Cilt 6 Bölüm 85 [ Kaybetmekte İyi ] (3/3)

avatar
359 24

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 6 Bölüm 85 [ Kaybetmekte İyi ] (3/3)


Çevirmen : Clumsy



ーーBeyaz ışık, sanki onu boyamak istercesine aurorayı avlamıştı.

 

Halbuki o, ruhunu bütünüyle kullanarak ve kontratını yenilediği altı Ruhun kudretini ödünç alarak bastırıyordu.

 

Rakibi yalnızca içtenlikle, ciddiyetle kılıç savururken o, sırlar arasındaki bir sırrın örtüsünü kaldırıyor, kumar oynuyordu. ーーGerçekten de normların bu denli absürt ölçüde aşılışı karşısında şaşkına dönüyordu.

 

Ayrıca göğsünde ‘işte bu iş böyle yapılmalı’ şeklinde duygular taşıyor, kendi benliğini ise kurtarılamaz buluyordu.

 

Tek bir kılıç darbesiyle dünya çatırdamıştı.

 

Bu, Reinhard kılıcını savurduğunda gerçekleşen özel bir『Kılıç Azizi』hamlesiydi.

 

İki yaşam arasındaki rekabetin ortasındaki Julius’un aklınaysa ansızın bir şey gelmişti.

 

Reinhard ve Reid çarpışacak olsaydı, hangisi daha güçlü çıkardı acaba?

 

Bir efsane ve bir efsane, bir『Kılıç Azizi』ve bir『Kılıç Azizi』arasındaki erişilemez çarpışmanın galibi kim olurdu acaba?

 

Maalesef bunu kesinleştirme fırsatı bulamayacaklardı.

 

Julius: “Öyleyse, bunu kendi bedenimle teyit etmekten başka şansım yok.”

 

Hem Reinhard van Astrea hem de Reid Astrea’yla kılıç çarpıştırma şansını yalnızca bu kuleye gelenler bulabilirdi.

 

Ayrıca bu olasılık sadece Julius ve üst kata çıkmış olan Emilia isimli o kız için geçerli olabilirdi. ーーJulius’un bu görevi bir başkasına devretmeye niyeti yoktu.

 

Bu yüzden ona düşen tek şey zafer kazanmaktı.

 

Beyaz ışığı dürtmek ve gökkuşağının parıltısıyla Reid Astrea’yı katletmek.

 

Bu amaçla, ruhunun ve kılıç gücünün bütünlüğünü bir adım öteye taşımalıydıーー

 

Eğer『En İyi Şövalyenin』kılıcının ucuna bir gurur ve güç zerresi yerleşecek olursaーー

 

Echidna: “ーーJulius.”

 

Ulaşılması umulmayan bir çağrıydı.

 

Lakin zaman akışını belirsiz kılan darbeler esnasında kılıçların her bir kavuşması için gerekli süre, saniye kesitlerinden de azdı. İşte bu anlık dünyanın saldırı ve savunması bu şekildeydi.

 

Muhtemelen o boşlukta, ölüm kalım pahasına yapılan o mücadelenin ortasında hiç kimsenin sesinin ulaşması mümkün değildi.

 

Julius: “ーーーー”

 

Ama gelin görün ki o ses, Julius’u kamçılamıştı.

 

Belki kulak zarlarına değil ama çok daha derinlere, göğsünün en derin noktalarına ulaşmıştı.

 

Kalbini şövalye isimli kabukla kaplamaya karar verdiğine göre hata yapmadan karşılık vermek zorundaydı.

 

İşte bu yüzden, duyamamış olması gereken o sesi işiten Julius, bakışlarını görememiş olması gereken kişiye çevirdi ve o açık mavi gözlerle bakıştı.

 

O iri, yuvarlak gözlerdeki ışıltı, az önceki halinden bariz şekilde farklıydıーー

 

“ーーHakla onu, şövalyem.”

 

ーーBu tek cümle, Julius’un kılıcı için ihtiyaç duyduğu son itici gücü taşıyordu.

 

Julius: “Ia! Kua! Aro! Ik! In! Ness!”

