Yasak ormanın karanlığı, üçlüyü daha ilk adımda sardı. Gece, gündüzden bile karanlıktı burada. Ağaçların tepeleri o kadar sık ve yoğundu ki ay ışığı bile içeri sızamıyordu. Rowan, avuçlarında yaktığı küçük alevlerle yolu aydınlatıyor, Lyra ise etrafındaki soğukla ormanın nemini dondurarak ilerlemelerini kolaylaştırıyordu. Kaelen ise en arkada yürüyor, göğsündeki zehrin ağırlığıyla her adımda biraz daha zorlanıyordu.
"Ne kadar daha?" diye sordu Rowan, sesini fısıltıya indirerek. Ağaçların arasında yankılanan sesler, onları rahatsız ediyordu. Sanki orman, onların varlığını hissetmiş, uyanmaya başlamıştı.
Kaelen, Orion'un rüyasında gördüğü haritayı zihninde canlandırmaya çalıştı. "Doğuya. Şelalenin sesini duyana kadar."
Lyra durdu, başını kaldırdı. Rüzgârı dinledi. "Şelale yok. Sadece rüzgâr var."
"Orman sessiz," dedi Rowan, alevlerini büyüterek. "Çok sessiz. Bu iyi değil."
Geçen seferki hayalet maymunları hatırladılar. O zaman orman çığlıklarla doluydu. Şimdi ise... hiçbir şey yoktu. Ne kuş sesi, ne böcek vızıltısı, ne de yaprak hışırtısı. Sanki tüm canlılar, bir şeyden korkup kaçmıştı.
"Dikkatli olalım," dedi Kaelen. İçindeki tohum, zayıf da olsa titreşiyordu. Uyarıyordu. Tehlike yakındı.
Bir saat kadar yürüdüler. Ağaçlar giderek seyreldi, yerini kayalık bir zemine bıraktı. Ve sonunda, uzaktan bir ses duydular. Önce bir uğultu, sonra bir gürleme, derken kulakları sağır eden bir gök gürültüsü.
Gök Gürültüsü Şelalesi.
Şelale, iki kayanın arasından dökülüyor, aşağıdaki gölete çarparken yıldırım gibi bir ışık saçıyordu. Su, o kadar yüksekten düşüyordu ki etrafı sis bulutu kaplamış, havada elektrik yükü hissediliyordu. Rowan'ın saçları havaya kalktı, Lyra'nın buz iplikleri titredi.
"Burası," dedi Kaelen, gözlerini şelalenin ardına dikerek. "Çiçek, şelalenin ardında."
"Şelalenin ardında mı?" dedi Rowan, sesinde bir umutsuzlukla. "Yani şu duvar gibi akan, insanı paramparça eden suyun ardında mı?"
"Evet."
Lyra, şelaleye doğru bir adım attı. Suyun soğuğu, onun soğuğundan bile keskindi. "Ben geçebilirim. Buzum, suyu dondurur. Ama siz..."
"Biz de geçeriz," dedi Rowan, dişlerini sıkarak. "Ateşim var. Su buharlaşır."
Kaelen, ikisine baktı. "Birlikte geçeceğiz. Ama önce..." Gözleri, şelalenin etrafındaki kayalıklara takıldı. Orada, bir şey hareket ediyordu.
Kayaların arasında, iki parlak yeşil göz parlıyordu.
"Geri çekilin!" diye bağırdı Kaelen.
Gözler, karanlıktan sıyrıldı. Devasa bir yılan şeytanı kayaların arasından yükseldi. Pulları, yeşil ve siyah karışımı, gözleri ise zehir gibi parlıyordu. Başı, bir insan gövdesi büyüklüğündeydi; ağzını açtığında, içinden mavimsi bir alev çıkıyordu. Bedeni, kayaların arasında kıvrılıp duruyor, sonu görünmüyordu.
"Gök Gürültüsü Yılanı," diye fısıldadı Lyra, sesinde ilk kez korku vardı. "Efsanelerde okumuştum. Yıldırım Çiçeği'ni korur. Onu geçen, yılanın gazabına uğrar."
Yılan, başını kaldırdı, gözlerini üçlüye dikti. Ağzından çıkan alev, bir an için havayı ısıttı. Sonra saldırdı.
Kaelen, Rowan'ı ve Lyra'yı iterek kenara savurdu. Yılanın kafası, tam oturdukları kayayı paramparça etti. Taş parçaları havada uçuştu, toz bulutu her yeri kapladı.
"Dağılın!" diye bağırdı Rowan, alevlerini fırlatarak. Alevler, yılanın pullarına çarptı, ama hiçbir etki yaratmadı. Pullar, ateşe dayanıklıydı.
Lyra, ellerini kaldırdı, buz ipliklerini yılanın etrafına dolamaya çalıştı. Ama yılan, kuyruğunu savurdu, buz ipliklerini paramparça etti. Lyra, darbenin rüzgârıyla geriye savruldu, bir kayaya çarptı.
