LMS 12.5: Lee Hyun'un Kimliği Açığa Çıkıyor

avatar
3087 13

Legendary Moonlight Sculptor - LMS 12.5: Lee Hyun'un Kimliği Açığa Çıkıyor


Çeviri: AFMbey-nim

Düzenleyen: Gandalf

 

Üyelik eğitiminin ikinci günü.

 

Çadırlardan gelen garip seslerin ardından sabah olmuştu.

 

“Kkeueung, kkeung.”

 

“Heuheoheoheoheok!”

 

“Ah.. götüm.”

 

Dünki koşunun ardından acılar hissedilmeye başlamıştı.

 

Koşu esnasında çekilen acılar bir yana, bir sonraki gün hissedilen kas ağrıları daha fenaydı!

 

“Herkes kalksın. Sabah oldu!”

 

Profesör her çadırı dolaşıp herkesi uyandırdı.

 

Öğrenciler, uykusuzluktan şişmiş gözlerle yüzlerini yıkamaya gittiler ve aceleyle kahvaltı hazırlığına başladılar.

 

Her grup yemeklerinden memnundu.

 

Dün yaşadıkları sıkıntılardan dolayı sadece ramen yemişlerdi ve bugün ise önlerinde geniş bir menü vardı.

 

Chigeulchigeul (Yemek pişirme sesi.)

 

Mangalda et(Domuz) ve bir şişe elma şarabı.

 

“Soju içebilir miyim? Bazı öğrenciler boğuk bir sesle profesöre sordular.

 

// Bir tür kore içkisi

 

Üyelik eğitiminde sabahları içki içilmesi hoş değildi!

 

Profesör memnuniyetle izin verdi.

 

“Buyurun için. Bakalım bugünki zorlu eğitime dayanabilecek misiniz göreceğiz?”

 

Moralleri bozulmuş bir şekilde içkileri kutularına geri koydular.

 

Lee Hyun’un grubuna gelecek olursak, Lee Hyun kullanılmış malzemelerle yahni pişiriyordu ve ikinci yemek olarak da baharatlı kimchi vardı.

 

“Hyeong*, bu yemek gerçekten de çok lezzetli!”

 

// Kore dilinde yaşça büyük erkekler için kullanılan saygı ifadesi.

 

Choi Sang-jung yemeği çok beğenmişti.

 

Ayrıca Min Sura da yemeğe yumulmuştu.

 

“Böyle yemek yapmayı nereden öğrendin?”

 

Şu bilinen bir gerçekti ki güzel yemek yapan erkekler ideal erkekti.

 

Eğer bir erkek her geçen gün bir kadına yemek yapabiliyorsa, kadın ona aşık olmaktan kendini kurtaramazdı.

 

Bu yüzden bu perspektiften bakınca, yemek pişirmeyi öğrenmek erkekler için büyük bir avantajdır!

 

“Yani çocukluğundan beri yemek yapıyorsun öyle mi? Ve yemeklerinin kalitesi çok yüksek.”

 

“Bunun bazı sebepleri var. Ve Royal Road’da daha özel yemekler öğrendim.”

 

Royal Road’da ayrı bir aşçılık yeteneği vardı. Ama sadece bu yeteneğe güvenmek yemek yapmaya yetmezdi.

 

Gerçek dünyada, pilav pişirme makinesinde yaptığın ufak bir su ayarı hatası bile kötü sonuçlanabilir. Bu noktada pilav ya lapa olur ya da tamamen çöpe gider.

 

Royal Road’da pratik yapmak bu hataları azaltmaya yardımcı olmuştu.

 

Ayrıca aynı lezzeti yakalamak için tarifte yazan ölçüleri düzgün şekilde uygulamak gereklidir.

 

Lee Hyun bu tariflere günlerce çalışmıştı.

 

Sanal gerçeklikteki çeşitli tarifler gerçek dünyadakilerle birebir örtüşmüyordu.

 

Kahvaltının ardından zorlu eğitim tekrar başladı!

 

“300 metre depar koşusu.”

