Sabahın ilk ışıkları Büyük Deniz'in üzerinde altın rengi bir yol açarken, “Üç Yol” Birliği Kayıp Ada'nın koyunda son hazırlıklarını yapıyordu. Denizin Teknesi, “Demir Balığı”nın yanında sakin sakin yüzüyor, rüzgârla birlikte hafifçe dalgalanıyordu. Tekne o kadar küçüktü ki, içine ancak dört kişi sığabiliyordu.
“Sadece dört kişi,” dedi Durin endişeyle. “Ya fırtına çıkarsa? Ya rüzgâr sizi yanlış yöne sürüklerse?”
Leon, Denizin Teknesi'ne baktı. Küçük, basit, ahşap. Ama içinde, denizin tüm derinliği vardı. Kayıp Ada'nın kabilenin ruhları, binlerce yıllık bilgeliklerini bu tekneye işlemişti. “Deniz bizi koruyacak,” dedi Leon. “Rüzgâr bize yol gösterecek.”
Kael, mızrağını sıktı. Ucundaki mavi ışık, gökyüzüne doğru yükseliyor, bulutların arasında bir yol gösteriyordu. “Rüzgâr, bugün kuzeyden esiyor. Bizi doğru yöne götürecek.”
Lily, yanlarına geldi. Üzerindeki demir zırh, sabah güneşinde parlıyor, her pulda bir rün ışıldıyordu. “Hazırım,” dedi. “Ama bu tekne gerçekten bizi taşıyacak mı? Dört kişiyiz, üstelik zırhlarımızla...”
Mia, küreyi havaya kaldırdı. Kürenin içindeki diziler, hızla dönüyor, gökyüzündeki rüzgârları tarıyordu. “Teknenin ağırlık taşıma kapasitesi, içindeki deniz özüyle belirleniyor. Dört kişiyi rahatça taşır. Hatta beş kişiyi bile.”
“O zaman,” dedi Leon, “Kael, Lily, Mia... Siz benimle gelin. Durin, diğerleriyle birlikte ‘Demir Balığı’nda bizi bekleyin. Dönüşte, size haber göndeririz.”
Durin, başını salladı. “Dikkatli olun. Gökyüzü Krallığı, denizden daha tehlikeli olabilir.”
---
Tekneye bindiklerinde, deniz aniden sakinleşti. Dalgalar, sanki onlara yol vermek için iki yana çekildi. Rüzgâr, yelkenlerini doldurdu. Tekne, hiçbir kürek çekilmeden, hareket etmeye başladı.
“İnanılmaz,” dedi Lily, elini suya daldırarak. “Su, bizi itiyor. Sanki canlı gibi.”
“Canlı,” dedi Leon. “Denizin Çocukları, ruhlarını bu tekneye işlemiş. Onlar bize yol gösteriyor.”
Tekne, hızla ilerliyordu. Rüzgâr, yelkenlerde ıslık çalıyor, su, omurgada şarkı söylüyordu. Her an, deniz onlara yeni bir melodi fısıldıyordu.
Mia, küreyi teknenin önüne tuttu. Kürenin içindeki diziler, gökyüzündeki bulutları tarıyor, rüzgârın yönünü hesaplıyordu. “Kuzeyde, büyük bir hava akımı var. Rüzgâr, orada yükseliyor. Bulutların üzerine çıkıyor.”
“Bulutların üzerine mi?” dedi Kael şaşkınlıkla. “Tekne uçabilir mi?”
“Denizin Teknesi,” dedi Leon, “denizde yüzmek için yapıldı. Ama içindeki ruhlar, rüzgârın da dilini biliyor. Onlar bizi uçuracak.”
---
Saatler geçti. Güneş, tam tepedeyken, denizin rengi değişmeye başladı. Koyu mavi, yerini açık maviye, sonra turkuaza, sonra gümüşe bıraktı. Ve önlerinde, bir duvar belirdi. Bulutlardan bir duvar. O kadar yüksekti ki, tepesi görünmüyordu. O kadar genişti ki, ufkun iki ucuna da uzanıyordu.
