Ejderha İmparatorluğu'nun Kayıp Kanı: Gökyüzüne İsyan - Bölüm 16: Caelus'un Hamlesi


Güneş, Gökkuşağı Bulut Okulu'nun doğu kulesinin ardından yükselirken, Caelus Vane odasının penceresinde duruyor, aşağıdaki avluda sabah antrenmanı yapan öğrencileri izliyordu. Yelpazesi kapalı, elleri arkasında birleşmiş, yüzünde her zamanki kibirli ifade vardı. Ama içinde, son günlerde hiç alışık olmadığı bir duygu büyüyordu.

Korku.

Kaelen Stormborn. O köylü çoban. Disiplin kurulundan madalyon sayesinde kurtulmuştu. Ruh Tohumu'nu bir haftada oluşturmuştu. Ve şimdi, turnuvaya katılacağını duyurmuştu. Caelus, onu ilk gördüğünde alay etmişti. Kirli giysileri, çamurlu ayakları, köylü kılığıyla bu okula ait olmadığını düşünmüştü. Ama şimdi...

"Efendim," dedi arkasından gelen ses. Caelus döndü. Odasının kapısında, en sadık adamı Theron duruyordu. İri yarı, kolları dövüş sanatlarından sertleşmiş, yüzünde dün gece Rowan'ın alevlerinin bıraktığı yanık izleri vardı.

"Ne var?" diye sordu Caelus, sesinde sabırsızlıkla.

"Kaelen, her gece Lyra Frost ve Rowan Ember'le birlikte çalışıyor. Arka bahçede. Bir teknik geliştiriyorlar."

"Ne tekniği?"

Theron başını eğdi. "Bilmiyoruz, efendim. Ama... güçlü bir şey. Gece ışıklar görünüyor. Altın renkli. Yıldırım gibi."

Caelus'un yelpazesi elinde şakladı. Yıldırım. O köylü, yıldırım mı kullanıyordu? Bu, onun Qi'sinin ne kadar farklı olduğunu gösteriyordu. Ve bu, Caelus'un planları için büyük bir tehditti.

"Babamla görüşmem lazım," dedi Caelus. "Hemen."

Lord Vane'in odası, okulun en yüksek kulesindeydi. Duvarlarında eski savaş resimleri, masasında ise değerli Qi kristalleri vardı. Lord Vane, pencerenin önünde duruyor, bulutların üzerinde yükselen güneşe bakıyordu. Oğlu içeri girdiğinde başını çevirmedi.

"Baba," dedi Caelus. "Kaelen hakkında konuşmamız gerek."

Lord Vane döndü. Yüzünde, yılların deneyimiyle yoğrulmuş bir soğukluk vardı. "O köylü hakkında mı? Disiplin kurulunda rezil olduk. Madalyonu gösterdi, Xian onu korudu. Ne yapmamızı bekliyorsun?"

"Turnuvaya katılacağını duyurdu," dedi Caelus, sesinde öfkeyle. "Ve bir teknik geliştiriyor. Yıldırım."

Lord Vane'in kaşları hafifçe çatıldı. "Yıldırım mı?"

"Evet. Gece çalışıyor. Lyra Frost ve Rowan Ember'le birlikte. Eğer turnuvada bu tekniği kullanırsa..."

"Kullanamaz," dedi Lord Vane, sakince.

Caelus, babasına baktı. "Ne yapacağız?"

Lord Vane, masasına yürüdü, bir kristal aldı, avucunda döndürdü. "Turnuva öncesi... kazalar olabilir. Eğitim kazaları. Çok yaygındır. Kimse soruşturmaz."

"Ama nasıl? Onu koruyanlar var. Xian, Seraphina..."

"Xian, yaşlı bir bilgedir. Ama her şeyi görmez. Seraphina ise sadece bir eğitmendir." Lord Vane, kristali masaya bıraktı. "Bana birini bul. Profesyonel. Karanlıkta çalışan biri."

Caelus düşündü. Sonra, gözleri parladı. "Master Feng."

