Uçan Şehir'den ayrılalı üç gün olmuştu. “Üç Yol” Birliği, artık on yedi kişiydi. Rüzgâr Savaşçıları, onlara yeni teknikler öğretmiş, rüzgârın dilini anlamalarına yardım etmişti. Ama şimdi, Zamanın Krallığı'na giden yol onları bambaşka bir diyara sürüklüyordu.
Leon, birliğin en önünde yürüyordu. Elinde, Zamanın Krallığı'nın Haritası vardı. Harita, canlı gibi parlıyor, üzerindeki yıldızlar her geçen saat biraz daha hızlı dönüyordu. Ama son bir gündür, yıldızların dansında bir tuhaflık vardı. Kimi yıldızlar kararmış, kimi ise titreyip sönüyordu. Sanki haritanın kendisi, bir şeyden korkuyor gibiydi.
“Leon,” dedi Kael yanına gelerek. Mızrağının ucundaki mavi ışık, her zamankinden farklıydı. Dalgalanıyor, titriyor, sanki bir şeyden kaçıyor gibiydi. “Deniz, bu bölgede garip bir şey olduğunu söylüyor. Rüzgâr, kuzeyden esmiyor. Sanki bir duvara çarpıp geri dönüyor.”
Leon, haritaya baktı. Kuzeyde, haritanın en ucunda, bir nokta vardı. O nokta, Zamanın Krallığı'nın kapısıydı. Ama kapıya giden yol, karanlık bir bulutla kaplanmıştı. Bulut, haritanın üzerinde yavaşça büyüyor, etrafındaki yıldızları yutuyordu.
“Karanlık bir güç,” dedi Leon. “Haritayı zehirliyor. Tıpkı Kadim Orman'ın kalbini zehirlediği gibi.”
Mia, küresini kaldırdı. Kürenin içindeki diziler, hızla dönüyor, bir türlü karar vermiyordu. “Bu bölgede Ruhsal Enerji çok dengesiz. Kimi yerde yoğun, kimi yerde yok. Sanki bir şey, enerjiyi emiyor.”
Lily, zırhındaki rünleri kontrol etti. Rünler, sönük parlıyor, her zamanki güçlerini göstermiyordu. “Zırhım, burada zayıflıyor. Sanki enerjim, bir şey tarafından çekiliyor.”
Leon, birliğine döndü. Seraphina ve Rüzgâr Savaşçıları, arkada bekliyordu. Onların rüzgâr pelerinleri, normalden daha yavaş dalgalanıyor, rüzgâr bile burada isteksiz esiyordu.
“Dikkatli olalım,” dedi Leon. “Bu bölge, sandığımızdan daha tehlikeli.”
---
Yol, giderek bozulmaya başladı. Bir zamanlar yeşil olan ovalar, şimdi kurumuş, çatlamış, rengini kaybetmişti. Ağaçlar, dalları kırılmış, yaprakları dökülmüş, kara bir isle kaplanmıştı. Su birikintileri, kurumuş, yerlerinde sadece koyu lekeler kalmıştı. Hiç kuş sesi yoktu. Hiç böcek sesi yoktu. Sanki tüm canlılar, buradan kaçmıştı.
“Bu,” dedi Mia, sesi titreyerek, “Kadim Orman'daki zehre benziyor. Ama daha güçlü. Daha eski. Sanki toprağın ta kendisine işlemiş.”
Leon, eğilip toprağı aldı. Avucunda, koyu gri, kuru, cansız bir topraktı. İçinde, hiçbir Ruhsal Enerji yoktu. Sanki toprak, ölmüştü.
“Zehir,” dedi Leon. “Ama sıradan bir zehir değil. Bu, zamanı zehirliyor. Toprağın zamanını durdurmuş. Burada, hiçbir şey büyüyemez, hiçbir şey değişemez.”
Kael, mızrağını toprağa sapladı. Mızrağın ucundaki mavi ışık, aniden söndü. Kael, şaşkınlıkla mızrağını çekti. “Denizin gücü, burada işlemiyor. Sanki bir şey, onu boğuyor.”
Seraphina, rüzgârı çağırdı. Ama rüzgâr, gelmedi. Sadece hafif bir esinti, yüzlerini okşadı, sonra kayboldu. “Rüzgâr, buradan kaçıyor. Sanki bir şeyden korkuyor.”
Leon, avucundaki mührü kaldırdı. Yedi renk, aynı anda parladı. Mavi, kırmızı, altın, gümüş, turkuaz, gök mavisi, zamanın beyazı. Işık, karanlık toprağı aydınlattı. Ama ışık, her yere nüfuz edemiyordu. Sanki karanlık, onu yutuyordu.
“Burada bir şey var,” dedi Leon. “Büyük bir şey. Karanlık bir şey. Ve o, bizi hissediyor.”
---
İlerledikçe, karanlık daha da yoğunlaştı. Artık toprak değil, kül vardı ayaklarının altında. Kül, ince, kuru, rüzgârda uçuşuyordu. Ama rüzgâr, isteksizdi. Sanki kül, rüzgârı boğuyordu.
Ve külün arasında, izler vardı. Büyük, derin, karanlık izler. Sanki dev bir yaratık, burada sürünmüştü. İzlerin kenarları, cam gibi parlıyor, içlerinde koyu bir ışık yanıp sönüyordu. Ama o ışık, hiçbir canlıya ait değildi. Soğuktu, ölüydü, zamansızdı.