“Rüzgâr Kapısı,” dedi Mia. “Kitaplarda okumuştum. Gökyüzü Krallığı’na giden tek yol. Rüzgârın izin verdiği kişiler, bu kapıdan geçebilir.”
Tekne, kapıya yaklaştı. Rüzgâr, şiddetlendi. Dalgalar, yükseldi. Ama tekne, sallanmadı bile. İçindeki ruhlar, onu koruyordu.
Kapıdan içeri girdiklerinde, her şey değişti.
Su, kayboldu. Deniz, kayboldu. Altlarında, sadece bulutlar vardı. Beyaz, yumuşak, sonsuz. Üstlerinde, daha da beyaz bulutlar. Ama önlerinde, bir şehir vardı.
Bulutların üzerinde kurulmuş bir şehir.
---
Uçan Şehir, efsanelerde anlatılandan çok daha büyüktü. Surları, bulutlardan yapılmış gibi bembeyaz ve hafifti. Ama içinde, demir kadar sağlam bir güç vardı. Kuleleri, rüzgârda dalgalanan ipeklerle süslenmiş, tepelerinde altın rüzgâr gülleri dönüyordu. Sokakları, cam gibi parlayan bulut taşlarıyla döşenmiş, üzerinde yürüyenlerin ayakları hiç ses çıkarmıyordu. Evler, kuş yuvaları gibi birbirinin üzerine inşa edilmiş, aralarında rüzgâr köprüleri uzanıyordu.
Ve her yer, ışıkla doluydu. Güneş, bulutların arasından süzülüyor, şehri altın rengine boyuyordu. Ama aynı zamanda, gökkuşağının tüm renkleri, bulutların içinde dans ediyordu.
“Uçan Şehir,” diye fısıldadı Mia. “Rüzgârın Efendisi’nin şehri. Binlerce yıldır, bulutların üzerinde süzülüyor. Kimse onu nasıl yaptığını bilmiyor. Kimse onu nasıl ayakta tuttuğunu bilmiyor.”
Tekne, şehrin kapısına yanaştı. Kapı, dev bir rüzgârgülüydü. Yaprakları, rüzgârla birlikte dönüyor, her dönüşte farklı bir melodi çalıyordu.
Kapının önünde, iki muhafız duruyordu. Uzun boylu, ince yapılı, üzerlerinde rüzgâr mavisi zırhlar vardı. Ellerinde, rüzgârdan yapılmış mızraklar tutuyorlardı. Gözleri, gökyüzünün mavisiyle parlıyordu.
“Yabancılar,” dedi muhafızlardan biri. Sesi, rüzgârın ıslığı gibiydi. “Gökyüzü Krallığı’na hoş geldiniz. Ama önce, kim olduğunuzu söylemelisiniz.”
Leon, tekneden indi. Avucundaki mührü kaldırdı. Beş renk, bulutların üzerinde parladı. Mavi, kırmızı, altın, gümüş, turkuaz.
“Ben Leon,” dedi. “Üç Yol Birliği’nin lideri. Ormanın sesini duydum. Dağların sınavını geçtim. Denizin fırtınasına vurdum. Kayıp Ada’nın sırlarını çözdüm. Rüzgârın Efendisi’ni görmeye geldim.”
Muhafızlar, mührü gördü. Gözlerindeki mavi ışık, aniden büyüdü. Sonra, eğildiler.
“Beklenen,” dedi muhafız. “Rüzgârın Efendisi, sizi bekliyor. Uzun zamandır.”
---
Muhafızlar, onları şehrin içine götürdü. Sokaklar, boştu. Ama boş değildi. Her yerde, rüzgârın sesi vardı. Evlerin içinden, çocuk sesleri geliyordu. Ama çocuklar, görünmüyordu. Sokaklarda, insanlar yürüyordu. Ama onlar da, görünmüyordu. Sadece gölgeleri vardı. Rüzgârda dans eden gölgeler.