 

Son bir hamle talep ederek birlikte Auroranın bir parçası olduğu Ruhlara seslendi.

 

Hemen önünde duran ve ötesinde mağlup etmesi gereken düşmanın formunu barındıran o beyaz ışığı aşmak için…

 

Kılıcının ucunu o beyaz ışığın ötesine ulaştırmak içinーー

 

Julius: “O~o~o~o~o~o~o~o~hーー ~hk!!”

 

Kendisine yakışmayan bir şekilde ağzını açarak sesini kan kusacak kadar yükseltti.

 

Ve ölmeye hazır bir ifadeyle, zarafeti rüzgara bırakarak, yalnızca kendisini destekleyen kemiklerin kırılmamasını sağlayarak, olabilecek en büyük adanmışlıkla öne çıktı.

 

Reid: “ーーーー”

 

Gökkuşağı aurorasının parlaklığının yoğunlaştığını algılayan pusucu beyaz ışık da enerjisini arttırdı.

 

Güçlerini arttırdıkça arttıran, arttırdıkça arttıran gökkuşağı ile beyaz ışığın parıltıları şiddetle çarpıştıーー

 

Julius: “ーーAh.”

 

Ve ilelebet var olacakmış gibi görünen şey, beklenmedik bir perde inişiyle karşılaştı.

 

△▼△▼△▼△

 

Julius: “ーーAh.”

 

Afallayan Julius, boğazından kaçan cılız sesin farkına vardı.

 

Azami güçleri karşılıklı çarpışmış, perdeler aniden inmişti. Fakat aurorayla süslenmiş kılıcı, enerjisini hiç duraksatmaksızın doğrudan rakibinin iç organlarına saplanmıştı.

 

Julius: “Neden……”

 

Reid: “Tch, ah, kahretsin, bu can sıkıcı bi son diil de ne!”

 

Bıçaklama işinin sorumlusu olan Julius kargaşa halindeyken bıçaklanan taraf olan Reid, sakinliğini koruyordu.

 

Göğsüne saplı olan kılıca rağmen kaşları bile çatılmıyordu.

 

Bu onun iradesinin inatçı gücünün sonucu muydu, yoksa sebep, o ulu adamın fiziksel bedeninde meydana gelen bir anomali miydi?

 

Julius’un kılıcının nüfuz edişinden bağımsız olarak Reid Astrea’nın göğsünde bir yaraーー yo, bir yarık oluşmuştu.

 

Ve bu yalnızca göğsüyle de sınırlı değildi. Kolları ve bacakları, boynu ve yanakları, vücudunun daha pek çok kısmı çatırdayan camlar misali yaralarla doluyordu.

 

Julius, neler yaşandığını içgüdüsel olarak algılayabiliyordu.

 

Başlangıçtaki akıl almaz bozulma düzeltiliyordu. Bu, o mekanizmaya dair bir fenomendi.

 

Reid: “Nihayetinde mesele bu işte. Benim adımı taşıyan insan, benimkinden başka bi bedene uyum sağlayamıyo.”

 

Çatlayan avcuna bakan Reid’in homurdandığı tespit doğruydu.

 

『Oburluk』Otoritesine bağlı olarak o fiziksel beden üzerindeki kontrol hakkını yağmalayarak ele geçiren Reid Astrea, bir cisme kavuşmuştuーー lakin gerçek şu ki bu beden, acı son gelene dek onun temeli olan 『Oburluk』Günahı Başpiskoposu Roy Alphard’a aitti ve bu değişmeyecekti.

 

Başka bir deyişle Roy Alphard adlı hazne, normları aşan Reid Astrea adlı ruhun işleyişine dayanamamıştı.

 

Başarısızlığı da Julius’a karşı verdiği mücadelenin son evresinde gerçekleşmişti.

 

Julius: “Öyleyse, bunu yapmanı tercih ederim!”

 

Reid: “Ehh, bu adam tarafından mideye indirilmiş olmasaydım sona vakitlice ulaşabilirdim. Bu durumda işler göz bandını çıkardıın anda sonlanırdı, anlıyo musun?”