 

“Uooooooooooooooooo!” profesörün sözlerinden sonra öğrencilerin şikayetleri/memnuniyetsizlikleri çok büyüktü.

 

Bacaklarına giren kramplar yüzünden 300 metre deparı zorla bitirdiler.

 

Aslında, koşunun uzunluğu fazla olmadığı için kısa sürede bitmişti.

 

“Bugün kötü değildi. 20 dakikadan fazla sürmedi.”

 

“Demek ki profesörlerin de vicdanı varmış.”

 

“Derin bir uyku çekmek istiyorum.”

 

Öğrencilerin tavırları biraz gevşemişti.

 

Sonra sanki intikam alıyormuşçasına, bir profesör konuştu:

 

“Isınma egzersizi bitti mi?”

 

Dünki koşuda kasları çok zorlandığı için, bu ısınma egzersizi kaslardaki gerilmeyi gevşetmek içindi.!

 

Eğitim programındaki en zorlu eğitim şimdi yapacakları bota binmekti.

 

Aynı anda 8 kişinin ahşap bota binmesi.

 

“Kural gayet basit. Kürek çekerek adanın etrafında bir tur atacaksınız.”

 

Profesör herkesi göremeyeceği için, profesörün göremediği tüm öğrenciler can yeleklerine yaklaştılar.

 

Ayrıca, oluşabilecek herhangi bir kazayı gözlemlemek için, bir balıkçı teknesi de kiralamışlardı.

 

Lee Hyun botlardaki bir detayı farketti:

 

‘Botlar oldukça eski. Sanırım 10 senelik felan. Bota binmek konusunda hiç tecrübem yok, bir deneyelim bakalım.’

 

Lee Hyun küreklere uzandı ama Choi Sang-jung Lee Hyun’dan önce kürekleri tuttu.

 

“Hyeong, bırak ben yapayım.”

 

“Emin misin?”

 

“Aynen, sen biraz dinlen, yorulduğum zaman sen alırsın.”

 

Choi Sang-jung, şimdiye kadar tüm işleri tek başına Lee Hyun yapmak zorunda kaldığı için üzgün hissediyordu.

 

Diğer tüm gruplar sıkıntı çekerken, Lee Hyun sayesinde daha rahat ve komforlu bir eğitim süreci yaşıyorlardı.

 

Choi Sang-jung kürek çekti:

 

“Kkeungcha!” (Güç harcama sesi)

 

Kkulreong.

 

“Ney?”

 

Kkulreongkkulreong.

 

Her kürek çekişte bot sendeliyordu. Neyse ki, bot göründüğünden daha sağlamdı.

 

“Sol, sola git!”

 

“Ah! Dalgalar bu yönden geliyor!”

 

Dalgalar onlara doğru geliyordu. Bu yüzden karşı akım/akıntı sözkonusuydu.

 

Her dalga geldiğinde, botu ileri geri sallıyordu ve hızlarını aşırı yavaşlatıyordu.

 

Choi Sang-jung ve Park Sunjo değişmeli olarak 40 dakika boyunca kürek çektiler.

 

Sırtları terden sırıl sıklamdı.

 

“Benimle değişmek ister misin?”

 

“Peki, Hyeong.”

 

Park Sunjo koltuktan kalktı ve Lee Hyun ile yer değiştirdi.

 

Lee Hyun kürekleri iki eliyle sıkıca tuttu.ve kürek çekmeye başladı.

 

Kkulreong!

 

Onun uyguladığı kuvvet ile Choi Sang-jung’un uyguladığı kuvvet arasında çok büyük bir uyumsuzluk vardı.!

 

Bot biraz yan yattı, sonra tekrar düzeldi.

 

Kürek çeken kişi, üzerine gelen dalgaları hesaba katmak zorunda kaldığı için, kürek çekmek çok zordu.

 

‘Kolay değilmiş.’

 

Lee Hyun kendini gevşetti.

