Cilt 7 Bölüm 24 [ Kibir ] (4/4)

avatar
464 11

Re:Zero Kara Hajimeru Isekai Seikatsu - Cilt 7 Bölüm 24 [ Kibir ] (4/4)


Çevirmen : Clumsy



Abel’in bağrışı salondaki herkesi afallatmıştı.

 

Elbette ki daha az önceye dek onunla konuşmakta olan Subaru ve Zikr’in yanı sıra Mizelda ve diğerleri de Abel’in gerçek niyetini idrak edebilmiş değildi.

 

Ancak ısrarcı görünümü, ortada sıradan bir mesele olmadığını anlamaları için yeterliydi.

 

Mizelda: [Taritta, git de ana kapıyı kapatmalarını söyle.]

 

Taritta: [Oh, abla, bu da ne demek oluyor…?]

 

Mizelda: [――Git hadi! Shudraq ismine leke sürme!]

 

Mizelda’nın sert sesi tereddütlü Taritta’ya ulaşırken öldürücü dahi denilebilecek o ses karşısında gözleri irileşen Taritta, hemen salonun dışına koşturdu. Muhafızlara ana kapıyı kapatmaları emrini verecekti.

 

Böylece Abel’in talimatları yerine getirilmiş olacaktı, ama――

 

Flop: [Bay Şef, neler oluyor? İfadenizin değiştiği çok nadir görülürdü.]

 

Abel: [Şimdi saçmalıklarına ayıracak vaktimiz yok, tüccar. Zikr Osman, Generalleri ikna et, Mizelda, sen de…]

 

???: [Aaaaaaaaaah―― Hk.]

 

Abel, endişeli Flop’u umursamayarak hızlıca herkese talimatlarını sıralıyordu.

 

Gruplarının başları olan Zikr ve Mizelda’ya üyelerini toplamalarını emrediyordu fakat bu emri tiz bir çocuk bağrışıyla yarıda kesildi.

 

Medium: [Hey, hey, hey, neler oluyor!? Louis-chan, ne oldu!?]

 

Louis: [Aah! Aah! Aauh!]

 

Utakata: [Lou! Sakin ol! Uu yanında!]

 

Süslü püslü saçları çekilen Medium’un gözleri şaşkınlıkla dönerken omuzlarında taşımakta olduğu Louis çaresizce çığlıklar atıyor, Utakata’ysa onu sakinleştirmeye çalışıyordu.

 

Ancak kıyamet kopartan Louis hiçbir şekilde sakinleşmiyordu. Tam aksine koca koca gözyaşları döküyordu ve yüz ifadesi bir şeylerden korkuyormuşçasına gergindi.

 

Rem: [Louis-chan, lütfen sakin ol! Sorun nedir? Bir sorun varsa seni dinlerim, ağlamana gerek yok…]

 

Louis: [Aaah!]

 

Rem: [Ha? Orada mı, neler oluyor ki?]

 

Louis’in ağlayışını izlemeye gönlü elvermeyen Rem ona doğru yaklaşırken onun geldiğini fark eden Louis, gözlerinden yuvarlanan yaşlar eşliğinde salonun köşesini işaret etti.

 

Subaru ve Abel de o yöne döndü. Ama orada hiçbir şey yoktu. ――Daha doğrusu hiçbir şey olmamalıydı.

 

Abel: [Mizelda!]

 

Mizelda: [Oh, OHHHHH――!!]

 

Mizelda’nın ismini haykıran ilk kişi, o boşluğa bakan Abel oldu.

 

Mizelda’ysa karşılık verircesine çabucak sırtındaki yayı hazır etti, sağ eline dört ok alarak hepsini birden yayına yerleştirip çekti.

 

Ve Mizelda’nın güçlü bedeni, Shudraq Şefinden muazzam bir darbe gelmesini sağladı.

 

Dört ok çılgınca uçarak Louis’in işaret ettiği boş noktaya ilerledi. O okların her biri ormanda Subaru’yu öldüren Avcının darbelerini anımsatıyordu.

 

Öylesine güçlüydüler ki o okları yediği takdirde Subaru’nun bedeni paramparça olurdu.

