Suikast girişiminden sonraki iki gün, okulda sessizlik hâkimdi. Caelus, yemekhanede görünmüyor, adamları ise Kaelen'le göz göze gelmekten kaçınıyordu. Ama Kaelen, sessizliğin fırtına öncesi olduğunu biliyordu. Caelus pes edecek biri değildi; sadece daha büyük bir hamle için zaman kazanıyordu.
Kaelen, omzundaki yara iyileşirken içindeki tohumu dinlemeye devam ediyordu. Her geçen gün daha da güçleniyor, bedeninde daha derinlere kök salıyordu. Ama bir şey eksikti. Bir teknik. Qi'sini nasıl kullanacağını, onu nasıl silaha dönüştüreceğini bilmiyordu. Rowan'ın ateşi vardı, Lyra'nın buzu vardı, ama onun... neyi vardı? Sadece altın bir ışık, henüz şekillenmemiş, ham bir güç.
Üçüncü günün sabahı, Rowan onu kütüphaneye götürdü.
"Okulun en eski bölümü burası," dedi Rowan, devasa kapıları açarken. "Geçen yıl burada haftalarca takıldım. Ateşimi kontrol etmeyi kitaplardan öğrenmeye çalıştım. İşe yaramadı ama... çok ilginç şeyler var."
Kütüphane, Kaelen'in hayal edebileceğinden çok daha büyüktü. Raflar gökyüzüne doğru yükseliyor, aralarında uçan merdivenler dolanıyor, kitapların bazıları ise havada süzülüyordu. Işık, kristal tavanlardan sızıyor, toz taneciklerinin içinde dans ediyordu.
"Nereden başlayalım?" diye sordu Kaelen.
Rowan omuz silkti. "Ne arıyorsun?"
"Bilmiyorum. Ama içimde bir şey... bir şeyler olduğunu söylüyor."
Rowan ona garip bir bakış attı, sonra güldü. "Tamam, Fırtınadan Doğan. İçindeki sesi dinleyelim. Ben eski haritaların olduğu bölüme gideyim. Orada çok tozlu kitaplar var, kimse girmez. Belki aradığın şey oradadır."
Kaelen, Rowan'ın peşinden kütüphanenin en derin köşesine doğru ilerledi. Raflar daralıyor, ışık azalıyor, hava ağırlaşıyordu. Sonunda, kimsenin girmediği, rafların tozla kaplı olduğu bir bölüme geldiler.
"İşte," dedi Rowan, elindeki bir lambayı yakarak. "Eski haritalar, kadim metinler, unutulmuş teknikler... Hepsini burada bulabilirsin. Ama dikkat et, bazı kitapların içinde koruma büyüleri var. Elleme, sadece oku."
Kaelen başını salladı, rafların arasında dolaşmaya başladı. Kitapların üzerindeki toz, her dokunuşta havaya kalkıyor, burununu kaşındırıyordu. Çoğu, anlamadığı dillerde yazılmıştı. Bazılarının sayfaları o kadar eskiydi ki dokununca dağılacak gibiydi.
Derken, bir rafta, diğerlerinden farklı bir şey gördü.
Bir parşömen. Diğer kitaplar gibi ciltli değildi; rulo halinde, deri bir kordonla bağlanmıştı. Üzerindeki toz, diğerlerinden daha kalındı; belki de yıllardır kimse dokunmamıştı. Kaelen, parşömeni raftan aldı, kordonu çözdü.
Açtığında, içinden kuru bir hava yükseldi. Parşömenin üzerinde, eski bir harita vardı. Dağlar, nehirler, ormanlar... ve ortada, hiçbir haritada görmediği bir işaret: Bir tapınak.
Tapınağın adı, haritanın kenarına küçük harflerle yazılmıştı: Yıldırımın Kalbi Tapınağı.
Kaelen'in içindeki tohum, parşömeni eline aldığı anda titreşti. Sanki tanıyordu. Sanki çağrılıyordu.
"Rowan," diye seslendi. "Bunu gör."
Rowan yanına geldi, haritaya baktı. Kaşlarını çattı. "Yıldırımın Kalbi? Hiç duymadım."
"Haritada," dedi Kaelen, parmağıyla işareti göstererek. "Dağlarda. Okula birkaç günlük mesafede."
Rowan haritayı daha yakından inceledi. "Burası yasak ormanın ötesinde. Kimse oralara gitmez. Çok tehlikeli."
"Ama içinde bir şey var," dedi Kaelen. Parşömenin alt kısmını çevirdi. Haritanın arkasında, küçük, solmuş harflerle yazılmış bir metin vardı.
"Yıldırımın Kalbi'nde, gökyüzünün çocuğu için saklanmış bir teknik vardır. Adı: Kalbin Yıldırımı. Onu bulan, Qi'sini yıldırıma dönüştürebilir. Ama dikkat edin: Bu yolu izleyen, Gökyüzünün gazabını üzerine çeker."
Kaelen metni okurken, içindeki tohum sanki bir alev gibi parladı. Kalbin Yıldırımı. İsmi bile, ruhunda bir yankı uyandırıyordu.
"Bunu bulmalıyım," dedi.
Rowan ona baktı, endişeyle. "Kaelen, bu çok tehlikeli. Yasak orman... oraya girenlerin geri dönmediğini duydum. Canavarlar var, tuzaklar var, hatta... bazıları orada kaybolan ruhların hâlâ dolaştığını söylüyor."
