Turnuvanın zaferinin üzerinden bir gece geçmişti. Uçan Şehir, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyanırken, her yer rüzgârın taşıdığı şarkılarla doluydu. Rüzgârın Çocukları, görünmez gölgeler halinde sokaklarda dans ediyor, turnuvanın şampiyonunu kutlamak için hazırlık yapıyordu. Ama kutlamanın asıl yeri, şehrin kalbindeki Rüzgâr Sarayı’ydı.
Leon, sabahın erken saatlerinde Seraphina tarafından saraya davet edilmişti. Kael, Lily ve Mia da onunlaydı. Dördü, rüzgârın şekillendirdiği bulut yollarında ilerlerken, etraflarındaki manzara her an değişiyor, her adımda yeni bir güzellik sunuyordu. Sarayın kapılarına vardıklarında, muhafızlar saygıyla eğildi. Artık onlar yabancı değildi. Artık onlar, Rüzgâr Savaşçıları’nın kardeşleriydi.
Sarayın içi, dışarıdan göründüğünden çok daha büyüktü. Duvarlar, rüzgârın binlerce yıllık yolculuklarını anlatan fresklerle kaplıydı. Her fresk, farklı bir dönemi, farklı bir rüzgârı, farklı bir hikâyeyi anlatıyordu. Leon, duvarlardaki resimlere bakarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmedi. Bir freskte, Kadim Orman’ın ilk ağaçlarının rüzgârla nasıl dans ettiğini gördü. Bir başkasında, Demir Dağları’nın zirvelerinde rüzgârın nasıl ıslık çaldığını duyar gibi oldu. Bir diğerinde ise, Büyük Deniz’in dalgalarını yönlendiren rüzgârın fırtınaları kopardığını izledi.
“Bu freskler,” dedi Seraphina yanına gelerek, “Rüzgârın Efendisi’nin binlerce yıllık hafızası. Her biri, rüzgârın tanıklık ettiği bir anı. Geçmişin tozu, şimdinin rüzgârı, geleceğin hayali... Hepsi burada.”
Leon, son freske baktı. Orada, kendini gördü. Uçan Şehir’in kapısından girerken. Yanında Kael, Lily ve Mia vardı. Rüzgâr, onları karşılıyor, pelerinleri dalgalandırıyordu. Fresk o kadar canlıydı ki, sanki dün gibiydi.
“Rüzgâr,” dedi Leon, “her şeyi görür, her şeyi duyar, ama konuşmaz. Ama bu freskler... Bunlar onun konuşma şekli.”
Seraphina başını salladı. “Doğru. Rüzgâr, sessizdir. Ama iz bırakır. Tıpkı zaman gibi.”
---
Sarayın en derin noktasında, Rüzgârın Efendisi’nin taht odası vardı. Burası, sarayın diğer bölümlerinden çok farklıydı. Duvarlar yoktu. Sadece rüzgâr vardı. Ama rüzgâr, gözle görülüyordu. Mavi, yeşil, mor, altın... Her renkte esiyor, her esintide farklı bir melodi çalıyordu. Taht ise, rüzgârın en yoğun olduğu noktada, bulutlardan yapılmış bir yükseltiydi. Üzerinde, Rüzgârın Efendisi oturuyordu. Ama bu sefer, önceki gibi bir figür değildi. Gerçek bir bedeni vardı. Uzun, ince, rüzgâr gibi hafif. Saçları, bulutlardan yapılmış gibi bembeyaz, gözleri ise gökyüzünün tüm mavileriyle doluydu. Üzerinde, yıldız işlemeli gök mavisi bir cübbe vardı. Cübbe, rüzgârla birlikte dalgalanıyor, her hareketinde farklı bir takımyıldız parlıyordu.
“Beklenen,” dedi Rüzgârın Efendisi. Sesi, rüzgârın en hafif esintisi gibiydi. Ama içinde, binlerce yıllık bir bilgelik vardı. “Geldin. Turnuvayı kazandın. Beklediğimiz an geldi.”