 

Aynı şekilde oklardan güçlü olması gereken zemin ve duvarlar da paramparça olurken salona bir toz bulutu yayıldı.

 

Askerler korunmak ve soluklanmak için sağa sola atlarken Subaru ve diğerleri, Louis’in çıkardığı yaygaranın bir sebebi var mıymış diye anlamak için dumanları izliyordu.

 

???: [Böyle bir şey beni öldürmeye yetmez.]

 

Derken dumanlarla kaplı salonun içerisinde usulca, durgun bir ses işitildi.

 

Subaru, bunun bir kadın sesi olduğunu anladı. Kulak zarları bunun duygudan yoksun, umursamaz, ağır ve mütevazı bir ses olduğunda karar kıldı.  

 

Ki bu da şu anki gerginlik için fena halde yersiz, uygunsuzdu.

 

Lakin o sesin doğurduğu sonuç güçlüydü.

 

Mizelda: [――――]

 

――Çünkü göz açıp kapayıncaya dek Mizelda’nın tüm bedeni heybetli ateşlerle sarılmış, alevler içerisinde kalmıştı.

 

△ ▼ △ ▼ △ ▼ △

 

Mizelda: [――Tchtch!!]

 

Mizelda’nın bedeni bir anda alevlere bürünmüş, bu da duyulmaz bir çığlık atmasına yol açmıştı.

 

İnsansı bir alev kütlesine dönüşen görüntüsü, insanların ani bir hareket gerçekleştirmesini engelliyordu.

 

Kuna: [――Tch, Holly!!]

 

Holly: [A-anlaşıldı~!!]

 

Kuna’nın seslenişinin hemen sonrasındaysa Holly aceleyle koca bir kap dolusu suyu hayvani bir güçle kaldırdığı gibi tüm gücüyle alevler içerisindeki Mizelda’ya boca etti.

 

Kırık kaptan taşan sular Mizeda’nın bedenini sarmalarken ateşe verilen kadın, olduğu yere yığıldı.

 

Alevler tarafından kavruluşu anlık olsa da tüm bedeninin ateşe verilmesinin nasıl bir acı doğuracağını hayal etmek imkansızdı.

 

Bu ani durum değişimine ayak uyduramayan Subaru, ne haltlar döndüğünü merak ediyordu. Buna rağmen kaotik salonun merkezinde belirmiş yabancı figürlerin sayısındaki artışı fark etmişti.

 

Yalnızca Subaru değil, geri kalanlar da sırasıyla yeni gelen kişinin farkına varmaktaydı.

 

――Karşılarında kahverengi tenini büyük oranda gözler önüne seren güzel bir kız duruyordu.

 

Gümüşi beyaz renkte saçları, sol gözünü örten bir göz bandı, arkasından uzanan tüylü, gür bir kuyruğu ve elinde de hiçliğin ortasından toplanmış gibi görünen bir dal vardı.

 

Duygusuz yüzü, son derece genç ve kadınsı hatlarıyla kıyaslandığında biraz dengesiz bir izlenim veriyordu.

 

Bununla birlikte az önce yaşananların tetikleyicisinin bu güzel kız olduğuna hiç şüphe yoktu.

 

Ne yaptığı, ne istediği, kim olduğu, hepsi de meçhuldü――

 

???: [――Demek sensin, Arakiya.]

 

Fakat geri kalan herkes donakalırken o kızın ismini bilerek ona seslenen biri olmuştu.

 

Şekilli gözleri keskinleşmiş şekilde öylece dikilen ve Arakiya’ya bakan kişi―― Kutsal Vollachia İmparatorluğunun tahtından indirilmiş olan İmparatordu.

 

Zikr’in anında bağlılık yemini ettiği göz korkutucu kişi Arakiya’yla karşı karşıyaydı ama genç kız, en ufak bir gerginliği olmadan elindeki dalı sağa sola sallıyordu.

 

Arakiya: [Görüşmeyeli epey olmuştu, Ekselansları.]

 

Abel: [Aynen, sağlığın hala yerinde herhalde―― Tıpkı Chisha gibi merhametsizsin.]

