al, güdük sağ kolunu Olbart’a doğru uzatarak bu şekilde haykırdı.

 

Onun hayvani bir kükreyiş, kederli bir ağıt ve hummalı bir amaç karışımı feryadını işiten Olbart’ınsa boğazı düğümlendi.

 

İşte ihtiyar canavar bu halde kafasını yavaşça sağa sola sallayarak,

 

Olbart: [Ehh, mağduru oynama zahmetine giresin varsa buyur gir, sana diyecek bir şeyim yok. Oğlan ilk turda oyunu kazandı zaten, o yüzden sözümü tutmak zorundayım.]

 

Al: [Kardeşim, kazandı mı?]

 

Olbart: [Aynen öyle. O oğlan beni ebelemecede yendi resmen. Ve bana kalırsa bu büyük bi olay.]

 

Karşısına geçen Al’a böyle söyleyen Olbart, onu sol kolunu sallayarak selamladı.

 

Onun ağzından dökülenleri işiten Al’sa saatli bomba misali atan nabzında anlık bir rahatlama ve hayranlığın çınladığını hissetti.

 

O rüzgarın sesiyle bile korkudan kaskatı kesilirken Subaru, kendisine düşen görevi yerine getirmiş, Olbart’a kafa tutmuş ve nihayetinde oyunu kazanmayı başarmıştı.

 

Elbette ki tek seferle sınırlı kalamayacak yenilgiler de biriktirmişti ama――

 

Olbart: [Ama sırf merakımdan sormak istediğim bi şey var.]

 

Derken boğuk bir ses, Al’ın hızla çarpan kalp atışlarının arasına girdi ve Al, sessizce karşısındaki adama baktı.

 

Dişlerini sergileyen Olbart ise onun tatsız bakışları karşısında gülümseyerek uzatmış olduğu sol elini usulca Al’ın göğsüne yerleştirdi.

 

Ve sonra da――

 

Olbart: [On bin kez denesen bile yenemeyeceğin bi düşmana nasıl meydan okumaya niyetlisin acaba?]

 

Al: [Kes sesini, seni boktan moruk. ――Oraya gidecek ve gerekirse milyon kez öleceğim.]

 

#Al reis yaa! Onca zaman korkup bir köşeye sindikten sonra iş başa düştü diyerek gücünü topladı, gerekirse milyon kez öleceğim diye ayarı verdi. Şu Al’la ilgili gizemleri çözmeden ölürsem bir gözüm arkada gideceğim valla :D Umarım bir an önce bir şeyler öğreniriz. Bugün yine iki bölüm atacağım, hadi bir sonrakinde görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 35374 Üye Sayısı
  • 363 Seri Sayısı
  • 43883 Bölüm Sayısı


creator
manga tr