Yasak Orman, Gökkuşağı Bulut Okulu'nun kuzeydoğusunda, dağların eteklerinden başlayıp gökyüzünün bile göremediği derinliklere kadar uzanırdı. Adını, içine girenlerin geri dönmemesinden almıştı. Bazıları canavarlar tarafından parçalandığını söyler, bazıları ise ormanda kaybolan ruhların hâlâ ağaçların arasında dolaştığını fısıldardı. Okulun kurallarında, yasak ormana girmek en büyük suçlardan biriydi. Cezası, okuldan atılmaktı.
Ama Kaelen için başka seçenek yoktu.
Güneş, bulutların ardından yeni yükselirken üçü, okulun arka kapısından çıkıp ormanın kıyısına vardı. Ağaçlar, okulun bulutlarından farklıydı; gövdeleri koyu gri, yaprakları o kadar sık ve karanlıktı ki içeri güneş girmiyordu. Ormanın kenarında, eski bir taş levha duruyordu. Üzerinde, solmuş harflerle yazılmış bir uyarı vardı:
"Buradan öteye geçen, geri dönmeyi dilemesin."
Rowan levhaya baktı, yutkundu. "Bu çok iyi bir başlangıç değil."
Lyra, etrafındaki havayı soğuttu, ellerinde ince buz iplikleri belirdi. "Geri dönebiliriz."
"Hayır," dedi Kaelen. Parşömeni belinden çıkardı, haritaya baktı. "Tapınağa giden tek yol bu. Gidiyorum. İkiniz de isterseniz burada bekleyebilirsiniz."
Rowan omuz silkti. "Beni mi kandırıyorsun? Seni yalnız göndersem, Lyra beni öldürür."
Lyra ona soğuk bir bakış fırlattı. "Seni şimdi de öldürebilirim."
Rowan güldü, ama sesi biraz titriyordu. "Şaka şaka. Geliyorum işte."
Üçü, ormanın karanlığına adım attı.
İçeri girer girmez, her şey değişti.
Güneş ışığı tamamen kesilmişti. Ağaçların tepeleri o kadar sıktı ki gökyüzü görünmüyordu. Hava nemli ve ağırdı, her nefes alışta ciğerlerine bir ağırlık çöküyordu. Yerdeki kökler, yılanlar gibi kıvrılıyor, ayaklarını dolamaya çalışıyordu. Uzaklardan, hiç duymadığı hayvan sesleri geliyordu; kimisi çığlık gibi, kimisi fısıltı gibi.
Kaelen, haritayı sıkıca tutuyor, adımlarını dikkatle atıyordu. Rowan yanında, avuçlarında küçük alevler yakıp söndürüyor, etrafı aydınlatmaya çalışıyordu. Lyra ise en arkada, sessizce yürüyor, etrafındaki soğukla ormanın nemini donduruyordu.
"Bu orman... yaşıyor," diye fısıldadı Rowan. "Hissediyor musun? Sanki bizi izliyor."
Kaelen hissetti. Ağaçların arasında, bir çift göz. Belki de yüzlerce. Onları izleyen, takip eden bir şeyler vardı.
"Durmayın," dedi. "Hızlı yürüyün."
Bir saat kadar yürüdüler. Harita, onları ormanın içinden geçen eski bir patikaya yönlendiriyordu. Patika o kadar eskiydi ki taşlar yosun tutmuş, bazı yerlerde tamamen kaybolmuştu. Ağaçların dalları, sanki onları durdurmak ister gibi yollarını kesiyor, geri çekilmek zorunda kalıyorlardı.
Derken, bir ses duyuldu.
Önce bir fısıltıydı, rüzgârın ağaçların arasında ıslık çalması gibi. Sonra çoğaldı. Yüzlerce fısıltı, binlerce. Ağaçların tepelerinde, dalların arasında, karanlığın içinde bir şeyler hareket etmeye başladı.
"Rowan, ışık!" diye bağırdı Kaelen.
Rowan avuçlarını açtı, büyük bir alev topu yarattı. Işık, ormanın bir bölümünü aydınlattı. Ve gördükleri, içlerini ürpertti.
Ağaçların dallarında, yüzlerce hayalet maymun vardı.
Bedenleri yarı saydam, iç organları görünüyordu. Gözleri kırmızı parlıyor, dişleri ise keskin, kana susamış gibi sırıtıyordu. Kimi dallarda asılıyor, kimi ağaç gövdelerine yapışmış, kimi ise baş aşağı sarkıyordu. Hepsi, üçlüye bakıyordu.
"Hayalet maymunlar," diye fısıldadı Rowan, sesi titreyerek. "Bunların gerçek olduğunu sanmıyordum."
"Gerçekler," dedi Lyra, soğukkanlılıkla. Ellerini kaldırdı, buz iplikleri parmaklarının arasında dans etmeye başladı. "Ve çoklar."
Maymunlardan biri çığlık attı. Ses, cam kırığı gibi keskindi, kulak zarını deliyordu. Ardından hepsi birden çığlık atmaya başladı. Ses o kadar yüksekti ki Kaelen'in başı dönmeye başladı, dizleri bir an için çözüldü.
"Sesleri... Qi'mizi bozuyor!" diye bağırdı Rowan. Alev topu titredi, sönmek üzereydi.
Lyra, ellerini yere koydu. Buz, ayaklarının altından yayıldı, bir daire oluşturdu. Daire, çığlıkların etkisini azalttı, Qi'lerini dengelemeye yardımcı oldu. "Toplanın!" diye bağırdı.