 

Julius: “Kh……”

 

Reid: “Kahaha. Zayıf insanlar için işler her zaman istedikleri gibi gitmez. Şimdi ağlamak istiyo musun?”

 

Diyerek kendisine taahhüt edilmiş kılıcı bir kenara atan Reid, dişlerini göstererek kötü niyetli bir kahkaha attı.

 

Nasıl oluyor da böyle gülebiliyordu? Artık ortadan kaybolacağı, kesinleşmişti.

 

Halbuki Julius’u yenmiş olsaydı bir kez sona ermiş olan hayat çizgisi üzerinde bir kez daha yürümesi mümkün olabilirdi. Ama bu olasılığın parmaklarının arasından kayıp gitmesine izin vermişti.

 

Reid: “Aptal mısın sen, sana diyorum? Bi kez daha yaşamakmış, böyle can sıkıcı bi şeyi hangi geri zekalı yapar ki! Her şeyden önce, bir yerlerde kendime rastlayacak olursam ne boklar olur, aye!”

 

Julius: “……Bunu söylediğim için üzgünüm ama sen yüzyıllar önce yaşlılıktan vefat ettin. Yani şu anki benliğin ortalıkta dolaşacak olsa bile eski benliğin…”

 

Reid: “Hah! Öyleyse siz benim bi yabancı olan çocuumun çocuuna mı tapıyosunuz yani? Saçmalık.”

 

Kendi nesline yabancı muamelesi yapan Reid’in son sözleri, gerçek düşünceleriymiş gibi görünüyordu.

 

İkinci bir hayat çizgisiyle hiç ilgilenmediğini dürüstlükle ifade eden Reid, boyun kemiklerini çatırdattı.

 

Reid: “Her şeyden önce, sen ne halt yemeye bana hayata döndükten sonra naapcaamı söylüyosun, hey sana diyorum. Şuradaki de epey iyi olsa da az önce geçip giden ateşli çıtırla oynamak vardı mesela. Bi de erotik bakışlı şu kadın var……”

 

Julius: “Oh, yani gerçekten kalıcı hiçbir bağın yok……?”

 

Reid: “I ııh, kahrolasıca. Aklımdan geçtiinde canımın istediini yapmak benim yaşam tarzım. Sen de bunu yapabilseydin her şey çok daha kolay olurdu.”

 

Julius: “……Tavsiye için minnettarım. Fakat benim için çok daha dikenli bir yol olurdu.”

 

Onun benliği, bile isteye bir kabuğa bürünmeyi seçmişti.

 

Kendisini kandırmak ya da temelinin bir parçası farklıymış gibi davranmak da uygun etiketler olurdu.

 

Bu seçimin kendisine yakıştığını, isteklerine uyduğunu fark eden Julius, Reid’in aşırılığının göz kamaştırıcı olduğunu düşünse de bunu tercih etmeyecekti.

 

Julius’un bu yanıtını işiten Reid, sinir bozukluğu içerisinde homurdandı.

 

Ardından göğsündeki yarayaーーsınırları aşmasının sonucunda doğan yarıklardan farklı olan o tek yaraya parmaklarıyla dokunarak,

 

Reid: “Hey, yanlış anlama, tamam mı? Kılıcının ulaşmış olması şans eseriydi. Bu benim bedenim olsaydı senin gibi biri bana sümüğünü bile süremezdi.”

 

Julius: “Böyle bir şey yapmaya yeltenmezdim zaten ama neyse……”

 

Reid: “Hah! Ne sıkıcısın be!”

 

Diyen Reid, göğsüne dokunduğu eliyle Julius’un omzuna vurdu.

 

Bu darbenin etkisiyle bedeni kaskatı kesilen Julius ise derin bir nefes aldı.

 

Ne her şeyi kabulleniyor ne de bir tepki veriyordu.

 

Bununla birlikte gözlerinin önünde yaşananlar karşısında aklını yitirip kargaşaya kapılarak bu anları özgür bırakmanın çok daha dayanılmaz olduğunu düşünüyordu.

 

Yarıklar genişliyor ve son, kendisini gösteriyordu.