 

Arakiya: [Yo, değilim? Aksi takdirde tehlikeli olurdu.]

 

Bu, Arakiya’nın gözünde gergin bir konuşma değildi.

 

Ancak iletişim kurabiliyor olmalarına rağmen Abel’in gerginliği, Arakiya’nın sohbet edilebilecek cinsten biri olmadığını gösteriyordu.

 

Her şeyden önce, Abel’in İmparator olduğunu bile bile ona böyle kayıtsızca yaklaşan bu kadın kimin nesiydi?

 

Zikr: [Birinci Sınıf General, Arakiya…]

 

Subaru: […Ne dedin sen?]

 

İkisi hizaya girerken Zikr’in ağzından zorla çıkan kelimeler, Subaru’nun yanaklarının kasılmasına yol açtı.

 

Yanlış duymuş olmayı umuyordu, lakin Zikr’in bakışları ciddiydi ve Subaru, yanlış duymuş olma olasılığının ortadan kalktığının farkındaydı.

 

Hemen ardından da bunun bir yanılsama olmadığını kanıtlarcasına sözlerinin devamı geldi.

 

Zikr: [Birinci Sınıf General Arakiya… İmparatorluğun en güçlü kişilerinden, Dokuz Kutsal Generalden biri!]

 

Abel: [Ayrıca Dokuz Kutsal General arasında da ikinci sırada. Yani İmparatorluğun en güçlü ikinci kişisi.]

 

Subaru: [İmparatorluğun en güçlü ikinci kişisi mi…!?]

 

Zikr’in nidası Abel’in sözleriyle desteklenirken Subaru, şaşkınlığını gizleyemeyerek haykırdı.

 

Ve salondaki şaşkın bakışların ve ilginin odağı olan Arakiya, elindeki dalı kaldırarak――

 

Arakiya: [Aynen öyle!]

 

Deyip gururla göğsünü kabarttı.

 

Subaru: [――――]

 

O anda salonda toplanmış olan Shudraqlar usulca Arakiya’nın etrafını sarmaya başladı. Mizelda ilk saldırıda etkisiz hale getirilmiş ve geriye yalnızca 17 Shudraq kalmıştı ki savaşamayan Utakata da içlerinden biriydi, dolayısıyla yeterli güçte olup olmadıklarını anlamak zordu.

 

Buna rağmen――

 

Shudraq: [Nihayet elde ettiğimiz zafere çomak sokmana izin veremeyiz――!]

 

Ağızlarından lanetler okunurken biri, Subaru’nun ele geçirdiği kılıçlardan birini eline aldı.

 

O genç kadını uzaklaştırmak ya da yere serip yakalamak. Bu ikisinden birini başarabildikleri sürece Guaral’ın düşürülüşüyle elde ettikleri galibiyeti garanti altına alabileceklerdi.

 

Arakiya: [İstediğiniz kadar deneyin, faydası yok.]

 

Derken muazzam bir rüzgar esti, tüm salonu karıştırdı. Subaru, Shudraqlar ve bağlanmış olan İmparatorluk Askerleri hep birlikte hareketlendi.

 

Arakiya: [――――]

 

Yerle gök alt üst oldu, yukarıyı, aşağıyı, solunu, sağını, önünü, ardını göremeyen Subaru’nun tüm bedeni yere, duvara, tavana çakıldı ve neredeyse hissettiği yoğun acıdan bilincini yitirecek noktaya geldi.

 

Subaru: [Kah!]

 

Vücudu bütünüyle yere fırlar ve kırılan tavana bakarkense beyninin yavaşça durumu analiz edişiyle başından geçenleri anladı. ――Belki de bir hortumdu.

 

Odanın içerisinde muazzam bir hortum çıkıvermiş, Subaru’yu yutmuştu―― daha doğrusu Subaru’yla birlikte herkesi yutup çılgınca oradan oraya savurmuştu.

 

Arakiya’nın hortumu odada hüküm sürmüş, canlıyla cansız, dostla düşman ayrımı gözetmemişti.