 

Anladı ki akıntıya karşı kürek çekmek daha fazla güç gerektiriyordu. Gücünü akıntıya göre ayarladı. Böylece hemen yorulmayacaktı.

 

Bu akıntıya göre ayarlamanın ardından kürekler adeta kolların bir uzantısı haline gelmişti.

 

‘Bu iş rüzgâr’a karşı kılıç sallamak gibi. Akıntıya karşı hareket etmek anlamsız.’

 

Dalga gelmediğinde küreklere asıldı ve itici güç uyguladı.

 

Dalga geldiğindeyse geçip gitmesini bekledi. Dalga geçtiğinde tekrar küreklere asıldı.

 

Seureureureureureong.

 

Bot, Çok fazla kürek çekmeden rahatça ilerliyordu. Yönünden sapmadığı sürece geriye gitmiyordu. 

 

Tecrübeli balıkçılarınki kadar iyi olmasa da, botun ilerleyişi, Choi Sang-jung ve Park Sunjo’nun kürek çekerkenki ilerleyiişinden çok daha iyiydi.

 

Choi Sang-Jung merakla sordu:

 

“Hyeong, daha önce yelkencilik yaptın mı?”

 

Lee Hyun tabii ki, bundan başka bir bota binmemişti. Botlar onun ulaşabileceği bir şey değildi.

 

Ama konu karides teknesi ise ihtimal vardı. Karides avlama işi ‘en kötü durumda’ yapılacak işlerdendi.

 

“Bende ‘kürek çekme ruhu’ var.”

 

“Huh?”

 

Lee Hyun’a göre bu basit bir cevaptı; ama bu felsefi cümle onun sayısız ve acı tecrübelerinden kaynaklı olduğu için diğerlerine göre basit bir cümle değildi.

 

Eğer fiziki işi gücüne dayanamıyorsan o zaman bu tarz bir iş yaptığında acı çekersin.

 

Mesela kürek işinde çalışmak gibi; Harcanan muazzam çabanın ardından, çalışan kişinin kolları ve bedeni artık kürek atmaya alışır.

 

Lee Hyun her kürek çekişinde bot sakince ilerliyordu.

 

Bozulmamış ada doğası ve engin mavi deniz!

 

Adanın etrafında kürek çekerek tur atarken Silmido adasının sunduğu manzarayı seyredebiliyorlardı.

 

Turun ardından sırada öğle yemeği vardı. Ve yemekten sonra da spor müsabakaları.

 

Öğrenciler hâlâ yorgun ve bitiklerdi ve sıcaklık çok yüksekti.

 

Deniz manzarası ve temiz havadan dolayı öğrencilere beklenmedik bir zindelik/canlılık gelmişti.

 

Doğadan bir hediye.

 

Lee Hyun da pişmanlık duymadan oynamıştı.

 

Futbol, güreş, ve yumruklama.

 

Gücünün tamamını vererek oynamasa bile, aldığı puan onun yüksek zindeliğini ortaya koyuyordu.

 

Gösterdiği performans sayesinde doğal olarak diğer öğrencilerin dikkatini çekti.

 

Bir kız öğrenci, Park Sumin, bir şey farketti ve alkışladı:

 

“Evet evet! Bunu başka bir yerde gördüğüme eminim.”

 

Lee Hyun bunu duydu ve kalbi küt küt attı.

 

‘Weed olduğum için olabilir mi!’

 

Şimdiye kadar, onu tanımış olmaları pek muhtemel değildi.

 

Continent of Magic oynarken kimliği/yüzü ifşa olmamıştı, ayrıca Royal Road’da ork Karichwi olduğu zamanda da ifşa olmamıştı.

 

Ne kadar iyi bakarlarsa baksınlar, ork Karichwi’nin Lee Hyun olduğunu anlamaları mümkün değildi.

 

Ejderha avından tanımaları da mümkün değildi. Çünkü iskelet biçimindeydi. 

 

Kimliği kamuoyuna duyrulmamıştı.

 

Son zamanlarda Kmc Medya ‘Weed’ adında bir program başlatmıştı.