Maymunlar saldırdı.
İlk dalga, dallardan atlayarak üzerlerine geldi. Rowan, alev topunu fırlattı, üç maymunu yakaladı. Hayaletler, alevlerin içinde çığlık atarak eridi. Ama daha fazlası geliyordu.
Kaelen, içindeki tohumu hissetti. Qi'si, nehir gibi akıyor, bedenini dolduruyordu. Ama nasıl kullanacağını bilmiyordu. Bir maymun, sırtına atladı, keskin dişlerini omzuna geçirdi. Acıyla haykırdı, maymunu sırtından atmaya çalıştı. Ama maymun yapışmıştı, dişlerini daha da derine batırıyordu.
Lyra, elini kaldırdı. Bir buz mızrağı, havada şekillendi, doğrudan Kaelen'in sırtındaki maymunun kalbine saplandı. Maymun dondu, parçalara ayrıldı, yere düştü.
"Ayağa kalk!" diye bağırdı Lyra.
Kaelen ayağa kalktı. Omzu kanıyordu ama dayanabiliyordu. Lyra'ya baktı. Kız, maymunlara karşı tek başına savaşıyordu. Elleriyle yaptığı hareketler, havada buz iplikleri, mızraklar, kalkanlar oluşturuyordu. Her hareketi soğuk, keskin, ölümcüldü. Ama her buz kullanışında, yüzünde bir ağrı ifadesi beliriyor, dudakları morarıyordu.
Buz kanının bedeli.
"Rowan!" diye bağırdı Kaelen. "Lyra'ya yardım et!"
Rowan, dişlerini sıktı, avuçlarında iki büyük alev topu daha yarattı. Ateşi, bu sefer daha kontrollüydü, daha odaklıydı. Alev toplarını maymunların üzerine gönderdi, birer birer erittiler. Ama maymunlar bitmiyordu. Her öldürdüklerine karşılık, ağaçların arasından daha fazlası geliyordu.
"Sonsuzlar!" diye bağırdı Rowan. "Nasıl yeneceğiz?"
Kaelen gözlerini kapadı. İçindeki tohum, sanki ona bir şey fısıldıyordu. "Kalbin Yıldırımı." Henüz öğrenmemişti, tekniği bilmiyordu. Ama içinde bir şey vardı. Ham, güçlü, vahşi.
Gözlerini açtı.
Maymunlar, üzerine atlıyordu. Onlarca, belki yüzlerce. Rowan'ın alevleri yetmiyor, Lyra'nın buzu tükeniyordu. Kaelen, ellerini kaldırdı. Qi'sini çağırdı. Tüm nehri, tüm gücü, avuçlarına yönlendirdi.
"YETER!"
Avuçlarından altın bir ışık patladı. Işık, bir dalga halinde yayıldı, önündeki tüm maymunları süpürdü. Ağaçlar eğildi, dallar kırıldı, toprak sarsıldı. Işık o kadar güçlüydü ki Rowan ve Lyra bile geri çekilmek zorunda kaldı.
Sonra sessizlik.
Maymunlar gitmişti. Ağaçların arasında, sadece kırık dallar ve toz bulutları kalmıştı.
Kaelen, dizlerinin üzerine çöktü. Bedeni titriyor, burnundan kan damlıyordu. İçindeki tohum, sönmüş bir ateş gibiydi. Tüm Qi'sini tek seferde harcamıştı.
Rowan yanına koştu. "Kaelen! İyi misin?"
"İyiyim," dedi Kaelen, nefes nefese. "Sadece... yorgun."
Lyra yanlarına geldi. Yüzü solgundu, dudakları hâlâ morarmıştı. Ama gözlerinde, daha önce görmediği bir ifade vardı. Saygı mıydı? Hayranlık mı?
"Bu neydi?" diye sordu.
Kaelen başını kaldırdı. "Bilmiyorum. Sadece... oldu."
Lyra başını salladı. "Kontrolsüz. Ama güçlü." Elini uzattı, Kaelen'in ayağa kalkmasına yardım etti. Eli, buzdan soğuktu. Ama tutuşu, sağlamdı.
"Devam edebilir miyiz?" diye sordu Rowan.
Kaelen haritaya baktı. Tapınağa hâlâ bir günlük yol vardı. Ama şimdi, omzu kanıyor, Qi'si tükenmiş, bedeni yorgundu.
"Devam ediyoruz," dedi. "Geri dönmek yok."
Üçü, kırık dalların arasından yürümeye başladı. Arkalarında, hayalet maymunların eriyen kalıntıları, toprağa karışıyordu.
Kaelen, içindeki boşluğu hissetti. Tohum, sönmüştü. Ama tamamen değil. Derinlerde, hâlâ bir ışık vardı. Küçük, zayıf, ama canlı.
"Kalbin Yıldırımı," diye düşündü. "Onu bulmalıyım."
Yürümeye devam etti.
Ormanın derinliklerinde, bir çift göz onları izliyordu.
Gözler, karanlığın ta kendisiydi. Ne hayvandı ne insan. Daha eski, daha karanlık bir şeydi. Gözler, Kaelen'in patlattığı altın ışığı görmüştü. Ve o ışık, onu çağırmıştı.
"Ejderha kanı," diye fısıldadı karanlığın içinden bir ses. "Ne kadar zamandır görmedim."
Gözler, üçlünün ardından süzülmeye başladı. Yavaş, sessiz, sabırlı.
Epik Novel © 2017 | Tüm hakları saklıdır..