 

Subaru buna rağmen zar zor da olsa bilincini korumayı başarırken――

 

Zikr: [Ona halihazırda vermiş olduğundan daha fazla zarar vermene… izin vermeyeceğim…]

 

Diyen Zikr, Subaru’yu tutup homurdanarak kollarını yavaşça iki yana açmıştı.

 

Hortum çıktığı anda yıkımın etkilerinden koruma teşebbüsüyle Subaru’yu hızlıca kendi bedenine doğru çekmişti. Etkisi sınırlı olsa da Subaru’nun bedenine tampon olarak bilincini yitirmesini engellemişti.

 

Bununla birlikte――

 

Subaru: [Bu bir şaka olmalı, öyle değil mi…?]

 

Salona bakınan Subaru, çaresizlik içerisinde böyle söyledi.

 

İnsan ve eşya silsilesi ortasında daha az önce savaşma arzularını dile getirmiş olan tüm Shudraqların savaşamaz halde yığılıp kaldığı görülüyordu.

 

Hatta en ağır hasarı alanlar, düşmanlıklarını sergilemiş olanlardı.

 

Subaru, Arakiya’nın hortumu onca yıkım esnasında kime saldıracağını seçmiş olabilir mi diye merak ediyordu.

 

Subaru: [――Re… m.]

 

Ve tüm bedeni acıyla sızlarken salonda Rem’i arıyordu.

 

O da tıpkı Shudraqlar ve diğerleri gibi saldırı sırasında bilincini yitirmiş olabilirdi. Yanlış bir yere çarptığı takdirde en kötü sonla karşılaşmış olması bile mümkündü.

 

Subaru bu düşünceyle odayı incelerken gözüne biri takıldı.

 

Lakin o kişi Rem değildi. Değildi, ama buna rağmen Subaru’nun dikkatini çekmişti.

 

Çünkü o hortumun istilasına uğradıktan sonra ayaklanmayı başarmış, kısmen yıkılmış balkona geçip sırtını tırabzana yaslamış şekilde Arakiya’yı izliyordu.

 

Subaru: [Abel…]

 

Subaru, Abel’in o hortum karşısında kendisini korumayı nasıl olup da başardığını hiç bilemiyordu. Abel’in yaraları önemsizdi―― elbette ki alnından akan kanları ve aşağı bükülmüş kolunu görmek yine de içler acısıydı.

 

Buna rağmen Arakiya’nın gözlerinin içerisine bakan gözleri, üstünlük hissiyatını yitirmemişti.  

 

Abel: [Emrimdeki kuklam buraya dek geliyor ve bu hengameyi yaratıyor. Benim safıma ne amaçla katıldığını unuttun mu yoksa?]

 

Arakiya: […Ekselansları, bana yalan söylediniz. Oyuna getirildim. Bu yüzden sizi asla bağışlamayacağım.]

 

Abel: [――Demek seni bu işe de Chisha soktu, ha?]

 

Diyen Abel, başını hafifçe öne eğerek kanlı, ağır bir nefes verdi.

 

Arakiya’nınsa yüzü duygudan yoksun olmasına rağmen gözlerinde belirgin bir öfke mevcuttu. Sert zemin üzerinde yavaşça ilerleyerek balkondaki Abel’e yaklaşıyordu.

 

Subaru, Abel’in balkona koşma sebebinin iyi görünmek olduğunu hiç düşünmemişti ama yaralı ve eli kolu boş olan Abel’in bir kozu olduğunu da zannetmiyordu.

 

Arakiya’nın aralarındaki mesafeyi kısaltmak için attığı adımlar, kulağa Abel’in hayatına dair bir geri sayımmış gibi geliyordu.

 

Bir adım, iki adım derken Arakiya Abel’e yaklaşıyordu ve bir noktada――

 

???: [Ah, AAAAAAAAAAAAAA―― HK!!]

 

Tiz bir ses çınladı, hemen sonrasında da Arakiya’nın geçmek üzere olduğu noktaya bir sütun devrildi.

 

Parçalanan ve çatırdayan taş kütlesinin sesi işitilirken en az birkaç yüz kiloluk ilkel bir silah, Arakiya’nın üzerine indi.

 

Bu, başından beri sütunun arkasında gizlenerek saldırmak için doğru anı bekleyen Rem’in eseriydi.