 

Ama programa konu olan Weed’in, continent of magic’teki Weed olup olmadığını açıklamamıştı.

 

Çünkü Yayıncılar Weed’in kimliğini kasıtlı olarak gizlemişlerdi.

 

Vampir Krallığı Todeum yayını büyük ve önemli bir yayındı.

 

‘Versailles kıtasından çıkan bir kahraman, Weed, akıl almaz bir işe kalkışıyor’

 

Weed gizemini Kasıtlı olarak sürdürmek için onun olduğu kısımları kırpmışlar, ya da tamamen çıkarmışlardı.

 

Sonra ‘oymacı Weed’ popülarite kazanamamıştı!

 

Ayrıca program başlayalı daha iki hafta olmuştu.

 

Az reyting almanın, weed hakkındaki gizem devam ettiği için olumlu bir yanı vardı.

 

Çünkü ‘Oymacı Weed’ tamamen tanınmayan biri değildi.

 

‘Morata lordu’, ‘Morata reisi!’

 

Morata’daki yetenek avcıları, Versailles Kıtasındaki bilinen en iyi oymacıya sürekli böyle teklifler götürmüştü.

 

Lee Hyun oyma eserleri sayesinde tekrar meşhur olduğunu biliyordu.

 

Ama oyma eserlerinin popülerliği Jeonshin Weed karakteri kadar meşhur olmadığı dönemde, çok az kişi bu iki karakterin- Jeonshin Weed ve oymacı ile aynı kişi olduğunu biliyordu.

 

Neticede, gerçek dünyada, Lee Hyun ve onun oyun karakterleri arasındaki bağlantıyı bilebilecek çok az kişi vardı.

 

Park Sumin, Lee Hyun’u işaret ederek;

 

“Onu daha önce görmüştüm! Tam 2 yıl önce!”

 

Tüm öğrenciler ve fakülte üyeleri bakışlarını Lee Hyun’a çevirdi.

 

Lee Hyun yüzünü buruşturdu.

 

“2 yıl önce mi?”

 

Lee Hyun hafızasını zorladı ama aklına hiç bir şey gelmedi.

 

“Nerede ve nasıl gördün beni?”

 

“Uzun zaman önce gerçekleşen yarışmayı hatırlamıyor musun?”

 

Herkes Park Sumin’in neden bu kadar emin bir şekilde konuştuğunu merak etti.

 

“Prenses şövalyesi, hatırladın mı?”

 

Prenses şövalyesi.

 

Kız kardeşini ziyaret etmişti ve okulda gerçekleşen 3 yarışmaya katılmıştı.

 

Yarışmalardan birinin adı ‘prenses kurtarma’ idi.

 

Sonra Park Sumin internette karşılaştığı videoları hatırlamaya çalıştı ve videolarda başka kimlerin olduğunu hatırlamak için anlatmaya başladı.

 

Yarışmada  Lee Hyun’un hareketleri inanılmazdı.

Rüzgar gibi hızlı koşarak engelleri aşmıştı, kollarını ve bacaklarını kullanarak su toplarını patlatmıştı. Sonrasında sıçrayarak duvardan atlamıştı ve duvarı geçmişti.

 

Yarışmanın  ödülü büyük olduğu için çok sayıda katılımcı vardı ve izleyicisi çok olduğu için video internette hızlı bir şekilde yayılmıştı.

 

“Pre… prenses şövalyesi mi?”

 

“Ah, o halde sen şu festivaldeki kişisin.”

 

Park Sumin olayları anlatmaya devam ettikçe diğerleri de yarışmaları hatırlamaya başladı.

 

Lee Hyun kaşlarını çattı. Ona göre ‘Prenses Şövalyesi’ lakabı hiç de gurur duyulacak bir şey değildi.

 

“Başka biriyle karıştırıyorsun, bahsettiğin kişi ben değilim.”

 

Yalan!

 

Ama Park Sumin kafasını sallayarak:

 

“Tabii ki prenses şövalyesi sensin. Video sadece bir klipti ama yüzün hiç değişmemiş, hâlâ aynı.”