“Bu şehir,” dedi Lily, sesi titreyerek, “hayalet mi dolu?”
“Hayalet değil,” dedi Mia. “Rüzgârın Çocukları. Onlar da tıpkı Denizin Çocukları gibi, ruh olarak yaşıyor. Ama onlar, rüzgârın içinde. Görmek için, rüzgârın dilini bilmek gerek.”
Leon, gözlerini kapadı. Rüzgârın sesini dinledi. Fırtına Tanrısı’nın sesinden farklıydı. Daha ince, daha tiz, daha hızlı. Ama içinde, aynı kadim bilgelik vardı.
“Beklenen... Geldin... Rüzgâr, seni bekliyordu...”
Leon, gözlerini açtı. “Görüyorum,” dedi. “Rüzgârın Çocukları. Hepsi burada. Bizi izliyorlar.”
Kael, mızrağını sıktı. “Onlar bizimle mi, yoksa bize karşı mı?”
“Bizimle,” dedi Leon. “Tıpkı Denizin Çocukları gibi. Bekliyorlardı. Şimdi, bekledikleri geldi.”
---
Şehrin merkezinde, dev bir kule vardı. Kulenin tepesi, bulutları delip geçiyor, gökyüzüne uzanıyordu. Duvarları, cam gibi parlıyor, içinde yıldızlar dönüyordu. Kapısı, rüzgârdan yapılmış bir perdeydi. Her esinti, perdeyi dalgalandırıyor, farklı renklere büründürüyordu.
“Rüzgâr Kulesi,” dedi muhafız. “Rüzgârın Efendisi’nin evi. İçeri sadece beklenen girebilir.”
Leon, arkadaşlarına döndü. “Bekleyin. Tek başıma gireceğim.”
“Güvenli mi?” diye sordu Lily.
“Bilmiyorum,” dedi Leon. “Ama girmeliyim.”
Perdeyi araladı, içeri girdi.
---
Kulenin içi, dışarıdan göründüğünden çok daha büyüktü. Duvarlar, yoktu. Sadece rüzgâr vardı. Her yerde, rüzgâr. Ama rüzgâr, gözle görülüyordu. Mavi, yeşil, mor... Her renkte esiyordu. İçlerinde, sesler vardı. Şarkılar, fısıltılar, çığlıklar... Rüzgârın binlerce yıllık hafızası.
Leon, merkeze doğru yürüdü. Rüzgâr, ona yol açıyor, ayaklarının altında bulutlar oluşturuyordu. Her adımda, farklı bir melodi duyuyordu. Kimi sevinçli, kimi hüzünlü, kimi öfkeli, kimi umutlu.
Merkezde, bir taht vardı. Rüzgârdan yapılmış bir taht. Üzerinde, kimse oturmuyordu. Ama tahtın önünde, bir figür duruyordu. Uzun, ince, rüzgâr gibi hafif. Saçları, bulutlardan yapılmış gibi bembeyaz, gözleri ise gökyüzünün tüm mavileriyle doluydu.
“Rüzgârın Efendisi,” dedi Leon.
Figür, başını kaldırdı. Gözlerinde, binlerce yıllık bir bilgelik vardı. Ama aynı zamanda, bir çocuğun merakı. “Beklenen,” dedi. Sesi, rüzgârın en hafif esintisi gibiydi. “Geldin. Bekledim.”
Leon başını eğdi. “Beklettim. Kusura bakmayın.”
Rüzgârın Efendisi gülümsedi. Gülüşü, bahar rüzgârı gibiydi. “Beklemeye alışkınız. Rüzgâr, sabırlıdır. Binlerce yıl eser, durmaz. Birkaç gün ne fark eder?”
