Yıldırım Kristali’nin patlamasının üzerinden bir saat geçmişti. Savaş alanı, hâlâ o patlamanın izlerini taşıyordu. Toprak, cam gibi parlayan kraterlerle doluydu. Havada, hâlâ yanık bir koku vardı. Ama gölgeler, geri çekilmişti. En azından şimdilik.
Leon, bir kayanın üzerinde oturuyordu. Elleri hâlâ titriyordu. Yıldırım Kristali’nin kırıkları, cebinde tıkırdıyor, sanki ona son bir veda şarkısı söylüyordu. Artık ışığı sönmüştü, ama içinde hâlâ bir sıcaklık vardı. Zephyra’nın hediyesi, Fırtına Tanrısı’nın sınavı, tüm bu yolculuk boyunca ona eşlik eden kristal, artık sadece bir hatıraydı.
“Leon,” dedi Kael yanına gelerek. Mızrağının ucundaki mavi ışık, her zamankinden solgundu. Savaşın yorgunluğu, denizin gücünü bile tüketmişti. “Toparlanmalıyız. Daha fazla gölge gelebilir.”
Leon başını salladı. “Gelecekler. Koruyucu’nun dediği gibi, onları yok ederek yenemeyiz. Her yok ettiğimiz gölge, yerine on tane daha bırakıyor.”
Zamanın Koruyucusu, yanlarına geldi. Yüzünde, binlerce yıllık bir yorgunluk vardı. Ama gözlerinde, hâlâ bir umut parlıyordu. “Gölgeler, Zamanın Krallığı’nın içindeki kaynaktan besleniyor. Kaynak kurumadıkça, onlar da kurumaz.”
“Kaynağa nasıl ulaşacağız?” diye sordu Lily.
“Kapıyı açarak,” dedi Koruyucu. “Ama kapı, ancak yedi güç birleştiğinde açılır. Altısı sizde. Yedincisi, sende, Beklenen.”
Leon, avucundaki mührü gösterdi. Yedi daire, iç içe, sürekli dönüyordu. Ama yedinci daire, hâlâ karanlıktı. Işık bekliyordu. “Sonsuzluk. Onu uyandırmak için geçmişimle yüzleşmeliyim.”
“Evet,” dedi Koruyucu. “Ama önce, güvenli bir yere çekilmeliyiz. Gölgeler, yeniden toplanıyor. Ve bu sefer, daha da kalabalıklar.”
---
Seraphina, en yüksek kayalığa tırmandı. Rüzgâr, burada bile esmiyordu. Ama o, rüzgârın dilini biliyordu. Gözlerini kapadı, rüzgârın olmadığı yerde bile rüzgârı hissetmeye çalıştı. Ufukta, karanlık bir bulut yükseliyordu. Ama bulut değildi. Gölgelerdi. Binlerce, on binlerce, belki yüz binlerce. Hepsi, tek bir dalga halinde, onlara doğru ilerliyordu.
Seraphina, kayalıktan indi. Yüzü bembeyazdı. “Sayıları tahminimizden fazla. Belki yüz bin. Belki daha da fazla. Burada kalırsak, hepimiz ölürüz.”
Grupta, bir sessizlik oldu. On sekiz kişi. Yüz bin gölge. Herkes, aynı şeyi düşünüyordu. Ama kimse, söylemiyordu.
Leon, ayağa kalktı. Yorgundu. Bitkindi. Ama gözlerinde, hâlâ bir ışık vardı. “Geri çekileceğiz.”
Kael, şaşkınlıkla baktı. “Geri çekilmek mi? Hiç geri çekilmedik.”
“İlk defa olacak,” dedi Leon. “Ama bu, yenildiğimiz anlamına gelmez. Bu, akıllıca savaştığımız anlamına gelir.”
Mia, haritayı açtı. “Geri çekilme rotası nasıl olacak?”
Leon, haritaya baktı. Kuzeyde, Zamanın Krallığı’nın kapısı. Ama kapıya giden yol, gölgelerle kaplıydı. Doğuda, Kadim Orman. Ama orman, günlerce uzakta. Batıda, Demir Dağları. Ama dağlar da uzaktı. Güneyde ise, hiçbir şey yoktu. Sadece düzlük. Ve düzlükte, gölgeler her yerdi.