Lord Vane kaşlarını kaldırdı. "Feng mi? O... kontrolden çıkmış biridir. Onunla iş yapmak tehlikelidir."

"Ama etkilidir," dedi Caelus. "Ve sadakati satın alınabilir."

Lord Vane bir an düşündü. Sonra başını salladı. "Feng'e ne teklif edeceksin?"

"Terfi. Okul konseyinde bir koltuk. Senin etkinle."

Lord Vane gülümsedi. Ama gülüşünde sıcaklık yoktu. "Akıllı çocuk. Baba gibi." Elini Caelus'un omzuna koydu. "Ama unutma. Feng kullanılacak bir araçtır, ortak değil. Onu kullandıktan sonra... etkisiz hale getiririz."

Caelus başını salladı. "Anlıyorum."

"Öyleyse git. Feng'i bul. Ve o köylüyü turnuvadan önce... devre dışı bıraktır."

Master Feng, okulun en alt katında, kimsenin girmediği bir koridorun sonunda yaşıyordu. Kapısında, diğer odalardan farklı olarak, bir isim levhası yoktu. Sadece, üzerinde eski bir sembol kazınmış taş bir plaka vardı. Sembol, karanlığı andırıyordu.

Caelus, kapıyı üç kez vurdu. Ses, koridorda yankılandı, sonra kayboldu. Uzun bir an geçti. Kapı, gıcırdayarak açıldı.

İçerisi, dışarıdan daha da karanlıktı. Işık girmiyor, hava ağır ve küflüydü. Odanın ortasında, yere oturmuş, gözleri kapalı bir adam vardı. Saçları omuzlarına dökülmüş, teni solgun, elleri ise kemik gibi inceydi. Ama Caelus, o ince ellerin ne kadar ölümcül olduğunu biliyordu.

"Master Feng," dedi Caelus, sesini sertleştirerek.

Adam gözlerini açtı. Gözleri, karanlığın ta kendisiydi. Ne siyahtı ne kahverengi; sadece boşluk vardı.

"Vane'in oğlu," dedi Feng, sesi hışırtılı, sanki uzun zamandır konuşmamış gibi. "Ne istiyorsun?"

Caelus, doğrudan konuya girdi. "Bir öğrenci var. Kaelen Stormborn. Onun turnuvaya katılmasını istemiyorum."

Feng'in dudaklarında bir gülümseme belirdi. Ama gülümsemesi, bir yılanın ağzını açması gibiydi. "Öldürmemi mi istiyorsun?"

"Hayır," dedi Caelus. "Ölürse, soruşturma olur. Ama turnuvaya katılamayacak kadar yaralanırsa... kimse soruşturmaz. Eğitim kazası olur."

Feng başını eğdi, sanki düşünüyormuş gibi. "Ve bana ne vereceksin?"

"Okul konseyinde bir koltuk. Babamın etkisiyle."

Feng'in gözlerinde, bir an için bir ışık parladı. Açlık. "Konsey. Uzun zamandır beklediğim bir şey."

"Anlaştık mı?"

Feng ayağa kalktı. İnce, karanlık bir gölge gibiydi. "Anlaştık. Ama... bir şartım var."

"Ne?"

Feng, Caelus'a yaklaştı. Nefesi, soğuk ve küflüydü. "O köylünün Qi'si... farklı. Onu hissettim. Altın. Ejderha gibi. Onu yaralamak yetmez. Onu kırmalıyız. Ruhunu."

Caelus'un yüzü gerildi. "Ruhu mu?"

"Evet. Qi'sini zehirleyeceğim. Bir süreliğine. Turnuva boyunca kullanamaz. Belki daha uzun. Belki... hiç."

Caelus bir an düşündü. Bu, istediğinden fazlasıydı. Ama Kaelen'in yıldırımını görmüştü. Onun gücünün ne kadar tehlikeli olabileceğini biliyordu. Eğer turnuvada o tekniği kullanırsa... kim bilir ne olabilirdi?

"Yap," dedi Caelus. "Ama iz bırakma."

