Bölüm 10: Kalbin Yıldırımı

avatar
41 3

Ejderha İmparatorluğu'nun Kayıp Kanı: Gökyüzüne İsyan - Bölüm 10: Kalbin Yıldırımı


Yasak Orman'ın derinliklerinde, güneşin hiç girmediği bir vadide, tapınak duruyordu.

Kaelen, Rowan ve Lyra, hayalet maymunlarla savaşın ardından saatlerce yürümüş, ormanın kalbine doğru ilerlemişlerdi. Ağaçlar giderek seyrelmiş, yerini devasa taş bloklara bırakmıştı. Patika tamamen kaybolmuş, harita ise neredeyse okunmaz hale gelmişti. Ama Kaelen'in içindeki tohum, ona yol gösteriyordu. Her adımda hafifçe titreşiyor, sanki "Bu taraf" diye fısıldıyordu.

"Ne kadar daha?" diye sordu Rowan, sesi yorgun. Omuzları çökmüş, alevleri artık sadece zorla parlıyordu.

"Yakında," dedi Kaelen. Ama emin değildi. Haritadaki işaret, burada bir yerde olmalıydı. Ama etrafta sadece kayalar, yosunlar ve devrilmiş ağaçlar vardı.

Lyra, bir kayanın üzerinde durmuş, etrafı süzüyordu. Yüzü hâlâ solgundu; ormanda buzu çok kullanmıştı. Dudakları morarmış, elleri titriyordu. Ama şikâyet etmiyordu.

"Orada," dedi Lyra aniden. Parmağıyla vadiyi işaret etti. "Bir şekil var."

Kaelen, Lyra'nın işaret ettiği yöne baktı. İlk başta hiçbir şey görmedi. Sadece kayalar, devrilmiş ağaçlar, yosun. Ama sonra, gözleri alıştıkça, kayaların arasında bir şey fark etti. Düz bir çizgi. İnsan eliyle yapılmış bir çizgi.

Yürüdüler. Kayalar büyüdü, şekiller belirginleşti. Çizgiler, duvarlara dönüştü. Duvarlar, bir yapıya. Ve sonunda, yosunların ve sarmaşıkların arasından, devasa bir tapınak yükseldi.

Yıldırımın Kalbi Tapınağı.

Tapınak, dağın yamacına oyulmuş, yüzyılların ağırlığı altında eğilmişti. Sütunları kırılmış, çatısı çökmüş, duvarları yosunla kaplanmıştı. Ama hâlâ ihtişamını koruyordu. Kapısının üzerinde, yıldırımı andıran bir sembol vardı. Sembol, zamanın aşındıramadığı bir parlaklıkla, hafifçe ışıldıyordu.

"Burası," dedi Kaelen, fısıltıyla. İçindeki tohum, tapınağı görünce ateş gibi yanmaya başlamıştı. Sanki bir parçası, buradaydı.

"İçeri girelim," dedi Rowan, heyecanla. "Belki hazine falan vardır."

"Dikkatli ol," dedi Lyra. Ellerinde buz iplikleri belirdi. "Burası terk edilmiş olabilir, ama terk edilmiş yerler genellikle boş olmaz."

Üçü, tapınağın kapısından içeri süzüldü. İçerisi, dışarıdan daha da karanlıktı. Işık, kırık tavan arasından sızıyor, toz taneciklerinin dansını aydınlatıyordu. Duvarlarda, solmuş resimler vardı: Savaşçılar, ejderhalar, yıldırımlar... Bazı resimler o kadar eskiydi ki figürler neredeyse kaybolmuştu.

Kaelen, tapınağın ortasına doğru ilerledi. Ayakları, taş zeminde yankılanıyordu. Rowan yanında, alevlerle etrafı aydınlatıyordu. Lyra ise arkada, tetikte.

Tapınağın sonunda, bir heykel duruyordu.

Bir ejderha heykeli.

Heykel, tapınağın en kutsal yerine yerleştirilmiş, diğer tüm figürlerden daha büyük, daha ihtişamlıydı. Ejderha, kanatlarını açmış, başını gökyüzüne kaldırmış, ağzından yıldırım çıkarıyor gibiydi. Gözleri, iki parlak kristaldi; karanlıkta bile ışıldıyorlardı.

Kaelen, heykelin önünde durdu. İçindeki tohum, sanki çığlık atıyordu. Tanıyordu. Bu ejderhayı. Orion'du. Ya da Orion'un bir zamanlar bıraktığı bir hatıra.

"Burada bir şey var," dedi Kaelen. Ellerini heykelin göğsüne koydu. Taş, soğuktu. Ama avuçlarının altında, bir şey titreşiyordu.