 

İşte bu nedenle Julius, kınından çıkarmış olduğu şövalye kılıcını önüne doğru kaldırarakーー

 

Julius: “Kılıcının gücüne, kalbimin en derinlerinden saygı duyuyorum.”

 

Reid: “Bi piçin hayranlııına ihtiyacım yok. ーーZaferle veda ediyorum, Julius.”

 

Julius: “ーーーー”

 

Reid’in son sözleri arasında ismi dillendirilen Julius, şaşkınlık içerisinde bakakaldı.

 

Ancak heyecana kapılmama kararlılığıyla bu şaşkınlığı bir gülümsemenin ardına gizleyerek eğildi.

 

Tam da bu efsanevi varlığın önünde kendisini özgüvenle adlandırdığı o en iyi şövalyenin yapacağı gibi.

 

Tam da Julius Juukulius’un, hayranlığına utanç getirmeyecek çizgide şekillendirdiği ideallerinde olduğu gibi.

 

Julius: “Evet, son anına dek. ーーGalibiyet senindir, Reid Astrea.”

 

Reid: “Hah, işte bu güzel bi surat, lanet olasıca kederli ezik.”

 

Ve sonu işaret eden bu sözcüklerle birlikte Reid Astrea’nın yarıkları genişlediーー

 

△▼△▼△▼△

 

???: “ーーーー”

 

Görsel izlenimlerinin aksine genişleyen yarıklara son ana dek herhangi bir ses eşlik etmedi.

 

Camın kırılmasının aksine kırmızı saçlı ulu adam, sönen ışıklar misali öylece yitip gittiーー onun yerine berrak zemine yığılansa şişmiş soğuk gözlere sahip minyon bedenli genç bir oğlan oldu.

 

Başkalarının『Hatıraları』ve『İsimlerini』gönlünce yiyen『Tuhaf Yiyici』bir kafir.

 

『Oburluk』Günahı Başpiskoposu Roy Alphard, yenik düşmüş, yığılıp kalmıştı.

 

Roy: “ーーーー”

 

Ölü mü diri mi olduğu bilinmeyen『Oburluk』, bir kez olsun seğirmeden hareketsizce yatıyordu.

 

Ancak tıpkı Reid gibi onun da göğsünün sol yanında ölümcüllüğü tartışılmaz, derin bir kesik bulunuyordu.

 

Gözleriyle bu manzarayı yakalayan Julius, bir onur göstergesi olarak kaldırmış olduğu şövalye kılıcını indirdi ve kuşanmış olduğu kınına takarak arkasını döndü.

 

Aurora dağılmış, Julius’un etrafı parlaklıkları artırılmış altı Ruhla sarılmıştı.

 

Tomurcukken filizlenip genç kızlara dönüşen o Ruhların gücü olmasaydı bu şekilde berrak zeminin üzerinde yatan kişinin rakibindense kendisi olacağı kesindi.

 

Bunun için duyduğu minnettarlık ve takdiri itinayla iletmeliydi.

 

Ancak özür dileyerek bu minnettarlık göstergesini ertelemek zorundaydı.

 

İstikrarlı bir şekilde ilerliyordu.

 

İlerlediği yöndeyse muhteşem, narin, minyon bedenli bir kız, açık mavi gözlerle dikkatlice kendisini izliyordu. Dalgalı açık mor saçlara sahip, kum tepelerine yakışmayan beyaz bir kıyafete bürünmüş bir şahıstı.

 

Ayaklarının dibindeyse gözbebekleri merakla titreşen beyaz bir tilki duruyordu.

 

Her daim bir atkı gibi davranan o kişinin formu ve oradaki varlığının önemi.

 

Bir kez daha bunun farkına varan Julius, gözlerini kapattı.

 

Veーー

 

Julius: “ーーTanıştığımıza memnun oldum.”

 

Bir meydan okuyucu olarak『Kılıç Azizine』söylemiş olduğu sözleri bir kez daha dile getirdi.

 

Ama bu defa göğsünün derinliklerinde taşıdığı his, savaş öncesi tattığı güçlenişten farklıydı.

 

Bununla birlikte aynı olan bir şey de vardı.