Feng gülümsedi. "İz bırakmam. Sadece... bir kaza."

İki gece sonra, Kaelen her zamanki gibi arka bahçede Rowan ve Lyra'yla çalışıyordu. Yıldırımı artık daha güçlüydü; avuçlarında dans eden altın akım, bir an için hedef taşını paramparça edebiliyordu. Ama hâlâ kontrolü tam olarak sağlayamamıştı. Her güçlü yıldırımda, parmakları yanıyor, Lyra'nın buzuna ihtiyaç duyuyordu.

"Bugün iyiydin," dedi Rowan, alevlerini söndürerek. "Hedefi iki parçaya ayırdın."

"Üç olacak," dedi Kaelen, parmak uçlarındaki yanıkları incelerken. "Yakında."

Lyra, sessizce yanına geldi, ellerini Kaelen'in parmaklarının üzerine koydu. Buz, acıyı dindirdi. Ama bu sefer, Kaelen bir şey hissetti. Lyra'nın soğuğu, her zamankinden daha derindi. Parmakları, her zamankinden daha maviydi.

"Lyra," dedi Kaelen. "Çok mu kullandın?"

Lyra ellerini çekti. "İyiyim."

"İyi değilsin. Buz izlerin yayılıyor."

Lyra sustu, kollarını cübbesinin içine çekti. "Turnuvaya hazırlanmam lazım."

"Ama kendini mahvedersen..."

"Kaelen," dedi Lyra, sesinde bir keskinlikle. "Benim savaşımı ben bilirim."

Rowan, ikisinin arasına girdi. "Tamam, tamam. İkiniz de haklısınız. Lyra dikkatli olmalı, Kaelen de fazla endişelenmemeli. Anlaştık mı?"

Kaelen ve Lyra, birbirine baktı. Sonra ikisi de başlarını salladı.

"Geç oldu," dedi Rowan. "Yarın sabah erken ders var. Dağılalım."

Üçü, bahçeden ayrılıp odalarına doğru yürümeye başladı. Kaelen, en arkada yürüyor, içindeki tohumu dinliyordu. Ama bu gece, tohum farklıydı. Sanki bir şey onu rahatsız ediyor, uyarıyor gibiydi.

Koridorun başında, Rowan ve Lyra sağa döndü. Kaelen ise sola, odasına doğru ilerledi. Koridor boştu, sessizdi. Ay ışığı, pencerelerden sızıyor, taş zeminde gümüş bir yol oluşturuyordu.

Bir ses duydu. Hafif, ince, bir fısıltı gibi.

Arkasına döndü. Kimse yoktu.

İçindeki tohum, sanki çığlık atıyordu. Kaelen durdu, etrafına baktı. Koridorun sonunda, bir gölge vardı. Önce kendi gölgesi sandı. Ama gölge hareket etti. Kaelen'e doğru.

Kaelen, içgüdüsel olarak geri çekildi, ellerini kaldırdı. Avuçlarında yıldırım çatlamaya başladı. Ama gölge, ondan hızlıydı.

Karanlık bir el, karanlıktan sıyrıldı, doğrudan Kaelen'in göğsüne saplandı. Acı, keskin ve derindi. Kaelen'in nefesi kesildi, dizlerinin bağı çözüldü. Yıldırım avuçlarında söndü.

Gölge, ona doğru eğildi. Bir ses fısıldadı, soğuk ve hışırtılı. "Bu, sadece bir uyarı, Fırtınadan Doğan. Bir daha turnuvaya katılmayı düşünme. Yoksa... bir daha uyarı olmaz."

Kaelen, gözlerini açmakta zorlanıyordu. Ama içindeki tohum, son bir kez parladı. Tüm gücünü avucunda topladı, gölgeye doğru fırlattı.

Yıldırım, karanlığı yardı. Gölge, bir an için şekillendi. Bir yüz. Solgun, kemikli, gözleri boşluk. Sonra kayboldu.

