Güneş, Gökkuşağı Bulut Okulu'nun kristal kulelerine vururken, üç yorgun figür arka kapıdan sessizce içeri süzüldü. Kaelen, Rowan ve Lyra, iki gün süren yolculuğun, hayalet maymunların ve tapınağın gizemlerinin ağırlığını omuzlarında taşıyorlardı. Giysileri yırtık, yüzleri yorgundu. Ama gözlerinde, ayrıldıklarında olmayan bir şey vardı. Bir bilgi. Bir güç.
"Kimse görmemiştir umarım," diye fısıldadı Rowan, etrafına endişeyle bakarak. Alevleri sönmüştü, saçları terden sırılsıklamdı.
Lyra sessizce yürüyor, her zamanki soğuk ifadesini takınmıştı. Ama Kaelen, onun da yorgun olduğunu biliyordu. Ormanda çok fazla buz kullanmıştı; parmak uçları hâlâ hafifçe maviydi.
"Odalarımıza gidelim," dedi Kaelen. "Kimseye görünmeden."
Ama çok geçti.
Koridorun sonunda, bir gölge duruyordu. Caelus Vane. Yelpazesi kapalı, elleri arkasında birleşmiş, yüzünde zaferin soğuk gülümsemesiyle onları bekliyordu. Yanında iki öğrenci daha vardı; Kaelen'e gece saldıranlardan biri de aralarındaydı.
"Hoş geldiniz," dedi Caelus, sesi koridorda yankılanarak. "Yasak ormandan dönen kahramanlarımız. Ne kadar... epik."
Kaelen'in içindeki tohum aniden titredi. Caelus'un sesindeki zehri hissetti. "Ne istiyorsun, Caelus?"
Caelus yelpazesini açtı, hafifçe salladı. "Ben mi? Hiçbir şey. Sadece... okul kurallarının uygulanmasını sağlamakla görevli bir öğrenciyim. Yasak ormana girmek, bilindiği gibi, en büyük suçlardan biridir. Cezası ise..." Yelpazesini kapadı. "Okuldan atılmak."
Rowan'ın yumrukları sıkıldı, avuçlarında alevler çatırdamaya başladı. "Seni pislik! Bize suikastçı gönderdin, şimdi de..."
"Rowan," dedi Kaelen, kolunu tutarak. "Dur."
Lyra da Rowan'ın diğer kolunu tuttu. Soğuk parmakları, Rowan'ın ateşini bir an için dondurdu. "Burada kavga çıkarsa, istediğini elde eder," dedi Lyra, Caelus'a bakmadan.
Caelus gülümsedi. "Akıllı kız. Her zaman söylemişimdir, Frost ailesinin kızı boşuna değildir." Arkasını döndü, birkaç adım attı. Sonra durdu. "Eğitmenler kuruluna haber verdim. Yarın sabah, disiplin kurulu toplanacak. Hazırlıklı olun, Fırtınadan Doğan. Çünkü rüzgâr, bu sefer senin aleyhine esecek."
Koridorda kayboldu. Rowan, arkasından öfkeyle bakıyor, alevleri hâlâ sönmemişti.
"Ne yapacağız?" diye sordu.
Kaelen, belindeki parşömeni yokladı. Kalbin Yıldırımı hâlâ oradaydı. Ama şimdi, onu kullanmayı öğrenmekten önce, hayatta kalması gerekiyordu.
"Yarını bekleyeceğiz," dedi. "Başka seçeneğimiz yok."
Sabah olduğunda, Kaelen odasında yalnız başına bekliyordu. Rowan ve Lyra'nın yanında olmasına izin verilmemişti. Disiplin kurulu, sadece suçlanan öğrencinin katılımıyla toplanırdı.
Kapı açıldı. İçeri giren, Eğitmen Seraphina'ydı. Yüzünde her zamanki soğuk ifade vardı, ama gözlerinde Kaelen'in daha önce görmediği bir şey vardı. Endişe.
"Gel," dedi. "Kurul seni bekliyor."
Kaelen ayağa kalktı, Seraphina'nın peşinden yürüdü. Koridorlar boştu; sanki herkes bu anı bekliyor, sessizliğe çekilmişti.