 

O da şövalyeliğe hasret bir gencin bir macera masalının yeni bir sayfasını açarcasına maceracı yüreğiydi.

 

???: “Ben...”

 

O noktada diz çöken Julius’un ilk kelimeleri telaffuz edişiyle diğer kişi karşılık verdi.

 

Eğilmiş halde duran Julius, o sözlerin devamını bekliyordu. Ne kadar uzun süre gerekirse gereksin bekleyebileceğini düşünüyordu.

 

Beklemesi gerektiğine, o sözleri mutlaka işiteceğine inancının olması ne büyük bir mutluluktu.

 

Anastasia: “ーーBen, Anastasia Hoshin.”

 

Julius: “ーーーー”

 

Anastasia: “Ben, bu dünyadaki her şeyi istiyorum…… Ee, harika ve havalı onii-san, peki senin adın ne?”

 

Diyerek zarafetle gülümsedi ve Julius, sonrasında kesinlikle kafasını eğmiş olmalı diye düşündü.

 

Ve diz çökmeyi, önüne bakarak yüzünü gizli tutmayı sürdürürken “Ha” deyip kısacık iç çekerek,

 

Julius: “Benim adım Julius Juukulius. ーーSizin, tek ve biricik şövalyeniz.”

 

Anastasia: “ーーーー”

 

Julius: “Siz unutmuş olabilirsiniz. Ama ben, kılıcını size adamış olan kişiyim. Gücünün tamamını size adayan ve arzunuzun gerçekleşmesine yardımcı olan kişiyim.”

 

Şövalye kılıcı yere yerleşmiş halde saygılı eğilişini tamamlayan Julius, nihayet suratını kaldırdı.

 

Karşısındaki lordu ne gözle bakarsa baksın pişman olmayacaktı.

 

Kafa karışıklığı, başını öne eğmek, şaşkınlığa kapılmak, bunlar bir şövalyeye yakışmayan şeylerdi.

 

Görünüşü her şeyin üstünde tutan ve klas, çekici bir havaya sahip olmayı arzulayan o varlık, Julius’un hayran olduğu ve arzuladığı kişi oydu.

 

İşte o Julius’a tepeden bakan genç kız, yuvarlak gözlerini kısarak,

 

Anastasia: “Gerçekten mi? Hatırlamıyorum ama…… yine de...”

 

Julius: “ーーーー”

 

Anastasia: “İlk bakışta şöyle düşünmüştüm. ーーBu onii-san’ı benim yapmalıyım.”

 

Böylece ebediyen özlem duyan lordu bu yakınlıktan, alev alev, ışıl ışıl gözleriyle hiçbir şeyden feragat etmeme arzusunu dile getirdi.

 

Ve Julius Juukulius, her şeyi elde etme arzusundaki o『Açgözlülüğe』bir kez daha kılıcını adadı.

 

Kurgusal bir lord ve şövalye masalı misali olağanüstü bir oyunlaーー

 

İkinci kat『Electra’da』, 『Lord ve Hizmetlisinin』yağmalanan bağının onarımı gerçekleşti.

 

İşte bu, Natsuki Subaru’nun ortaya koyduğu beş engelden birinin başarıyla ortadan kaldırılışıydı.

 

Büyük Pleiades Kütüphanesinin ikinci『Sınavı』ーー böylece sonlanmıştı.

 

#Güzel bir bölümdü ya. Milyon kez söyledim ama artık Julius da favori karakterlerim arasında. Gerçi baş kötüler dışında sevmediğim çok az kişi var, yıllardır hepsinin hikayesinin bir parçası olunca onları sevmemek elde değilmiş gibime geliyor. Neyse. En iyi şövalyeyi açgözlü lorduyla buluşturduğumuza ve Reid’i uğurlayıp Roy’u göğsünde bir kesikle yerde bıraktığımıza göre artık bir sonraki bölüme geçebiliriz. Ram ve Ley cephesine geçeceğimiz o bölümde tekrar görüşmek üzere!






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 32577 Üye Sayısı
  • 333 Seri Sayısı
  • 43281 Bölüm Sayısı


creator
manga tr