 

“Yine de bu kadar emin olma.”

 

“Bunu inkar etmek için takındığın yüz ifadesi hiç de inandırıcı değil.”

 

“……”

 

Artık Lee Hyun prenses şovalyesi lakabını almıştı ve bu lakap adeta taşlara kazınmıştı.

 

“Gel, bir şeyler iç. Prenses şövalyesi.”

 

“Olur, abi(üst sınıf).”

 

Spor aktivitelerinin sonunda içki partisi yapıldı.

 

Bu parti üyelik eğitiminin son etkinliği olarak da düşünülebilirdi.

 

Bu partinin ardından Lee Hyun’un popülaritesi adeta tavan yapmıştı. Profesörlerin onu yanlarına çağırmalarının yanı sıra, bir çok öğrenci çok kez onun yanına gelmişti.

 

“Demek Lee Hyun sensin. Her görevde şaşırttın bizi. Neyse, üyelik eğitiminde iyi iş çıkardın. Şimdi hadi içelim.”

 

“Peki profesör.”

 

Lee Hyun profesörlerin arasında gezindi ve sunulan içkiyi içti.

 

Bunu yaparak profesörleriyle samimi olmak ve üniversite hayatını daha kolay hale getirmek istiyordu.

 

İçki içerek yağcılık yapmak!

 

Güçlüye karşı zayıf, zayıfa karşı güçlü ol.!! 

 

// ??

 

Bu eski deyimde bir yanlışlık vardı

 

Ama insanlarla geçinmek için mâkul bir kuraldı.

 

“Lee Hyun oppa*. Lütfen bana yardım eder misin?”

 

// Kızların kendinden büyük erkeklere seslenme ifadesi.

 

“Ne için?”

 

“Lütfen burada ateş yak.”

 

Lee Hyun’a karşı tavırlarında önemli bir değişiklik olmasının ardında bir neden vardı. Geri dönme öğrenciler dahil öğrencilerin birçoğunun Lee Hyun’a seslenme ifadesi oppa olmuştu.

 

Ama duygusallıktan yoksun olan Lee Hyun yerinden kıpırdamadı. Duygusuz bir şekilde;

 

“Çakmak kullan.”

 

Lee Hyun küstah bir yüz ifadesi takındı. Öğrenciler yine de vazgeçmedi.

 

“Çalı-çırpı kullanarak ateş yakmanı görmek istiyorum.”

 

Lee Hyun’a önceden soğuk davrananlar da ilgi gösterdiler.

 

“Yanımıza gel.”

 

“Sana bir içki borçluyuz.”

 

Üst sınıflar,Lee Hyun ile iyi geçinme amacıyla onunla muhabbet etmek istedi.

 

Özellikle de üst sınıf kızların bakışlarında ona olan ilgiyi görmüştü.

 

Azgın aygırların yoğun bakışları!

 

Çağıran grubun büyüklüğü ve gücü, Lee Hyun’a yanlarına gitmekten başka seçenek bırakmıyordu.

 

“Üst sınıf olmak önemli değil tamam mı?”

 

“Şu bacak kaslarına bak. Ne kadar sert. Hohoho.”

 

Lee Hyun buna alışkın değildi.

 

Diğer birinci ve üst sınıf öğrenciler sağda solda ellerinde içkilerle gülerek muhabbet ediyordu.

 

“Vaov. Şaka yapmıyorum. Kürek çekmek gerçekten çok zordu be.”

 

“Ama üst sınıf sayesinde üyelik eğitimini iyi bir şekilde tamamladık.”

 

Daha fazla samimiyet!

 

Öğrenciler adeta bitkinliğin zirvesine ulaşmışlardı ama geçirdikleri bu zorlu ve meşakkatli eğitimin ardından birbirlerine karşı bir ortak saygı oluşmuştu.

 

Spor etkinliği ya da zorlu eğitim farketmez, bir süre sonra, her şeyi arkalarında bırakacaklardı ve hatırlayacakları tek şey mutlu anılar olacaktı.