“Güneye çekilemeyiz,” dedi Leon. “Gölgeler, orada daha da kalabalık. Doğuya çekilemeyiz, orman çok uzak. Batıya çekilemeyiz, dağlar çok uzak.”
“O zaman nereye?” diye sordu Lily.
Leon, parmağını haritanın ortasındaki bir noktaya koydu. “Buraya. Kayıp Vadi. Haritada adı yok. Ama Zamanın Koruyucusu, orada saklanabileceğimizi söyledi. Vadi, dar bir geçitle korunuyor. Gölgeler, geçitten ancak birkaçı geçebilir. Orada, onları tek tek yok edebiliriz.”
Zamanın Koruyucusu başını salladı. “Kayıp Vadi. Zamanın unuttuğu yer. Gölgeler, oraya girmekte zorlanır. Çünkü orada, zaman farklı akar. Gölgeler, zamanın düzenine ihtiyaç duyar. Onsuz, dağılırlar.”
“O zaman,” dedi Leon, “Kayıp Vadi’ye çekileceğiz. Ama önce, gölgeleri oyalamalıyız. Onlara, güneye çekildiğimizi göstermeliyiz.”
---
Plan, basitti. Birlik ikiye ayrılacaktı. Bir grup, güneye doğru sahte bir iz bırakacak, gölgeleri oyalayacaktı. Diğer grup, doğuya dönecek, sonra kuzeye kıvrılarak Kayıp Vadi’ye ulaşacaktı.
“Kim gidecek?” diye sordu Kael.
Leon, bir an düşündü. “Ben, güneye giden gruba liderlik edeceğim. Kael, sen de benimle gel. Seraphina, rüzgârın gücüyle sahte izler bırakacak. Diğerleri, Koruyucu’yla birlikte Kayıp Vadi’ye gidecek.”
“Hayır,” dedi Lily. “Seni yalnız bırakmayız.”
“Yalnız değilim,” dedi Leon. “Kael ve Seraphina benimle. Siz, diğerlerini koruyacaksınız. Gölgeler, beni hedef alıyor. Ben onları güneye çekersem, siz güvenle kaçabilirsiniz.”
Lily, gözleri doldu. “Ama...”
“Güven bana,” dedi Leon. “Döneceğim. Söz veriyorum.”
---
Güneye doğru ilerlerken, toprak giderek daha da kuru, hava giderek daha da ağırlaşıyordu. Arkalarında, gölgelerin uğultusu duyuluyordu. Binlerce ses, tek bir fısıltı olmuş, onları takip ediyordu.
“Beklenen... Kaçma... Karanlığa katıl... Sonsuzluğu bulacaksın...”
Leon, dişlerini sıktı. “Daha hızlı!”
Kael, mızrağını kaldırdı. Denizin gücü, mavi bir ışıkla parladı. Işık, arkadaki gölgeleri bir an için durdurdu. Ama hemen yerine yenileri geldi. Daha fazla, daha hızlı.
“Dayanamayız!” diye bağırdı Kael.
Seraphina, rüzgârı çağırdı. Rüzgâr, arkadaki gölgeleri dağıttı. Ama gölgeler, hemen birleşti. Yeniden şekillendi.
“Rüzgâr,” dedi Seraphina, “yetmiyor!”
Leon, durdu. Arkasına döndü. Gölgeler, artık sadece yüz adım uzaktaydı. Binlerce gölge, on binlerce gölge. Hepsi, ona bakıyordu. Gözleri yoktu. Sadece karanlık vardı. Derin, boş, sonsuz bir karanlık.
“Siz gidin,” dedi Leon. “Ben onları oyalayacağım.”
“Hayır!” dedi Kael. “Yalnız kalmazsın.”
“Git!” dedi Leon. “Birlik olmazsak, hepimiz ölürüz. Siz gidin, ben döneceğim. Söz veriyorum.”
Kael, bir an tereddüt etti. Sonra, Seraphina’nın kolunu tuttu. “Döneceksin. Söz verdin.”