"Başka seçeneğim yok," dedi Kaelen. "Caelus ve babası beni yok etmek istiyor. Qi'mi kullanamazsam, savunmasızım. Bu teknik, belki de tek şansım."
Rowan bir an sustu. Sonra derin bir nefes aldı. "Tamam. Ben de geliyorum."
"Rowan, bu senin savaşın değil."
"Arkadaşımın savaşı, benim savaşımdır," dedi Rowan, gözlerinde ateş parlıyordu. "Ayrıca, seni yalnız göndersem, Lyra beni affeder mi sanıyorsun?"
Kaelen gülümsedi. Lyra. Onu da düşünmek zorundaydı. Ama Lyra'yı bu tehlikeye sürüklemek istemiyordu.
"Lyra'ya söylemeyelim," dedi.
Rowan kaşlarını kaldırdı. "O öğrenirse çok kızar."
"Öğrenmezse kızmaz."
Rowan güldü. "Sen hiç bir kızı tanımıyorsun, değil mi? Öğrenir. Her zaman öğrenirler."
O gece, Kaelen odasında parşömeni inceliyordu. Haritadaki yolu ezberlemeye çalışıyor, dağların adlarını, nehirlerin yönlerini not ediyordu. Yarın sabah erkenden, güneş doğmadan yola çıkacaklardı. Rowan'la birlikte.
Kapısı çalındı.
Kaelen parşömeni hızla yastığının altına sakladı, kapıyı açtı.
Lyra.
Buz mavisi gözleri, karanlıkta parlıyordu. Elinde, daha önce Kaelen'in Qi'sini sakladığı kristal vardı. Kristal, altın rengi hafifçe parlıyordu.
"Nereye gidiyorsunuz?" diye sordu Lyra, doğrudan.
Kaelen'in ağzı açık kaldı. "Ne... nereden?"
"Rowan'ın yüzünden okunuyor. Heyecanlı olduğunda saklayamaz. Ve sen... sen bugün kütüphanede bir şey buldun. Ne olduğunu söyle."
Kaelen derin bir nefes aldı. Lyra'ya yalan söyleyemezdi. Ona borçluydu. "Bir tapınak buldum. Eski bir teknik. Kalbin Yıldırımı. Onu bulmaya gidiyoruz."
Lyra'nın yüzünde hiçbir ifade değişmedi. Ama kristali avucunda sıktı. "Ne zaman?"
"Yarın sabah. Güneş doğmadan."
"Ben de geliyorum."
"Lyra, bu tehlikeli. Caelus'u daha fazla kızdırmak istemiyorum. Seni riske atmak..."
Lyra elini kaldırdı, onu susturdu. "Beni riske atıp atmayacağına ben karar veririm. Ayrıca..." Bir an duraksadı, gözleri Kaelen'inkilere takıldı. "Yalnız başınıza giderseniz, geri dönmezsiniz. Rowan'ın ateşi kontrolsüz, senin Qi'n ham. Benim buza ihtiyacınız var."
Kaelen sustu. Lyra haklıydı.
"Tamam," dedi. "Birlikte gidiyoruz. Ama söz ver, eğer çok tehlikeli olursa, geri döneceğiz."
Lyra başını salladı. "Söz." Arkasını döndü, birkaç adım attı. Sonra durdu. "Kaelen."
"Evet?"
"O kristali... hâlâ saklıyor musun?"
Kaelen, yastığının altındaki kristali düşündü. "Evet."
Lyra'nın dudaklarının kenarı, çok hafif, çok kısa bir an için kıpırdadı. Sonra kayboldu. "İyi. Sakla."
Koridorda kayboldu. Kaelen, ardından baktı, kalbi tuhaf bir şekilde atıyordu. Kristali yastığının altından çıkardı, avucunda tuttu. Altın ışık, hâlâ içinde dans ediyordu.
"Ne yapıyorum ben?" diye fısıldadı.
Cevap yoktu. Ama içindeki tohum, hafifçe titreşti. Sanki gülüyordu.
Sabah, güneş doğmadan önce, üçü okulun arka kapısında buluştu.
Rowan'ın sırtında bir çanta vardı, içinde erzak ve su. Lyra, elinde kristali tutuyor, etrafındaki havayı soğutuyordu. Kaelen ise parşömeni beline sıkıştırmış, madalyonu boynunda, içindeki tohumu dinliyordu.
"Hazır mısınız?" diye sordu Kaelen.
Rowan alevleri avuçlarında parlattı. "Doğduğumdan beri hazırım."
Lyra başını salladı. "Gidelim."
Üçü, okulun arka kapısından çıkıp yasak ormana doğru yürümeye başladı. Arkalarında, Gökkuşağı Bulut Okulu bulutların üzerinde parlıyor, önlerinde ise karanlık, tehlikelerle dolu bir orman uzanıyordu.
Kaelen, parşömendeki son sözleri hatırladı: "Bu yolu izleyen, Gökyüzünün gazabını üzerine çeker."
Gökyüzüne baktı. Bulutlar ağır, karanlık, sessizdi. Ama içinde bir fırtına büyüyordu. Onun fırtınası.
Adımlarını sıklaştırdı.
Epik Novel © 2017 | Tüm hakları saklıdır..