 

Böylece hepsi geceyi içkilerini içip eğlenerek geçirdi.

 

Gece saat 11 de öğrencilerin hepsi yorgunluktan tek tek uykuya daldı.

 

***

 

“Huaaa.”

 

Lee Hyun uyandı ve temiz havayı içine çekti.

 

Önceki gece kafası güzel olana kadar içmiş olmasına rağmen sabah kalkış saatinde bir değişiklik olmadı.

 

‘Eve dönme vakti.’

 

Biraz hayal kırıklığına uğramış gibiydi ama görünüşe göre adaya gelirken kafasına koyduğu amaçları tamamlamış gibiydi.

 

Eve gider gitmez Royal Road a bağlanacaktı.

 

3 gün 2 gece oyuna girmemenin sonucunda bazı gelişmelerin olduğundan emindi.

 

Bir kez daha, azimli arkadaşlarıyla beraber görev başarıp item toplamak suretiyle para kazanarak, bir dark gamer ın (karanlık oyuncu nun) yıkıcı faaliyetlerini gerçekleştirecekti. Ve bu hayal gibi birşeydi.

 

Bu sadece bir oyun değil çetin bir savaş alanıydı!

 

Lee Hyun’un o savaş alanına dönmesi gerekiyordu.

 

‘Bugün Dojang’a gitmek için biraz vaktim olabilir. Biraz sabah antrenmanı yapmak gerek.’

 

Lee Hyun sahildeki geçici evden dışarı çıktı.

 

Ufak bir yürüyüş yaparak gerilmiş kaslarını gevşetti ve koşmaya niyetlendi.

 

Ama dün olduğu gibi, Seoyoon’un kayanın üzerinde  oturduğunu gördü.

 

‘Ne zamandan beri orada oturuyor?’

 

Lee Hyun ona yaklaştı. Sonra:

 

“Selam.”

 

“.........”

 

“Neden bu kadar erken kalktın?”

 

“………..”

 

Yine cevap yok. Lee Hyun sessizce yanına oturdu ve konuşmadı.

 

Antrenman yapamadığı için Lee Hyun’un kafası hala sıkıntılıydı. Bu yüzden sadece kayanın üzerinde sessizce oturmak istemiyordu.

 

Seoyoon hâlâ ne söyleyeceğinin tereddütünü yaşıyordu ve Lee Hyun ise hiç konuşmadı.

 

Seoyoon çok şey paylaşmak istiyordu ama nereden başlayacağını bilmiyordu ve herhangi bir soruyu cevaplarken ne kadar bekleyeceğini bilmiyordu.

 

30 dakika süren sessizlik.

 

Cheosseokcheosseok!

 

Yakınlarındaki dalga ve martı sesleri oldukça yüksekti.

 

Lee Hyun’un gerginliği artıyordu ve onun gerginliği Seoyoon’un rahatını bozuyordu.

 

Güneş doğmaya başlamıştı ve gün aydınlanıyordu.

 

Ufukta beliren gün doğumunu seyrettiler.!

 

Aniden Lee Hyun omuzunda yumuşak bir dokunuş hissetti. Yorgunluktan uyuklayan Seoyoon’un başıydı bu.

 

Uykusuzluğunun sebebi eğitimin 2. Günü uyuyamamış olmasıydı ve dün gece çok içki içmişlerdi.

 

Şu an, güvendiği arkadaşı Lee Hyun artan gerginliğe rağmen ona bir komfor sunmuştu ve kendiliğinden uykuya dalmıştı.

 

Segeunsegeun.

 

Seoyoon’un nefes alışveriş ritmi Lee Hyun’un kulağında yankılanıyordu. Seoyoon her nefes alıp verdiğinde, Lee Hyun da kalbinin güm güm attığını hissediyordu.

 

Ortamda sadece Lee Hyun ve Seoyoonn vardı.

 

Diğer öğrenciler uyuyor olmasının yanı sıra, ikili zaten onlardan uzaktaydı.