"Lyra!" diye bağırdı Kaelen.
Yılan, başını Lyra'ya çevirdi, ağzını açtı. İçindeki mavimsi alev, bir top haline geldi, Lyra'ya doğru fırlamak üzereydi.
Kaelen, ayağa fırladı. Göğsündeki zehir, her hareketinde acı veriyor, Qi'si bloke oluyordu. Ama içindeki tohum, son bir kez parladı. Zayıf, ama inatçı.
"Kaelen, yapma!" diye bağırdı Rowan. "Daha hazır değilsin!"
Kaelen duymadı. Gözlerini kapadı. Nefes aldı. Dağlarda öğrendiği gibi. Xian'ın öğrettiği gibi. Orion'un fısıldadığı gibi.
"Qi'yi kalpte topla. Kalbin ateşiyle kaynaştır. Nefesle birlikte avuçlara yönlendir. Ve serbest bırak."
İçindeki nehir, zehrin duvarına çarptı. Geri döndü. Ama Kaelen pes etmedi. Tekrar denedi. Duvar, çatladı. Qi, incecik bir sızıntıyla duvarı aştı, kalbine ulaştı. Kalbindeki ateş, o sızıntıyı kucakladı, onu ısıttı, güçlendirdi. Qi, ateşle kaynaştı, yıldırıma dönüştü. Kaelen, nefes verdi.
Gözlerini açtı.
Avuçlarında, altın bir yıldırım çatladı. Önceki geçelerdeki zayıf, soluk kıvılcımlar değildi bu. Güçlü, parlak, canlı bir yıldırımdı. Tüm bedeni aydınlatıyor, şelalenin sularını bile geriye itiyordu.
Yılan, yıldırımı görünce geri çekildi. Gözlerinde, ilk kez korku vardı. Ama Kaelen durmadı.
"Hrrraaagh!"
Yıldırımı, avuçlarından fırlattı. Altın bir ok gibi, yılanın ağzına doğru ilerledi. Yılan, ağzındaki alev topunu fırlatmaya çalıştı, ama yıldırım daha hızlıydı.
Yıldırım, alev topunu yardı geçti, yılanın ağzına girdi, bedenini baştan kuyruğa kadar sardı. Yılan, çığlık attı. Ses, şelalenin gürültüsünü bile bastırdı. Bedeni, altın ışıkla aydınlandı, pulları erimeye başladı. Bir an için, tüm orman aydınlandı. Sonra yılan, yere yığıldı, hareket etmiyordu.
Kaelen, dizlerinin üzerine çöktü. Burnundan kan damlıyor, göğsünde sanki ateş yanıyordu. Ama yıldırım, işe yaramıştı. Zehri geçici olarak aşmış, tekniği kullanabilmişti.
"Kaelen!" Rowan yanına koştu, onu yerden kaldırdı. "Harikaydın! Müthişti!"
Lyra da yanlarına geldi, yüzünde endişe ve hayranlık karışık bir ifade vardı. "Yılanı tek vuruşta yendin. Ama... çok fazla Qi kullandın. Zehir geri gelecek."
Kaelen, başını salladı, nefes nefese. "Çiçek... şelalenin ardında. Gidip almalıyım."
"Sen bu halde şelaleden geçemezsin," dedi Rowan. "Ben giderim."
"Ateşin suyu buharlaştırır, evet. Ama Yıldırım Çiçeği'ni koparan, yıldırımın gazabına uğrar. O gazap, ateşle değil, yıldırımla savuşturulur. Ben gideceğim."
Kaelen, zorla ayağa kalktı. Bacakları titriyor, gözleri kararıyordu. Ama içindeki tohum, ona güç veriyordu. Şelaleye doğru yürüdü.
"Kaelen!" diye bağırdı Lyra. "Daha gücün yok!"
Kaelen dönmedi. Suyun altına daldı.
Soğuk, bedenini bıçak gibi kesti. Nefesi kesildi, elleri uyuştu. Ama içindeki yıldırım, ona yol gösteriyordu. Suyun ardında, küçük bir mağara vardı. Mağaranın ortasında, bir kayanın üzerinde, Yıldırım Çiçeği duruyordu.
Mor yapraklı, altın göbekli. Etrafında, küçük yıldırımlar dans ediyor, havada elektrik yükü oluşturuyordu.
Kaelen, çiçeğe uzandı. Parmakları yapraklara değdiği anda, bir yıldırım çarptı. Bedeni sarsıldı, dişleri takırdadı. Ama bırakmadı. Çiçeği kökünden kopardı, cübbesine sardı.
Suya geri daldığında, nefesi tükenmişti. Kolları ağırlaşmış, bedeni uyuşmuştu. Yüzeye çıkmak için son bir kez çabaladı. Ama gücü tükenmişti.