Leon, bir adım öne çıktı. Saygıyla eğildi. “Kazandım, ama yalnız değildim. Birliğimle birlikte kazandım.”
Efendi, Kael, Lily ve Mia’ya baktı. Gözlerinde, bir takdir vardı. “Üç Yol Birliği. Adınız gibi, üç yolda yürüyorsunuz. Ama aynı zamanda, dört yüreksiniz. Birlik. İşte gerçek güç bu.”
Elini kaldırdı. Odadaki rüzgâr, aniden durdu. Tüm renkler, tek bir renkte birleşti. Beyaz. Saf, parlak, kamaştırıcı bir beyaz. Ve o beyazın içinde, bir harita belirdi. Eski, sararmış, üzerinde yıldızlar işlenmiş bir harita. Ama bu sefer, turnuvada gördüklerinden çok farklıydı. Daha büyük, daha eski, daha gizemliydi. Üzerindeki yıldızlar canlı gibi parlıyor, her biri farklı bir hızda dönüyordu. Haritanın kenarları, zamanın izleriyle yıpranmış, ama içindeki bilgi hiç eskimemişti.
“Zamanın Krallığı’nın Haritası,” dedi Rüzgârın Efendisi. “Binlerce yıldır saklanıyor. Beklenenin gelmesini bekliyor. Artık senin.”
Leon, haritaya yaklaştı. Avucundaki mühür, haritayla birlikte parlamaya başladı. Yedi renk, aynı anda dans ediyor, haritanın üzerindeki yıldızlarla buluşuyordu.
“Bu harita,” dedi Leon, “sadece bir yol göstermiyor. İçinde, zamanın kendisi var.”
Rüzgârın Efendisi başını salladı. “Doğru. Bu harita, Zamanın Krallığı’nın kapısını açar. Ama kapıyı açmak için, önce onu okumayı öğrenmelisin. Zamanın dilini. Tıpkı ormanın dilini, dağların dilini, denizin dilini, rüzgârın dilini öğrendiğin gibi.”
---
Efendi, haritayı Leon’a uzattı. Leon, haritayı aldığında, parmakları titredi. Kağıt, o kadar inceydi ki, neredeyse rüzgâr gibi hafifti. Ama içinde, dağlar kadar ağır bir bilgi vardı. Üzerindeki yıldızlar, Leon’un dokunuşuyla canlandı. Her biri farklı bir hızda dönmeye başladı. Kimi hızlı, kimi yavaş, kimi durmuş gibiydi. Ama hepsi, aynı anda, aynı melodiyi çalıyordu. Zamanın melodisi.
“Bu yıldızlar,” dedi Leon, “zamanın farklı anlarını temsil ediyor. Kimi geçmiş, kimi şimdi, kimi gelecek. Ama hepsi, aynı anda var.”
Rüzgârın Efendisi, gülümsedi. Gülüşü, bahar rüzgârı gibiydi. “Zaman, sandığımızdan daha karmaşıktır. Geçmiş, şimdi, gelecek... Aslında aynı anda var olurlar. Sadece biz, onları ayrı ayrı görürüz. Ama sen, Beklenen, onları bir arada görebilirsin.”
Leon, haritayı dikkatle inceledi. Yıldızların dansında, bir desen aradı. Tıpkı ormanda rünlerin desenini bulduğu gibi, tıpkı denizde dalgaların ritmini yakaladığı gibi. Ve buldu. Yıldızlar, aslında rastgele dönmüyordu. Her biri, bir diğeriyle bağlantılıydı. Geçmiş, şimdiyi şekillendiriyor, şimdi, geleceği inşa ediyordu. Ve gelecek, geçmişi yeniden yazıyordu. Sonsuz bir döngü.
“Zaman,” dedi Leon, “bir döngü. Ama aynı zamanda, bir yol. Her an, yeni bir başlangıç. Her son, yeni bir doğuş.”
Rüzgârın Efendisi’nin gözleri parladı. “Bunu anlamak, yıllar alır. Ama sen, bir anda kavradın. İşte bu yüzden, sensin Beklenen.”