 

Hortum tarafından yutulmasına rağmen bilincini koruyarak bir sütunun ardına gizlenmişti ve muhtemelen Abel’in bulunduğu noktadan görülüyordu. Varlığını gizli tutan genç kız, Arakiya yaklaşırken Abel’in bakışlarını izleyerek zamanlamasını ayarlamış ve sütunu itmişti.

 

Bu şartlar altında gücünü kullanarak gerçekleştirebileceği ilk ve son saldırıydı.

 

İyi hedef almıştı ve Arakiya’nın ince bedenini ezip geçmiş olmalıydı――

 

Arakiya: [Hmm?]

 

Rem: [――Yok artık.]

 

Ancak Arakiya’nın ayaklarının altındaki zemin, kafasını çevirip bakma gereği bile duymadan şeker gibi eriyip dağıldı ve düşen sütunu desteklemek için yukarıya uzandı.

 

Adeta yenilikçi bir sanatın nihayete erişine başından sonuna tanık olmuşlardı.

 

Rem’in tüm gücünü kullandığı saldırısı Arakiya’ya ulaşmamış, onu rahatsız bile etmemişti.

 

Derken Rem, parçalanan sütunun dibinde diz çöktü, Arakiya’ysa ardına doğru baktı ve tek bir bakışın ardından gözleri irileşti.  

 

Arakiya: [Oh, bir oni. Bunu beklemezdim.]

 

Rem: [Sen…]

 

Arakiya: […Yoluma çıkma. Halkımın zarar görmesini istemem.]

 

Rem: [Halkın mı…?]

 

Onun neden bahsettiğini merak eden Rem’in suratı öfkeden kıpkırmızı kesilmişti.

 

Ama maalesef ki kendisi ve rakibi arasındaki büyük güç farkının varlığında öfke yalnızca bir duygudan ibaretti ve karşı koyma arzusu fayda etmezdi.

 

Rem, molozlara uzanarak saldırma niyetini bu kez de fırlatacağı taşlarla sergilemeyi denedi.

 

Fakat Arakiya elindeki dalı savurup bir rüzgar çıkartarak Rem’in etrafındaki molozları uzaklaştırdı.

 

Onları kelimenin tam anlamıyla süpürdü. Ve yalnızca zeminle de sınırlı kalmadı, Rem’in ardındaki duvarlar, tepesindeki tavan, binanın üst katları derken her biri tek tek havalandı.

 

Arakiya: [Gücümü kontrol etme konusunda iyi değilim. Bu gidişle sen de uçup gideceksin.]

 

Rem: [Madem öyle, neden söylediğini yapmıyorsun? Yaptığın onca şeyden sonra tereddüt edecek ne var ki? Sanki…]

 

Arakiya: […Hayal kırıklığı.]

 

Rem'in dişlerini sıkarak verdiği cevap, Arakiya'nın omuzlarının kederle çökmesine neden olmuştu.

 

Ancak bu tatlı harekete rağmen gerçekleştirdiği eylemler onur kırıcı ve basitti. Dalını yavaşça kaldırdı, farklı boyutta bir fenomenle Rem’in varlığını ortadan kaldırabilirdi.

 

――Elbette ki Natsuki Subaru’nun böyle bir şeye müsamaha göstermesi mümkün değildi.

 

Subaru: [AH, AHHHHH―― Hk!]

 

Diye bağıran Subaru, bedenindeki tüm acıyı dağıtarak harekete geçti.

 

O an için onu sindiren kaygısını, öngörülemez gerginliğini ve yoluna çıkan ne var ne yoksa bir kenara attı.

 

Tüm korkularını bastırarak içgüdülerinin söylediğini yaptı, öne atılıp Rem’le Arakiya’nın arasına girdi.

 

Hiç değilse Rem’i, onu bekleyen yok oluştan koruyabileceğini umuyordu.

 

Onu korumak uğruna ölmeye razıydı.

 

Ölmeyi gerçekten istemiyordu ve Natsuki Subaru burada ölecek olursa her şey mahvolacaktı ama bu şekilde ölmeye hayır demezdi.