"Ne yapıyorsun?" diye sordu Rowan.

Kaelen cevap vermedi. Gözlerini kapadı. İçindeki Qi'yi çağırdı. Tohum, ona güç verdi. Qi, ellerinden heykelin içine aktı. Altın ışık, taşın damarlarında dolaşmaya başladı.

Heykel, hareket etti.

Rowan ve Lyra geri çekildi, savaşmaya hazırlandı. Ama heykel saldırmadı. Göğsünde, bir kapak açıldı. İçinde, eski bir parşömen duruyordu. Parşömen, altın iplikle bağlanmış, üzerinde hiç toz yoktu. Sanki yıllardır onu bekliyordu.

Kaelen, parşömeni aldı. İplikleri çözdü, açtı.

Parşömenin üzerinde, altın harflerle yazılmış bir metin vardı. Harfler, okundukça parlıyor, adeta havada dans ediyordu.

KALBİN YILDIRIMI – YILDIRIM RUHUNUN ADIMI

"Qi, evrenin nefesidir. Bedende akan sudur. Ama su, yıldırıma dönüşebilir. Kalbindeki ateşi bul. Onu Qi'nle birleştir. Nefes al. Yıldırımı çağır."

Metin, adım adım tekniği anlatıyordu. İlk adım: Qi'yi kalpte toplamak. İkinci adım: Kalbin ateşiyle Qi'yi kaynaştırmak. Üçüncü adım: Nefesle birlikte yıldırımı avuçlara yönlendirmek. Dördüncü adım: Yıldırımı serbest bırakmak.

Kaelen, her kelimeyi bir kutsal metin gibi okuyor, içine işliyordu. Teknik, basit görünüyordu ama derin bir felsefesi vardı. Yıldırım, sadece bir silah değildi; ruhun bir yansımasıydı. Onu kullanmak, kalbindeki en saf ateşi bulmak demekti.

"Bulabilir miyim?" diye fısıldadı.

Parşömenin son sayfasını çevirdi. Ve orada, diğerlerinden farklı, kırmızı mürekkeple yazılmış bir uyarı gördü:

"Bu yolu izleyen, Gökyüzünün gazabını üzerine çeker. Yıldırım, tanrıların silahıdır. Onu çalan, tanrıların düşmanı olur. Sakın, bu tekniği kullanmaya kalkışma. Yoksa gökyüzü sana düşman kesilir. Ve gökyüzünün düşmanı olan, hiçbir diyarda barınamaz."

Kaelen, uyarıyı okudu. İçindeki tohum, sanki bir an için söndü. Sonra tekrar parladı. Daha güçlü, daha kararlı.

"Gökyüzünün gazabı," dedi Rowan, parşömenin üzerinden okurken. Sesinde korku vardı. "Kaelen, bu çok büyük bir şey. Tanrıların gazabı... kimse bundan kaçamaz."

Lyra da okumuştu. Yüzünde, daha önce görmediği bir ifade vardı. Endişe. "Belki de başka bir yol vardır."

"Yok," dedi Kaelen. Parşömeni dikkatlice katladı, beline koydu. "Caelus ve babası beni yok etmek istiyor. Gökyüzü zaten bana düşman. En azından, düşmanlarıma karşı koyacak bir silahım olsun."

"Ama tanrılar..." diye başladı Rowan.

"Tanrılar," dedi Kaelen, gözlerinde altın bir parıltıyla, "benim köyümü kurtarmadı. Elder Aldric'i ölümden döndürmedi. Caelus'un babasının suikastçılarını durdurmadı. Tanrıların gazabı, zaten üzerimde."

Lyra sustu. Rowan da. İkisi de, Kaelen'in gözlerindeki ateşi görmüştü. Bu, bir çobanın ateşi değildi. Bir savaşçının, belki de bir kralın ateşiydi.

"Peki ne yapacağız?" diye sordu Rowan.

Kaelen, tapınağın çıkışına yürüdü. Dışarıda, güneş batıyor, ormanın üzerine kızıl bir ışık döküyordu. "Önce buradan çıkacağız. Sonra bu tekniği öğreneceğim. Ve sonra... Caelus'a ve babasına, kim olduğumu göstereceğim."

Tapınağın dışında, hava kararmıştı. Orman, gecenin karanlığında daha da tehlikeli görünüyordu. Ama Kaelen'in içindeki tohum, artık daha güçlüydü. Parşömeni okumuş, tekniğin temelini anlamıştı. Henüz uygulayamıyordu ama tohum, ona yol gösteriyordu.

"Geceyi burada geçirelim," dedi Lyra. "Karanlıkta ormanda yürümek intihar olur."