Kaelen, yere yığıldı. Göğsünde, sanki bir bıçak saplanmış gibi acıyordu. Nefes alamıyor, ellerini kaldıramıyordu. İçindeki tohum, sönmüş bir ateş gibiydi. Zayıf, küçük, neredeyse görünmez.

"Kaelen!"

Rowan'ın sesi, uzaklardan geliyordu. Sonra Lyra'nın soğuk elleri, yüzüne dokundu. "Kaelen, gözlerini aç! Kaelen!"

Gözlerini açtı. Rowan'ın yüzü, endişeyle parlıyordu. Lyra'nın gözleri, buğulanmıştı.

"Ne oldu?" diye sordu Rowan.

Kaelen, göğsünü tuttu. Acı hâlâ duruyordu. Ama içindeki tohum, yavaş yavaş yeniden parlıyordu. Zayıf, ama canlı.

"Biri... saldırdı," dedi Kaelen, nefes nefese. "Karanlık. Gölge gibi. Qi'mi... zehirledi."

Lyra'nın yüzü bembeyaz kesildi. Ellerini Kaelen'in göğsüne koydu, buzla acıyı dindirmeye çalıştı. Ama bu sefer, buz işe yaramadı. Karanlık, daha derindeydi.

"Xian'a gitmeliyiz," dedi Rowan. "Hemen."

Eğitmen Xian, gece yarısı kapılarının çalınmasına hiç şaşırmamış gibiydi. Kapıyı açar açmaz, Kaelen'i gördü, yüzünde hiçbir ifade değişmedi.

"İçeri getirin," dedi.

Kaelen'i odasındaki sedire yatırdılar. Xian, elleriyle Kaelen'in göğsüne dokundu, gözlerini kapadı. Uzun bir an geçti. Sonra gözlerini açtı, yüzünde ilk kez bir ağırlık vardı.

"Karanlık Qi," dedi Xian. "Zehirli. Ruh Tohumu'na saldırmış."

"Kim yaptı?" diye sordu Rowan, öfkeyle.

Xian, Rowan'a baktı. "Bunu kimin yaptığını biliyorsun, Rowan. Ama ispatlayamazsın."

"Master Feng," dedi Lyra, sessizce.

Xian başını salladı. "Feng, karanlık Qi'de uzmandır. Ve Lord Vane'in etkisiyle... kimse ona dokunamaz."

"Ama Kaelen'e ne oldu?" diye sordu Rowan. "İyileşecek mi?"

Xian, Kaelen'in göğsüne tekrar dokundu. "Zehir, Ruh Tohumu'nu sarmış. Qi'sini bloke ediyor. Turnuvaya kadar... belki açılır. Belki açılmaz."

Kaelen, sedirden doğrulmaya çalıştı. Ama bedeni izin vermedi. "Turnuvaya katılacağım," dedi, sesi zayıf ama kararlıydı.

"Qi'n olmadan katılamazsın," dedi Xian. "Karanlık Qi'yi temizlemek zaman alır."

"Ne kadar?"

"Bilmiyorum. Günler. Belki haftalar."

Kaelen, yumruklarını sıktı. Parmak uçlarındaki yanıklar, Lyra'nın buzuna rağmen acıyordu. Ama içindeki tohum, hâlâ parlıyordu. Zayıf, ama sönmemişti.

"Temizleyeceğim," dedi. "Kendim."

Xian, Kaelen'in gözlerine baktı. O gözlerde, altın bir parıltı vardı. Zayıf, ama inatçı.

"Belki," dedi Xian. "Ama yalnız değilsin."

Rowan, Kaelen'in yanına oturdu. "Birlikte temizleyeceğiz. Benim ateşim, onun zehrini yakar."

Lyra, diğer tarafına oturdu. "Benim buzum, acıyı dondurur."

Xian, üçüne baktı. Yüzünde, ilk kez görülen bir ifade vardı. Umut.

"O zaman başlayın," dedi. "Zamanınız az."







Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 58082 Üye Sayısı
  • 410 Seri Sayısı
  • 44184 Bölüm Sayısı


creator
manga tr