 

Natsuki Subaru, kadın kılığında, sahte göğüsleriyle, yüzünde makyajı, kafasında peruğuyla, tenini beyazlatmak için verdiği dahiyane çabalarla ve güzellik arayışıyla büründüğü bu saçma sapan görünümle, korumak zorunda olduğu kız için kanını akıtma arzusuyla öne çıkmıştı.

 

Rem: [――Hk.]

 

Rem’i arkasına almış, kollarını iki yana açmıştı.

 

İşte o anda, önüne geçip müdahale edişiyle Rem’in soluğunu kesmiş olduğunu fark etti.

 

Ama onun bu eylem hakkında ne düşündüğü veya ne hissettiğini asla bilemeyecekti. Bir daha asla bu fırsatı elde edemeyecekti.

 

Arakiya adındaki yıkım, bu şansı ansızın elinden alacaktı――

 

???: [――Ne komik bir manzara. Ama o kadar da kötü değil.]

 

Ancak tam da her şeyinin elinden alınmasına, geriye hiçbir şey kalmamasına hazırlandığı anda kulaklarına bu ses ulaştı.

 

Yaklaşan sonu kabullenmek için gözlerini kapatmış olan Subaru, bir ısı, acı, kayıp, ıstırap, susuzluk ya da bedenine “ölümü” getiren herhangi bir hissiyat duymadığını fark ederek soluksuz kaldı.

 

Ve yavaşça gözlerini açtığında da onu gördü.

 

Kollarını açıp Rem’in önünde siper almış olan Subaru’nun karşısında―― bir başkasının sırtı vardı.

 

O kişi Arakiya değildi. Arakiya, o sırtın diğer tarafındaydı. Subaru, onun yüzünde bir sersemleme, bir şaşkınlıkla öylece dikildiğini görebiliyordu.

 

O sırada Arakiya’da bu şaşkınlığı uyandıran ve meydana gelmesi gereken yıkımı kesip geçen varlık, sağ elinde ışıltılı, kırmızı bir kılıç tutarak arkasını döndü.

 

Kendini beğenmiş, kibirli, kıpkırmızı gözleri, bu dünyadaki her şeyin önünde diz çökeceğine kanaat getirmiş durumdaydı. Merhametten yoksun güzelliğin vücut bulmuş hali olan, dolgun göğüslerini zıplatarak kollarıyla kendisini saran ve küçümseyici bakışlarıyla etrafı izleyen o kişi, orada olmaması gereken biriydi.

 

Subaru: [――Ah.]

 

Subaru, orada olmaması gereken o varlık karşısında soluksuz kalmıştı.

 

“Kıpkırmızı” kelimesinin tezahürü olan o güzel yüzün sahibiyse Subaru’ya bakarak homurdandı.

 

Ve sonra da――

 

???: [İsmini söylemene gerek yok, aptal. Ancak benim ismimi söylemene izin vereceğim.]

 

Diyen kadının―― Priscilla Barielle’in yüzünde kan rengi bir gülümseme vardı.

 

#Öncelikle merhaba arkadaşlar. Kızım ve ben uzun bir süre hastalığı atlatamadık, sonra da bayramla birlikte araya bayağı koşuşturmaca girince çeviriye mecburi bir ara vermiş oldum. Ama yeniden beraberiz ve iki günde bir düzenli bölüm atmaya başlıyorum, birlikte güncele ulaşacağız inşallah.

Bölüme geçecek olursak… Yeni gelen Arakiya karakteri bayağı ilginç biri. Hemen dayanamayıp re:zerofandom sitesinden inceledim ama bayağı spoiler aldım, o yüzden siz incelemeyin :D Bölümün sonunda Priscilla’nın belirmesiyse ikinci bir şoktu. Burada, tam da böyle bir savaşın ortasında tanıdık bir sima görmeyi hiç beklemezdim. İlginç şeylerle karşılaşacağımız kesin. E öyleyse bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

 






Giriş Yap

Site İstatistikleri

  • 34427 Üye Sayısı
  • 355 Seri Sayısı
  • 43755 Bölüm Sayısı


creator
manga tr