Rowan, tapınağın içinde bir ateş yaktı. Alevler, karanlığı dağıttı, duvarlardaki ejderha resimlerini aydınlattı. Üçü, ateşin etrafına oturdu.

"Kaelen," dedi Rowan, sessizce. "O uyarı... gerçekten umursamıyor musun?"

Kaelen, parşömeni çıkardı, son sayfadaki kırmızı harflere baktı. "Umursuyorum. Ama korkmuyorum."

"Neden?"

Kaelen, gökyüzüne baktı. Tapınağın kırık tavanından, yıldızlar görünüyordu. "Elder Aldric, bana bir şey söylemişti. 'Korku, seni yaşatır. Ama cesaret, seni özgür kılar.' Ben, korkumun beni esir etmesine izin vermeyeceğim."

Lyra, ateşin karşısında sessizce oturuyor, Kaelen'i izliyordu. Yüzünde, daha önce görmediği bir ifade vardı. Saygı değildi; daha derindi. Belki de hayranlık. Belki de... anlayış.

"Ben de," dedi Lyra, sessizce. "Korkumun beni esir etmesine izin vermeyeceğim."

Rowan, ikisine baktı, sonra güldü. "Tamam, tamam. Ben de cesur olacağım. Ama yarın, lütfen, biraz daha az canavar olsun. Bir günde yetecek kadar canavar gördüm."

Üçü, ateşin etrafında güldü. Kaelen, parşömeni beline koydu, sırtını bir sütuna yasladı. İçindeki tohum, artık daha güçlüydü. Ve içinde, yeni bir ateş yanıyordu.

Kalbin Yıldırımı. Tanrıların gazabı. Umurunda değildi.

Gökyüzü ona düşman olsun. O, gökyüzüne meydan okumaya hazırdı.

Gecenin bir yarısı, Kaelen uyandı. Tapınakta bir ses duymuştu. Hafif, sessiz, ama net. Ayağa kalktı, etrafına baktı. Rowan ateşin başında uyuyordu. Lyra ise duvara yaslanmış, gözleri kapalıydı.

Ses, tapınağın derinliklerinden geliyordu.

Kaelen, sessizce yürüdü. Ayakları taş zemine basarken ses çıkarmıyordu. Ses, onu tapınağın arka bölümüne, daha önce görmedikleri bir odaya götürdü. Odanın ortasında, küçük bir sunak vardı. Sunağın üzerinde, bir kristal duruyordu. Kristal, Kaelen'in Qi'si gibi altın rengi parlıyordu.

Kristale yaklaştı. İçinde, küçük bir yıldırım dans ediyordu. Kaelen, kristali aldı. Avucunda, sıcacıktı.

"Orion," diye fısıldadı. "Bu ne?"

Kristal, cevap verdi. İçindeki yıldırım, parladı, Kaelen'in gözlerine doğru yükseldi. Bir an için, her şey altın rengine döndü. Ve Kaelen, gördü.

Bir savaş. Gökyüzünde, ejderhalar ve tanrılar savaşıyordu. Altın ejderhalar, gümüş tanrılar. Yıldırımlar, alevler, buzlar... Her şey birbirine karışıyordu. Ve ortada, bir ejderha. Orion. Gözlerinde, Kaelen'in tanıdığı o bilgelik vardı. Ama aynı zamanda, acı da vardı.

"Unutma," dedi Orion'un sesi. "Yıldırım, sadece bir silah değildir. O, bir umuttur. Onu iyi kullan."

Görüntü kayboldu. Kaelen, elinde kristalle, sunağın önünde duruyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bilmiyordu neden. Ama içinde, büyük bir acı vardı. Kaybettiği bir şeyin acısı. Hatırlamadığı bir şeyin.

Kristali beline koydu, parşömenin yanına. Ateşin başına döndü, oturdu. Rowan hâlâ uyuyordu. Lyra ise gözlerini açmış, ona bakıyordu.

"Ne oldu?" diye sordu Lyra, fısıltıyla.

"Bir şey gördüm," dedi Kaelen. "Bir savaş. Ejderhalar ve tanrılar. Orion..."

Lyra sustu. Bir an sonra, elini uzattı, Kaelen'in elini tuttu. Eli, buzdan soğuktu. Ama tutuşu, sağlamdı.

"Yalnız değilsin," dedi.

Kaelen başını salladı. Ateşin ışığında, ikisi öylece oturdular. Konuşmadan. Sadece, birlikte.

Sabah olacaktı. Ve yeni bir gün, onları bekliyordu.







Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 58082 Üye Sayısı
  • 410 Seri Sayısı
  • 44184 Bölüm Sayısı


creator
manga tr