İkisi, hızla uzaklaştı. Leon, yalnız kaldı. Arkasında, gölgeler. Önünde, hiçbir şey. Sadece karanlık.
---
Leon, kılıcını çekti. Üç Yol Kılıcı. Demir Ustası’nın hediyesi. İçinde, dağların gücü, ormanın sesi, denizin derinliği, gökyüzünün rüzgârı, zamanın akışı vardı. Ama yedinci güç, hâlâ eksikti. Sonsuzluk.
“Gelin,” dedi Leon. “Beklenen karşınızda.”
Gölgeler, sessizce ilerledi. Her adımda, biraz daha yaklaşıyor, biraz daha büyüyor, biraz daha karanlıklaşıyordu. Leon, kılıcını kaldırdı. Işık, karanlıkla buluştu. Ama ışık, her seferinde biraz daha zayıflıyor, karanlık biraz daha güçleniyordu.
Sonra, bir ses duydu. Uzak, zayıf, ama tanıdık.
“Leon...”
Babasının sesi.
Leon, kılıcını indirdi. Gözleri doldu. “Baba?”
“Gel... Zamanın Krallığı’na gel... Beni kurtar... Kendini kurtar...”
Gölgeler, o an durdu. Bekliyorlardı. Onun kararını bekliyorlardı. Karanlığa katılacak mı, yoksa direnecek mi?
Leon, kılıcını kaldırdı. “Ben, Beklenen’im. Üç yolda yürüyenim. Ormanın sesini duydum. Dağların sınavını geçtim. Denizin fırtınasına vurdum. Gökyüzünün rüzgârına yükseldim. Zamanın izini sürdüm. Ve karanlık, beni durduramaz.”
Kılıcını indirdi. Işık, tüm gölgeleri aydınlattı. Gölgeler, eridi. Ama hemen geri geldi. Daha karanlık, daha yoğun, daha güçlü.
Leon, geri çekilmeye başladı. Her adımda, kılıcını sallıyor, gölgeleri geri itiyordu. Ama her seferinde, biraz daha yoruluyor, biraz daha zayıflıyordu.
Sonra, bir el omzuna dokundu. “Gel!”
Kael’di. Seraphina’yla birlikte geri dönmüştü. “Yalnız kalamazsın. Söz verdin, döneceksin diye. Ama biz de sana söz verdik, yalnız bırakmayacağız diye.”
Üçü, birlikte geri çekilmeye başladı. Kael, mızrağıyla gölgeleri durduruyor, Seraphina, rüzgârla onları dağıtıyor, Leon, kılıcıyla ışık saçıyordu. Ama gölgeler, hiç bitmiyordu. Her yok ettikleri, yerine on tane daha bırakıyordu.
---
Kayıp Vadi’nin girişine vardıklarında, diğerleri çoktan oradaydı. Lily, Mia, Zamanın Koruyucusu, Rüzgâr Savaşçıları... Hepsi, geçidin önünde bekliyordu. Geçit, o kadar dardı ki, ancak iki kişi yan yana geçebilirdi. Arkasında, Kayıp Vadi uzanıyordu. Yemyeşil, ışıl ışıl, zamanın unuttuğu bir cennet.
“Girin!” diye bağırdı Leon. “Hemen!”
Birlik, geçitten içeri girmeye başladı. Lily, Mia, Rüzgâr Savaşçıları... Herkes, hızla geçiyor, vadiye ulaşıyordu. Sonra Kael, Seraphina... Ve en son, Leon.
Geçidin ağzında, bir an durdu. Arkasına döndü. Gölgeler, artık sadece birkaç adım uzaktaydı. Binlerce, on binlerce, belki yüz binlerce. Hepsi, ona bakıyordu. Gözleri yoktu. Sadece karanlık vardı. Ama o karanlığın içinde, bir ışık vardı. Zayıf, titrek, ama ısrarcı. Babasının ışığı.
“Leon... Gel... Zamanın Krallığı’na gel...”
Leon, geçide girdi. Arkasında, gölgeler durdu. Geçit, onlar için çok dardı. İçeri giremiyorlardı. Ama bekliyorlardı. Sabırla, sessizce, sonsuzca.