Disiplin kurulu, okulun en yüksek kulesindeki bir salonda toplanmıştı. Uzun bir masanın etrafında beş eğitmen oturuyordu. Ortada, en yaşlıları, Eğitmen Xian vardı. Sağında ve solunda ise Kaelen'in tanımadığı, yüzleri taş gibi sert adamlar oturuyordu. Masanın bir ucunda, Caelus'un babası Lord Vane duruyordu. Gözleri, Kaelen'in üzerinde bir şahin gibi geziyordu.
"Kaelen Stormborn," dedi ortadaki eğitmen, sesi soğuk. "Yasak ormana girdiğin, okulun en büyük kurallarından birini çiğnediğin iddia ediliyor. Ne diyorsun?"
Kaelen dik durdu. İçindeki tohum, ona güç veriyordu. "Girdim," dedi. "Ama bir sebebim vardı."
"Sebep?" Lord Vane'in sesi, keskin bir bıçak gibiydi. "Yasak ormana girmenin hangi sebebi olabilir? Orada canavarlar var, ölümcül tuzaklar var. Bir öğrencinin oraya girmesi, sadece kendi hayatını tehlikeye atmak değil, okulun itibarını da zedelemektir."
"Bir teknik bulmaya gittim," dedi Kaelen. "Kendimi savunmak için."
Lord Vane güldü. Ama gülüşünde sıcaklık yoktu. "Kendini savunmak mı? Kimden? Bu okulda sana zarar verecek kim var?"
Kaelen, Lord Vane'in gözlerine baktı. O gözlerde, Caelus'un gözlerindeki aynı soğukluğu gördü. Aynı hesap. Aynı kibir.
"Gece odama giren suikastçılar vardı," dedi Kaelen. "Onları kimin gönderdiğini biliyor musunuz?"
Salonda bir fısıltı yükseldi. Eğitmenler birbirine baktı. Lord Vane'in yüzünde bir an için bir gölge dolaştı, ama hemen kayboldu.
"Suikastçı mı?" dedi Lord Vane, sesinde alayla. "Bir öğrenci odasında suikastçı görmüş. Ne kadar dramatik. Belki de rüya görmüşsündür, çoban."
"Ben gördüm," dedi bir ses, salonun kapısından.
Herkes döndü. Kapıda, Rowan duruyordu. Ama yalnız değildi. Lyra da yanındaydı. İkisi de, kurulun izni olmadan gelmişti.
"Buraya nasıl geldiniz?" diye çıkıştı Lord Vane. "Bu toplantı gizlidir!"
"Gizli olan ne?" dedi Rowan, sesi öfkeyle titreyerek. "Suikastçıların gizli olduğu kadar mı? Gece odasına girdiler, Kaelen'i öldürmeye kalktılar. Ben de gördüm. Lyra da gördü. Hatta Caelus'un adamları, suikastçıların onun tarafından gönderildiğini itiraf etti!"
Salonda bir uğultu yükseldi. Eğitmenler arasında fısıltılar dolaştı. Lord Vane'in yüzü bembeyaz kesildi.
"İftira!" diye bağırdı. "Oğlum hakkında böyle bir suçlama..."
"Yeter," dedi Eğitmen Xian.
Sesi, o kadar sakindi ki, herkes sustu. Xian ayağa kalktı, gözleriyle salonu süzdü. Sonra bakışları Kaelen'e takıldı.
"Madalyonunu göster," dedi.
Kaelen, boynundaki madalyonu çıkardı, masanın üzerine koydu. Madalyon, altın rengi parlamaya başladı. Işık, salonun her köşesine yayıldı, eğitmenlerin yüzlerini aydınlattı.
Xian, madalyonu aldı, avucunda tuttu. Gözlerini kapadı. Bir an, her şey sessizdi. Sonra Xian'ın gözleri açıldı.
"Bu madalyon," dedi Xian, sesi herkesin duyacağı kadar yüksek, "Elder Aldric'e aittir. Ve ondan önce, daha eski bir zamana. Bu madalyonu taşıyan, bu okulun kurallarının üzerindedir."
Lord Vane'in yüzü mosmor oldu. "Bu nasıl olur? Hiç kimse kuralların üzerinde olamaz!"