---
Efendi, haritanın ortasındaki en parlak yıldızı gösterdi. “Zamanın Krallığı’nın kapısı, burada. Dünyanın en eski noktasında. Kadim Orman’ın kalbinde, Demir Dağları’nın derinliklerinde, Büyük Deniz’in dibinde, Gökyüzü Krallığı’nın tepesinde... Aynı anda, her yerde. Ama hiçbir yerde. Kapıyı açmak için, beş gücü birleştirmelisin. Orman, dağlar, deniz, gökyüzü... Ve beşincisi, zaman.”
Leon, haritaya baktı. Yıldız, gerçekten de her yerdeydi. Ama hiçbir yerde. Sanki zamanın kendisi, onu saklıyordu.
“Nasıl bulacağım?” diye sordu Leon.
“Zamanı hissederek,” dedi Efendi. “Geçmişini, şimdini, geleceğini. Tıpkı rüzgârı hissettiğin gibi. Rüzgârı göremezsin, ama hissedersin. Zamanı da göremezsin, ama hissedersin. İkisi de, her yerde. İkisi de, her an.”
Leon, gözlerini kapadı. Rüzgârı hissetti. Hafif, serin, hızlı. Sonra, zamanı hissetmeye çalıştı. Geçmişini düşündü. Babasını, Stonehaven’ı, Yaşlı Wayland’i, Kadim Orman’ı, Demir Dağları’nı, Kayıp Ada’yı, Uçan Şehir’i... Her an, hâlâ içindeydi. Hiçbiri gitmemişti. Hepsi, şimdiyle birlikte vardı. Ve gelecek? Gelecek de şimdinin içindeydi. Her karar, her adım, geleceği şekillendiriyordu. Ama aynı zamanda, gelecek de şimdiyi şekillendiriyordu. Umut, korku, hayal... Hepsi, şimdiyi değiştiriyordu.
Leon, gözlerini açtı. “Zaman, rüzgâr gibi. Görünmez, ama her yerde. Ona direnmemeli, onunla akmalı.”
Rüzgârın Efendisi, tahtından kalktı. Leon’un yanına geldi. Elini, Leon’un omzuna koydu. “Artık hazırsın. Zamanın Krallığı’na gitmeye. Ama önce, sana bir hediye daha vermeliyim.”
Elini kaldırdı. Odadaki rüzgâr, yeniden esmeye başladı. Ama bu sefer, farklıydı. Sıcaktı. Yumuşaktı. İçinde, bir şarkı vardı. Rüzgârın Çocukları’nın şarkısı.
“Rüzgârın Çocukları,” dedi Efendi, “binlerce yıldır bu şehirde yaşar. Ama artık, onlar da seninle gelmek istiyor. Yolculuğunda, sana eşlik etmek.”
Odada, on üç ışık belirdi. Mavi, yeşil, mor, altın... Her biri, farklı bir renkte parlıyordu. Rüzgâr Savaşçıları. Seraphina, Zephyr, Aella, Altair... On üç savaşçı, on üç rüzgâr. Hepsi, Leon’un önünde eğildi.
“Beklenen,” dedi Seraphina. “Yolculuğunda, rüzgâr hep arkanda olacak. Nereye gidersen git, rüzgâr seninle olacak.”
Leon, gözleri doldu. “Teşekkür ederim. Ama yolculuğumuz tehlikeli. Zamanın Krallığı, bilinmezlerle dolu.”
“Tehlikeler,” dedi Seraphina, “bizi korkutmaz. Rüzgâr, tehlikeden beslenir. Fırtınalar, rüzgârı güçlendirir. Biz de öyle.”
---
Akşam, Uçan Şehir’de büyük bir veda ziyafeti düzenlendi. Rüzgârın Çocukları, binlerce yıllık şarkılarını söyledi. Rüzgâr Savaşçıları, en görkemli danslarını yaptı. Ve Rüzgârın Efendisi, Leon’a son bir hediye daha verdi. Küçük bir rüzgârgülü. Ama içinde, rüzgârın tüm gücü vardı.