 

Dahası, Seoyoon dün geceki sert içkilerden dolayı çoktan hayaller dünyasına dalmıştı.

 

Diğer bir deyişle, bu bulunmaz bir fırsattı.!

 

Seoyoon Lee Hyun’un karşısında savunmasız bir haldeydi.

 

Lee Hyun’un gözleri tehlikeli bir niyetle doluydu.

 

‘Bana yem hayvanı muamelesi yaptın. Ağır soğuk algınlığı yaşadığımda zehirli yulaf lapasını boğazıma soktun!’

 

İntikam almak için çok iyi bir fırsattı.

 

Derin bir uykuya daldığı için, Lee Hyun onu kaldırıp denize atabilirdi.

 

Aşırı kin beslemek! 

 

Fakat Lee Hyun bu düşünceden vazgeçti. İntikam almak cazip gelse de ileride yaşayabileceği sıkıntılardan korktu.

 

‘Onu denize atarsam boğulur mu bilmiyorum.’

 

Lee Hyun, içi intikam almakla dolu olsa da, hâlâ Seoyoon’u uyandırmamak için dikkatli davranıyordu. Sonra aklına bir fikir geldi.

 

‘Dur seni biraz daha rahat ettireyim.’

 

Lee Hyun yavaşça Seoyoon’un başını kaldırdı ve kendi omzuna bıraktı. Sonrasında Seoyoon’un yüzünü detaylıca inceledi.

 

‘Yüzünün bir yerinde çirkin bir yer olmalı.’

 

Lee Hyun Seoyoon’un yüzünü ilk kez bir öğretmenin odasında görmüştü.

 

Ama onu ilk gördüğünde ‘katil’ damgasını farketmişti. Böylece onun güzelliğini detaylıca incelememişti.

 

Buna rağmen, Seoyoon’un yüzü hayal meyal de olsa aklında kalmıştı ve bu yüzü Freya Heykeline işlemişti.

 

Aklında kalan o yüz kesinlikle güzeldi.

 

Ama Seoyoon’un yüzü Lee Hyun’un heykele işlediği o yüzden çok daha güzeldi.

 

Seoyoon’u ikinci gördüğü yer ise ümitsizlik ovalarıydı. Ki oradayken güzelliği daha da parıltılıydı.

 

Daha sonra, kuzey bölgelerde hayatlarını riske attıkları dönemde, boş vakitlerinde/iş veya avlanma yapmıyorken onu dikizliyordu.

 

Onu her gördüğünde, sürekli olarak etrafına cazibe saçıyordu.

 

Aslında bunun sebebi Seoyoon’un git gide daha fazla güzelleşmesi değil, ona ne kadar yakından bakarsa o kadar güzelliğini o derece fazla farketmesindendi.

 

Gözler, burun, kaşlar, alın, yanak ve dudaklar.

 

Hepsi kusursuzdu.

 

Bir yandan bir şeyin nasıl bu kadar güzel olabildiğini düşünüyor, diğer yandan ona her baktığında yeni bir çekicilik/cazibe ortaya çıkıyordu.

 

Seoyoon’a ne kadar uzun bakarsa baksın yorulmuyordu/bıkmıyordu bakmaktan. Her bakışında da ona hayran kalıyordu!

 

Lee Hyun Seoyoon’un yüzünde herhangi bir kusur bulmak istedi.

 

O kadar yaklaşmıştı ki her nefesini hissedebiliyordu ve bu çok nadir bir şeydi.

 

‘Cilt. Cildi mükemmel. Ne bir kırışıklık ne de bir pürüz var. Nasıl olur da bir insanın cildi böyle süt gibi olabilir!?. Yüz hatları. Harika. Oymacılıktaki ve sanat eserlerindeki altın oran gibi. Uzun kirpikler… nasıl olur da saçları bu kadar düzgün ve güzel olabilir?’

 

Ufacık da olsa bir kusur, bir çirkinlik aradı ama bulamadı.