Tahtın önüne yürüdü. Elini kaldırdı. Rüzgâr, aniden durdu. Tüm renkler, tek bir renkte birleşti. Beyaz. Saf, parlak, kamaştırıcı bir beyaz.
“Dört güç,” dedi Rüzgârın Efendisi. “Orman, dağlar, yeraltı, deniz... Hepsi sende. Ama beşinci güç, henüz yok. Gökyüzü. Onu da almalısın.”
“Nasıl?” diye sordu Leon.
“Rüzgârın sınavını geçerek,” dedi Efendi. “Tıpkı ormanda, dağlarda, denizde yaptığın gibi. Ama bu sınav, diğerlerinden farklı. Daha zor. Daha tehlikeli. Çünkü rüzgâr, görünmezdir. Onu yakalamak, onu anlamak, onunla yürümek... Kolay değildir.”
Leon, hazır olduğunu belirtti. “Ne yapmam gerekiyor?”
Efendi, elini kaldırdı. Kulede, yeni bir rüzgâr esti. Soğuk, keskin, hızlı. Leon’un etrafında dönmeye başladı. Her dönüşte, biraz daha hızlanıyor, biraz daha keskinleşiyordu.
“Rüzgârın Kalbi,” dedi Efendi. “Onu bulmalısın. Şehrin en yüksek noktasında. Ama yol, rüzgârla kaplı. Onu aşmak için, rüzgârın dilini bilmelisin. Onunla konuşmalı, onunla dans etmeli, onunla yürümelisin.”
Leon, rüzgârın içine doğru bir adım attı. Rüzgâr, onu geri itti. Bir adım daha attı. Daha da sert itti.
“Zorlama,” dedi Efendi. “Rüzgâr, zorlamayla değil, kabullenmeyle aşılır. Ona direnme. Onunla ak.”
Leon, direnmeyi bıraktı. Rüzgâr, onu sardı. Havaya kaldırdı. Kulenin içinde döndürmeye başladı. Ama o, korkmadı. Gözlerini kapadı. Rüzgârın sesini dinledi. Onun ritmini bulmaya çalıştı.
Hızlı, düzensiz, tahmin edilemez. Ama içinde, bir melodi vardı. İnce, tiz, hızlı. Rüzgârın şarkısı.
Leon, o melodiye uymaya başladı. Rüzgârla birlikte döndü. Onunla yükseldi, onunla alçaldı. Onunla hızlandı, onunla yavaşladı.
Ve sonunda, rüzgâr durdu. Leon, yere indi. Ayakları, yere bastığında, rüzgâr hafif bir esintiye dönüştü. Saçlarını okşadı, yüzünü sıvazladı, avucundaki mührü öptü.
“İlk adım,” dedi Efendi. “Rüzgârla dans etmeyi öğrendin. Ama asıl sınav, şimdi başlıyor.”
---
Efendi, onu kulenin tepesine çıkardı. Burası, şehrin en yüksek noktasıydı. Aşağıda, Uçan Şehir uzanıyordu. Bulutlar, evler, sokaklar, kuleler... Hepsi, bir rüzgârgülü gibi dönüyordu. Ama en tepede, bir ışık vardı. Mavi, yeşil, mor... Gökyüzünün tüm renkleri, bir noktada toplanmıştı.
“Rüzgârın Kalbi,” dedi Efendi. “Onu al. Ama dikkat et. İçinde, rüzgârın tüm gücü var. Onu taşımak, denizin kalbini taşımaktan daha zordur. Çünkü rüzgâr, durmaz. Sürekli hareket eder. Onu durdurmaya çalışırsan, seni paramparça eder.”
Leon, ışığa doğru yürüdü. Rüzgâr, şiddetlendi. Onu geri itmeye çalıştı. Ama o, direnmedi. Rüzgârla birlikte yürüdü. Onun hızına uydu, onun yönüne döndü. Her adımda, rüzgâr biraz daha hafifliyor, biraz daha yumuşuyordu.