“Bu rüzgârgülü,” dedi Efendi, “sana yol gösterecek. Zamanın Krallığı’na giden yolda, rüzgâr hep arkanda esecek. Kaybolduğunda, onu takip et. Seni doğru yola götürecek.”
Leon, rüzgârgülünü aldı. Avucunda, hafif ve sıcaktı. İçinde, rüzgârın şarkısı vardı. “Teşekkür ederim. Her şey için.”
Efendi, Leon’un alnına hafifçe dokundu. Rüzgâr, Leon’un saçlarını okşadı, yüzünü sıvazladı, avucundaki mührü öptü. “Git, Beklenen. Zamanın Krallığı’nı bul. Zamanın gücünü öğren. Ve gerçek efendi ol.”
---
Gece, Leon Uçan Şehir’in en yüksek noktasında tek başına duruyordu. Elinde, Zamanın Krallığı’nın Haritası vardı. Avucundaki mühür, artık yedi renkle parlıyordu: mavi, kırmızı, altın, gümüş, turkuaz, gök mavisi ve zamanın beyazı. Yedi güç, tek bir mührde birleşmişti.
Yanına Kael geldi. “Yarın, yola çıkıyoruz. Zamanın Krallığı’na.”
Leon başını salladı. “Yarın. Ama önce, haritayı iyice incelemeliyim. Zamanın dilini öğrenmeliyim.”
Kael, mızrağının ucundaki mavi ışığa baktı. Işık, her zamanki gibi parlaktı. Ama içinde, yeni bir renk vardı. Zamanın beyazı. “Zaman,” dedi Kael, “deniz gibi derin mi?”
“Daha derin,” dedi Leon. “Denizin dibi vardır. Zamanın dibi yok.”
Lily, yanlarına geldi. Zırhındaki rünler, ay ışığında parlıyordu. “Zaman, rüzgâr gibi hızlı mı?”
“Daha hızlı,” dedi Leon. “Rüzgârı yakalayabilirsin. Zamanı yakalayamazsın.”
Mia, son olarak yanlarına geldi. Küresinin içindeki diziler, haritanın yıldızlarıyla birlikte dönüyordu. “Zaman, dağlar gibi ağır mı?”
“Daha ağır,” dedi Leon. “Dağları taşıyabilirsin. Zamanı taşıyamazsın.”
Dördü, sessizce gökyüzüne baktı. Yıldızlar, her zamanki gibi parlaktı. Ama artık onları farklı görüyorlardı. Her yıldız, bir andı. Her takımyıldız, bir zamandı. Ve tüm gökyüzü, onların yürüyeceği sonsuz yoldu.
Leon, yeşim taşını çıkardı. Gözlerini kapadı. Taşın üzerinde, yüz doksan Mühür parlıyordu. Her biri, Kadim Orman’da, Demir Dağları’nda, Kayıp Ada’da, Uçan Şehir’de kazandığı gücün izini taşıyordu.
Gözlerini açtı. “Yüz doksan Mühür. Zamanın Krallığı’na vardığımda, iki yüz Mühür’e ulaşacağım. Ve Üç Yol Dizisi, sekizinci sıraya yükselecek.”
Taşı sıkıca tuttu. “Çünkü ormanın sesini duydum. Dağların sınavını geçtim. Yeraltının karanlığına indim. Denizin fırtınasına vurdum. Kayıp Ada’nın sırlarını çözdüm. Uçan Şehir’in rüzgârına yükseldim. Rüzgâr Savaşçıları’yla dans ettim. Gökyüzü Turnuvası’nı kazandım. Rüzgârın Efendisi’nden hediyemi aldım. Şimdi, zamanın akışına kapılacağım.”
Gökyüzüne baktı. Yıldızlar, her zamanki gibi parlaktı. Ama Leon artık onları farklı görüyordu. Her yıldız, bir sınavdı. Her takımyıldız, bir zaferdi. Ve tüm gökyüzü, onun yürüyeceği sonsuz yoldu.