 

‘İyi peki. İtiraf etmeliyim ki yüzü çok iyi. Peki ya diğer uzuvları…’

 

Lee Hyun Seoyoon’un bedenini aşağıya doğru süzdü. Seoyoon’un kıyafeti üzerinden tahmini olarak inceledi. Yine kusur bulamadı.

 

Uzun ve selvi boylu bedeni de çok iyiydi.

 

Kıvrımlar, baldırlar yani bel hattı da çok düzgündü.

 

Terliklerden dışarı çıkmış başparmakları bile güzeldi.!

 

Lee Hyun kadınlarlardan nefret etmiyordu.

 

Sadece biriyle ilişki yaşamak istemiyordu çünkü o zaman para harcardı. Ama bu düşünce Seoyoon’u gördükten sonra biraz değişmişti.

 

‘Eğer sevgilim o olursa onu Kimbap* dükkanına götürürsem büyük ihtimalle sorun olmaz. Yo hayır. Eğer öyle yaparsam alışkanlık haline gelebilir ve sürekli oraya gitmek isteyebilir. Bu da benim için kötü olur. Aa evet sanırım onu udon stall* tarzı bir yere götürürüm!’

 

// Kimbap: korede baya ünlü olan bizdeki dolma gibi bir yemek.. udon dall: noodle tarzı baya ucuz ve pratik makarna türü bir yemek..

 

Bu Lee Hyun’da önemli bir değişiklik olduğuna işaretti.

 

Güneş tamamen doğmuştu ve Seoyoon’un başı Lee Hyun’un dizlerindeydi ve hâlâ uyuyordu.

 

Güneşin deniz üzerinden doğması muhteşem bir manzaraydı.

 

Dün hava sisli olduğu için bu manzarayı görememişti ama bugün gökyüzünde tek bir bulut bile yoktu ve hava günlük güneşlikti.

 

Gökyüzünün ve denizin birleştiği çizgi kızıldı.

 

“Ahh!”

 

Lee Hyun’un morali de düzelmişti.

 

Böylesine güzel bir gündoğumu manzarasına bakan birinin morali düzelirdi ve Lee Hyun da buna dahildi.

 

‘Bu yıl daha çok para kazanmam gerek!’

 

Güneş tamamen doğmuştu.

 

Lee Hyun dizlerinde uyuyan Seoyoon’a baktı ve ona odaklandı.

 

Gün ışığında Seoyoon daha da güzeldi.

 

Bu kadar yakın mesafeden bakıldığında sanki uyuyan bir bebek gibiydi.

 

Lee Hyun eğildi ve yakınındaki bir odun parçasını aldı. Sonra ufak bir bıçak çıkardı.

 

Sagaksagak.

 

uyuyan güzel Seoyoon’un heykelini yapmaya çalışıyordu.

 

Royal Road’da öğrendiği kullanışlı yeteneği oymayı kolaylaştırıyordu.

 

O ânda Başyapıt, şaheser veya klasik eser yapması mümkün değildi ama ondaki kalp cerrahı kadar hassas eller ve bu kararlılık olduğu sürece sanatsal değeri ne olursa olsun her türlü şartta oymacılık eseri yapabilirdi.

 

Ama yine de gerçek hayatta elinde Zahab’ın oyma bıçağı yoktu.

 

Elinden gelenin en iyisini yapsa bile olağanüstü eserler yapması mümkün değildi.

 

Fakat yaşadığı o kadar tecrübe ve adanmışlığın ardından oyduğu parça istediği şekle gelmeye başladı.

 

Lee Hyun dikkatli bir şekilde uyuyan güzel Seoyoon’un heykelini yapıyordu.

 

 

(DN: Gençler heykeller yapılış şekline göre adlandırılıyor. Başyapıt veya şaheser gibi. Karıştırılmaması açısından aşağıda bu eserlerin büyükten küçüğe sıralanışını yazıyorum.

 

Başyapıt > Şaheser > Klasik)

 

 

 

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 32561 Üye Sayısı
  • 333 Seri Sayısı
  • 43274 Bölüm Sayısı


creator
manga tr