Son adımda, rüzgâr durdu. Işık, avucuna düştü. Sıcak, hafif, canlı. İçinde, gökyüzünün tüm renkleri dans ediyordu.
“Rüzgârın Kalbi,” dedi Leon.
Efendi, başını salladı. “Artık beş güç sende. Orman, dağlar, yeraltı, deniz, gökyüzü... Hepsi birleşti. Ama asıl güç, henüz gelmedi.”
“Ne?” diye sordu Leon.
“Zaman,” dedi Efendi. “Zamanın gücü. Onu da bulmalısın. Ancak o zaman, gerçek efendi olursun.”
Leon, gökyüzüne baktı. Yıldızlar, her zamanki gibi parlaktı. Ama artık onları farklı görüyordu. Her yıldız, bir andı. Her takımyıldız, bir zamandı. Ve tüm gökyüzü, onun yürüyeceği sonsuz yoldu.
---
Akşam, birlik Uçan Şehir’de ağırlandı. Rüzgârın Çocukları, onlar için bir ziyafet düzenlemişti. Sofrada, rüzgârın taşıdığı meyveler, bulutların yoğurduğu ekmekler, gökkuşağının renkleriyle boyanmış şaraplar vardı.
Leon, Rüzgârın Efendisi’nin yanında oturuyordu. Avucundaki mühür, artık altı renkle parlıyordu: mavi, kırmızı, altın, gümüş, turkuaz ve gök mavisi.
“Yarın,” dedi Efendi, “yola devam edeceksin. Zamanın Krallığı’na. Orada, altıncı gücü öğreneceksin.”
“Zamanın Krallığı nerede?” diye sordu Leon.
“Her yerde,” dedi Efendi. “Ama hiçbir yerde. Onu bulmak için, önce kendi zamanını anlamalısın. Geçmişini, şimdini, geleceğini. Ancak o zaman, kapı açılır.”
Leon, başını eğdi. “Anladım.”
Efendi, elini Leon’un omzuna koydu. “Yolun uzun. Ama yalnız değilsin. Orman, dağlar, deniz, gökyüzü... Hepsi seninle. Hepsi seni bekliyor.”
---
Gece, Leon Uçan Şehir’in en yüksek kulesinde tek başına duruyordu. Elinde, Rüzgârın Kalbi vardı. İçinde, gökyüzünün tüm renkleri dans ediyordu. Avucundaki mühür, altı renkle parlıyordu.
Yeşim taşını çıkardı. Gözlerini kapadı. Taşın üzerinde, yüz yetmiş beş Mühür parlıyordu.
Gözlerini açtı. “Yüz yetmiş beş Mühür. Zamanın Krallığı’na vardığımda, yüz seksen Mühür’e ulaşacağım. Ve Üç Yol Dizisi, altıncı sıraya yükselecek.”
Taşı sıkıca tuttu. “Çünkü ormanın sesini duydum. Dağların sınavını geçtim. Yeraltının karanlığına indim. Denizin fırtınasına vurdum. Kayıp Ada’nın sırlarını çözdüm. Uçan Şehir’in rüzgârına yükseldim. Şimdi, zamanın akışına kapılacağım.”
Gökyüzüne baktı. Yıldızlar, her zamanki gibi parlaktı. Ama Leon artık onları farklı görüyordu. Her yıldız, bir andı. Her takımyıldız, bir zamandı. Ve tüm gökyüzü, onun yürüyeceği sonsuz yoldu.
O gece, Uçan Şehir’in tepesinde, rüzgâr esti. İçinde, artık sadece bir fısıltı değil, net bir ses vardı: “Üç Yol” Birliği’nin gökyüzündeki zaferinin ilanı. Ve o ses, tüm Büyük Bin Dünya’ya yayılacaktı.
---
Bölüm Sonu
Epik Novel © 2017 | Tüm hakları saklıdır..