---
Vadiye girdiklerinde, herkes yorgunluktan yere yığıldı. On sekiz kişi, on sekiz yürek. Ama hepsi, ayaktaydı. Hepsi, hayattaydı.
Zamanın Koruyucusu, geçidin ağzına bir bariyer koydu. Işık, geçidi kapattı. Gölgeler, artık içeri giremezdi. Ama bekliyorlardı. Dışarıda, sonsuz bir karanlık.
“Dinlenin,” dedi Koruyucu. “Yarın, Zamanın Krallığı’nın kapısına gideceğiz. Orada, Beklenen geçmişiyle yüzleşecek. Sonsuzluğu uyandıracak. Ve kapıyı açacak.”
Leon, bir ağacın altına oturdu. Elinde, babasından kalan eski kılıç vardı. Kılıcın kabzasını okşadı. Yıldırım Kristali’nin kırıkları, cebinde tıkırdıyordu. Artık ışığı sönmüştü, ama içinde hâlâ bir sıcaklık vardı. Zephyra’nın hediyesi, Fırtına Tanrısı’nın sınavı, tüm bu yolculuk boyunca ona eşlik eden kristal, artık sadece bir hatıraydı. Ama o hatıra, ona güç veriyordu.
Yanına Kael oturdu. “Bugün, geri çekildik. Ama yenilmedik.”
Leon başını salladı. “Yenilmedik. Sadece akıllıca savaştık.”
Kael, mızrağına baktı. Ucundaki mavi ışık, hâlâ solgundu. Ama içinde, yeni bir renk vardı. Zamanın beyazı. “Yarın, kapıyı açacaksın. Ve sonsuzluğa ulaşacaksın.”
“Umarım,” dedi Leon.
“Umarım değil,” dedi Kael. “Yapacaksın. Biliyorum.”
Leon, arkadaşına baktı. Gülümsedi. “Teşekkür ederim.”
---
Gece, Leon yine uyanıktı. Kayıp Vadi’nin gökyüzü, diğer yerlerden farklıydı. Yıldızlar, daha parlaktı. Ay, daha büyüktü. Sanki zaman, burada daha yavaş akıyor, her an daha uzun sürüyordu.
Yeşim taşını çıkardı. Gözlerini kapadı. Taşın üzerinde, iki yüz on beş Mühür parlıyordu.
Gözlerini açtı. “İki yüz on beş Mühür. Zamanın Krallığı’nın kapısını açtığımda, iki yüz yirmi Mühür’e ulaşacağım. Ve Üç Yol Dizisi, onuncu sıraya yükselecek.”
Taşı sıkıca tuttu. “Çünkü ormanın sesini duydum. Dağların sınavını geçtim. Yeraltının karanlığına indim. Denizin fırtınasına vurdum. Kayıp Ada’nın sırlarını çözdüm. Uçan Şehir’in rüzgârına yükseldim. Rüzgâr Savaşçıları’yla dans ettim. Gökyüzü Turnuvası’nı kazandım. Rüzgârın Efendisi’nden hediyemi aldım. Karanlık izleri takip ettim. Zamanın Koruyucusu’nu kurtardım. Gölge Ordusu’yla savaştım. Stratejik geri çekilmeyle birliğimi kurtardım. Şimdi, geçmişimle yüzleşeceğim. Korkularımla. Pişmanlıklarımla. Ve sonsuzluğa ulaşacağım.”
Gökyüzüne baktı. Yıldızlar, her zamanki gibi parlaktı. Ama Leon artık onları farklı görüyordu. Her yıldız, bir sınavdı. Her takımyıldız, bir zaferdi. Ve tüm gökyüzü, onun yürüyeceği sonsuz yoldu.
O gece, Kayıp Vadi’de, rüzgâr esti. İçinde, artık sadece bir fısıltı değil, net bir ses vardı: “Üç Yol” Birliği’nin geri çekilmesinin, aslında bir zafer olduğunun ilanı. Ve o ses, tüm Büyük Bin Dünya’ya yayılacaktı.
---
Bölüm Sonu
Epik Novel © 2017 | Tüm hakları saklıdır..