Sonra bir el, onu bileğinden yakaladı. Soğuk, ama güçlü bir el. Lyra. Rowan da diğer kolundan tutmuş, onu sudan çekiyordu.
"Sana gitme demiştim!" dedi Lyra, sesinde öfke ve endişe karışık. Ama gözlerinde yaşlar vardı.
Kaelen, cübbesinin içinden çiçeği çıkardı, gösterdi. "Bulduk," dedi, sesi fısıltıydı.
Rowan, çiçeğe baktı, sonra Kaelen'e. Gülümsedi. "Bulduk, evet. Şimdi çıkaralım buradan seni."
Şelalenin kenarında, Rowan küçük bir ateş yaktı. Lyra, bir taş kabın içinde suyu kaynatıyor, Kaelen ise çiçeğin kökünü küçük parçalara ayırıyordu. Elleri titriyordu, ama işini yapıyordu.
Kökler suya atıldığında, bir anda altın bir ışık yayıldı. Su, mora dönüştü, üzerinde küçük yıldırımlar dans etmeye başladı.
"İç," dedi Lyra, kabı Kaelen'e uzatarak.
Kaelen, kabı aldı, bir yudum içti. Sıcaklık, boğazından aşağı yayıldı, göğsüne ulaştı. Zehir, bir an için direndi. Ama sıcaklık, onu sardı, eritti, yok etti. Kaelen'in içindeki nehir, yeniden akmaya başladı. Ruh Tohumu, altın bir ışıkla parladı. Daha önce hiç olmadığı kadar güçlü, canlıydı.
Kaelen, kabı bitirdi. Derin bir nefes aldı. Göğsündeki acı gitmişti. Parmak uçlarında, yıldırım yeniden çatlıyor, dans ediyordu. Ama bu sefer, kontrollü, güçlü, kararlıydı.
Rowan, Kaelen'in omzuna vurdu. "İşte bu! Fırtınadan Doğan geri döndü!"
Lyra, sessizce gülümsedi. Gözlerinde, rahatlama vardı. "Turnuvaya hazırız."
Kaelen, ayağa kalktı. Ellerini havaya kaldırdı. Avuçlarında, altın bir yıldırım çatladı, şelalenin sularını aydınlattı. Güçlü, parlak, canlı.
"Hazırız," dedi. "Birlikte."
Şelaleden ayrılıp ormanda ilerlerlerken, Kaelen'in adımları artık eskisi gibi sağlamdı. Zehir gitmiş, Qi'si yeniden akmaya başlamıştı. Hatta eskisinden daha güçlüydü. Yılanla savaş, tekniğini kullanışı... Ona yeni bir şey öğretmişti. Yıldırım, sadece bir silah değildi. O, onun bir parçasıydı.
"Kaelen," dedi Rowan, yanında yürürken. "O yılanı nasıl yendin? Qi'n zehirle blokeliydi, gücün yoktu. Ama yine de... o yıldırım."
Kaelen düşündü. "Bilmiyorum. Sadece... hissettim. Orion'un sözlerini hatırladım. Xian'ın öğütlerini. Zorlamadım. Sadece... bıraktım."
Lyra, başını salladı. "Bırakmak. Belki de gücün sırrı bu."
Rowan güldü. "Bırakmak mı? Benim ateşim bırakınca her şeyi yakıyor."
"O zaman tut," dedi Lyra. "Ama çok sıkma."
Rowan, ikisine baktı, sonra güldü. "Siz ikiniz çok felsefesiniz. Ben sadece dövüşmek istiyorum."
Kaelen gülümsedi. Ormanın karanlığı, artık eskisi kadar tehditkâr görünmüyordu. İçindeki ışık, her şeyi aydınlatıyordu.
Okula döndüklerinde, güneş yeni doğuyordu. Arka kapıdan sessizce sızdılar, odalarına dağıldılar. Kimse onları görmemişti.
Kaelen, odasına girdiğinde, madalyonu çıkardı, avucunda tuttu. Hâlâ ısınıyordu. Ama bu sefer, ısı daha güçlü, daha kararlıydı.
"Orion," diye fısıldadı. "Teşekkür ederim."
Madalyon, bir an için altın rengi parladı. Sonra söndü.
Kaelen yatağına uzandı, gözlerini kapadı. Rüyasında, altın bir yıldırım gördü. Ama bu sefer, yıldırımın içinde bir ejderha yoktu. Sadece kendisi vardı. Kanatları yoktu, pulları yoktu. Sadece gözlerinde, altın bir ışık parlıyordu.
"Büyüyorsun," dedi Orion'un sesi, uzaklardan. "Yakında, kim olduğunu herkes görecek."
Kaelen, rüyada gülümsedi. "Görecekler."
Epik Novel © 2017 | Tüm hakları saklıdır..