"Olabilir," dedi Xian, madalyonu Kaelen'e geri vererek. "Bu madalyon, okulun kurucusu tarafından, kadim bir dostuna verilmiştir. Onu taşıyan, yasak bölgelere girme hakkına sahiptir. Tabii ki, bu hak herkes tarafından bilinmez. Ama kurul tarafından bilinir."
Lord Vane, masaya vurdu. "Bu saçmalık! Bir çobanın..."
"Lord Vane," dedi Xian, sesinde ilk kez bir sertlik belirerek. "Sana saygı duyarım. Ama bu kurulun kararına saygı duymanı beklerim. Madalyon geçerlidir. Kaelen Stormborn, yasak ormana girmiş olabilir, ama bu onun hakkıdır."
Lord Vane dişlerini sıktı, ama bir şey diyemedi. Masanın etrafındaki diğer eğitmenler, Xian'ın sözlerini onaylar gibi başlarını salladı.
"Ancak," dedi Xian, Kaelen'e dönerek, "bu hak, bir daha kullanılmamalıdır. Yasak orman tehlikelidir. Bir daha oraya girmeyeceğine dair söz ver."
Kaelen başını salladı. "Söz veriyorum, Eğitmen Xian."
Xian başını salladı. "Öyleyse bu konu kapanmıştır. Kaelen Stormborn, suçsuzdur."
Lord Vane, masadan kalktı, öfkeyle salonu terk etti. Kapıdan çıkarken, Kaelen'e son bir bakış fırlattı. O bakışta, nefret vardı. Ve bir tehdit.
Salon boşaldığında, Xian Kaelen'in yanına geldi. Gözlerinde, daha önce görmediği bir ifade vardı. Bilgelik değildi; daha çok, bir uyarıydı.
"Madalyon seni kurtardı," dedi Xian, sesi sadece Kaelen'in duyabileceği kadar alçak. "Ama bir daha kurtarmayabilir. Lord Vane, unutan biri değildir. Oğlu da öyle. Dikkatli ol."
"Anlıyorum," dedi Kaelen.
Xian başını salladı, arkasını döndü. Kapıdan çıkarken, bir an durdu. "Ve o teknik... Kalbin Yıldırımı... Onu bulduğunu biliyorum. Dikkatli çalış. Çünkü o tekniğin bedeli, madalyonun ödeyemeyeceği kadar büyüktür."
Kaelen'in kalbi bir an durdu. Xian, her şeyi biliyordu. Ama söylememişti. Neden?
Kapı kapandı. Kaelen, salonda tek başına kaldı. Rowan ve Lyra yanına geldi.
"Kurtulduk," dedi Rowan, derin bir nefes alarak.
"Kurtulduk," dedi Kaelen. Ama içinde, kurtulmadıklarını biliyordu. Lord Vane'in son bakışı, Xian'ın uyarısı... Bu sadece bir başlangıçtı.
Lyra, sessizce yanında duruyor, ona bakıyordu. "Xian, teknikten bahsetti. Seni uyarıyor."
"Biliyorum."
"Yine de çalışacak mısın?"
Kaelen, belindeki parşömeni yokladı. Kalbin Yıldırımı. Gökyüzünün gazabı. Lord Vane'in nefreti. Caelus'un ihaneti.
"Çalışacağım," dedi. "Başka seçeneğim yok."
O gece, Kaelen odasında parşömeni açtı. Kalbin Yıldırımı'nın ilk adımını okudu: "Qi'yi kalpte toplamak."
Gözlerini kapadı. İçindeki tohumu hissetti. Qi'sini, göbeğinden yavaşça kalbine doğru yönlendirdi. Nehir, aktı. Kalbine ulaştığında, bir an için bir sıcaklık hissetti. Ama hemen söndü.
Henüz hazır değildi. Ama hazırlanacaktı.
Pencereden dışarı baktı. Gece karanlıktı, bulutlar ağır, sessizdi. Ama içinde, bir fırtına büyüyordu. Onun fırtınası.
"Gökyüzünün gazabı," diye fısıldadı. "Gelsin."
Epik Novel © 2017 | Tüm hakları saklıdır..