---
Sabah olduğunda, “Üç Yol” Birliği yola hazırdı. Artık sadece dört kişi değillerdi. On üç Rüzgâr Savaşçısı daha katılmıştı. On yedi kişi, on yedi yürek, tek bir birlik. Üzerlerinde rüzgâr pelerinleri, ellerinde yeni silahlar, gözlerinde yeni bir ışık vardı.
Leon, birliğinin önünde duruyordu. Elinde, Zamanın Krallığı’nın Haritası. Avucunda, Rüzgârın Efendisi’nin rüzgârgülü. Göğsünde, Kadim Orman’ın, Demir Dağları’nın, Kayıp Ada’nın, Uçan Şehir’in hatıraları.
“Yürüyoruz,” dedi Leon. “Zamanın Krallığı’na. Orada, yeni bir sınav bizi bekliyor. Yeni bir güç. Yeni bir yol. Ama yalnız değiliz. Orman bizimle, dağlar bizimle, deniz bizimle, gökyüzü bizimle. Ve zaman, bizimle.”
Birlik, Uçan Şehir’in kapısına doğru yürümeye başladı. Arkalarında, Rüzgârın Efendisi duruyor, elini kaldırmış onlara veda ediyordu. Etraflarında, Rüzgârın Çocukları, görünmez gölgeler halinde, son şarkılarını söylüyordu. Önlerinde, Büyük Bin Dünya uzanıyordu. Dağlar, ovalar, denizler, adalar, gökyüzü... Ve en uzakta, Zamanın Krallığı’nın ışığı.
Leon, bir an durdu. Arkasına döndü. Rüzgârın Efendisi’ne son kez baktı. Yaşlı kral, hâlâ oradaydı. Gözlerinde, binlerce yıllık bir bilgelik, bir de umut vardı. Beklenen’in umudu.
Leon, başıyla selam verdi. Sonra, önüne döndü. “Yürüyoruz.”
Ve yürüdüler.
---
O gece, Uçan Şehir’in kapısında, rüzgâr esti. İçinde, artık sadece bir fısıltı değil, net bir ses vardı: “Üç Yol” Birliği’nin zaman yolculuğunun başlangıcının ilanı. Ve o ses, tüm Büyük Bin Dünya’ya yayılacaktı.
Leon, yolda bir kez daha yeşim taşını çıkardı. Taşın üzerinde, iki yüz Mühür parlıyordu. Her biri, geçmişin, şimdinin ve geleceğin izini taşıyordu. Taşı avucunda tutarken, Yaşlı Wayland’in sözlerini hatırladı: “Yeşim taşı, sadece bir test aracı değil. İçinde, kadim bir ustanın mirası var. Onu tamamen açabilirsen...”
Leon, taşa baktı. Işık, giderek büyüyordu. İçinde, yeni bir desen belirmeye başlamıştı. Üç daire değil, yedi daire. İç içe, sürekli dönen, sonsuz bir yol. Üç Yol’un değil, Yedi Yol’un mührü.
“Yedi yol,” diye fısıldadı Leon. “Orman, dağlar, yeraltı, deniz, gökyüzü, zaman... Ve yedincisi?”
Cevap, rüzgârın içinden geldi. Rüzgârın Efendisi’nin son hediyesi. Rüzgârgülü, avucunda dönmeye başladı. Işığı, yıldızlarla buluştu. Ve o buluşmada, bir ses duydu. Zamanın sesi.
“Yedinci yol, sonsuzluktur. Onu da bulmalısın. Ama önce, altı yolda da yürü. Gerçek efendi ol. Ancak o zaman, sonsuzluğa ulaşırsın.”
Leon, gökyüzüne baktı. Yıldızlar, her zamanki gibi parlaktı. Ama artık onları farklı görüyordu. Her yıldız, bir andı. Her takımyıldız, bir zamandı. Ve tüm gökyüzü, onun yürüyeceği sonsuz yoldu.
O gece, Büyük Bin Dünya’nın gökyüzünde, yeni bir yıldız parladı. Beklenen’in yıldızı. Ve o yıldız, tüm dünyalara ışık saçacaktı.
---
Bölüm Sonu
Epik Novel © 2017 | Tüm hakları saklıdır..