“Bu izler,” dedi Mia, küreyi izlerin üzerine tutarak, “çok eski. Ama aynı zamanda, çok yeni. Sanki zaman, burada normal akmıyor. Geçmiş, şimdi, gelecek... Hepsi aynı anda var.”
Leon, izlerin kenarına çömeldi. Parmaklarını, karanlık ışığa dokundurdu. Soğuk, keskin, acı vericiydi. Ama içinde, bir ses vardı. Zayıf, uzak, ama tanıdık.
“Yardım et...”
Leon, elini çekti. “Burada, bir ruh var. Hapsedilmiş. Karanlığın içinde.”
“Kayıp Köy'deki gibi mi?” diye sordu Lily.
“Aynı,” dedi Leon. “Ama daha eski. Daha derin. Bu ruh, binlerce yıldır burada. Karanlık, onu besliyor. Onun acısıyla besleniyor.”
Kael, mızrağını sıktı. “Kurtarabilir miyiz?”
Leon, haritaya baktı. Karanlık bulut, hâlâ büyüyordu. Ama içinde, küçük bir ışık vardı. Zayıf, titrek, ama ısrarcı. Hapsedilen ruhun ışığı.
“Kurtaracağız,” dedi Leon. “Ama önce, karanlığın kaynağını bulmalıyız.”
---
İzler, onları bir mağaraya götürdü. Mağara, dev bir ağzı andırıyordu. İçinden, soğuk bir rüzgâr esiyordu. Ama rüzgâr, canlı değildi. Ölüydü. Sanki mağaranın kendisi, nefes alıyordu. Ağır, düzensiz, acılı.
Mağaranın ağzında, iki heykel duruyordu. Demirden yapılmış, elleri kılıçlı, gözleri kırmızı parlıyordu. Aynı Maden Şehri'nin yeraltındaki koruyucular gibi. Ama daha büyük, daha eski, daha karanlıktı.
“Demir Koruyucular,” dedi Kael. “Tıpkı Demir Ustası'nı koruyanlar gibi. Ama bunlar, daha güçlü.”
Heykeller, hareket etmeye başladı. Kılıçlarını kaldırdılar, mağaranın ağzını kapattılar. Gözlerindeki kırmızı ışık, tüm vadiyi aydınlattı.
“Geçemezsiniz,” dedi heykellerden biri. Sesi, taşın gürlemesi gibiydi. Ama içinde, bir acı vardı. “Bu yer, karanlığa ait. Işığa kapalı.”
Leon, bir adım öne çıktı. Avucundaki mührü kaldırdı. Yedi renk, aynı anda parladı. “Ben ışığım. Üç yolda yürüyenim. Ormanın sesini duydum. Dağların sınavını geçtim. Denizin fırtınasına vurdum. Gökyüzünün rüzgârına yükseldim. Zamanın izini sürüyorum. Bu karanlık, beni durduramaz.”
Heykeller, mührün ışığını gördü. Gözlerindeki kırmızı ışık, titredi. Sonra, söndü. Yerine, zayıf bir altın ışık geldi.
“Beklenen,” dedi heykel. Sesi, artık gürlemiyordu. Fısıltıydı. “Geldin. Bekledik.”
Kılıçlarını indirdiler. Mağaranın ağzı, açıldı.
---
Mağaranın içi, dışarıdan göründüğünden çok daha büyüktü. Duvarlar, karanlık kristallerle kaplıydı. Kristaller, ışığı emiyor, içlerinde koyu bir sıvı dönüyordu. Yerde, izler vardı. Daha da derin, daha da karanlık. İzlerin içinde, kıvılcımlar çakıyor, sonra sönüyordu. Sanki zaman, burada çarpışıyordu.
Leon, izleri takip etti. Her adımda, karanlık biraz daha yoğunlaşıyor, ışık biraz daha sönükleşiyordu. Avucundaki mühür, hızla dönüyor, yedi renk birbirine karışıyor, beyaz bir ışık oluşturuyordu. Ama o beyaz ışık bile, karanlıkta zor ilerliyordu.
Mağaranın sonunda, bir oda vardı. Odanın ortasında, bir havuz. Havuzun suyu, siyahtı. İçinde, bir şey yatıyordu. Bir ruh. Kadın, uzun saçlı, ince, zayıf. Gözleri kapalıydı. Sanki uyuyor gibiydi. Ama uyumuyordu. Acı çekiyordu.
“Karanlık,” dedi Leon, “onun ruhunu besliyor. Onun acısıyla besleniyor. Tıpkı Kayıp Köy'deki ruhlar gibi. Ama bu ruh, daha eski. Daha güçlü. Karanlık, onu binlerce yıldır burada tutuyor.”
Lily, havuzun kenarına gitti. “Onu nasıl kurtaracağız?”
Leon, havuzun suyuna baktı. Siyah, koyu, ölü. Ama içinde, bir ışık vardı. Zayıf, titrek, ama ısrarcı. Ruhun ışığı.
“Suyu temizlemeliyiz,” dedi Leon. “Tıpkı Kadim Orman'ın kalbini temizlediğimiz gibi. Tıpkı Demir Ustası'nı kurtardığımız gibi. Ama bu sefer, karanlık daha güçlü. Daha eski. Daha derin.”
Kael, mızrağını havuzun suyuna daldırdı. Mavi ışık, siyah suyla buluştu. Ama ışık, söndü. Su, mızrağı yuttu. Kael, zorla çekti. Mızrak, kararmıştı.
“Denizin gücü,” dedi Kael, “yetmiyor.”
Seraphina, rüzgârı çağırdı. Rüzgâr, mağarada esmeye başladı. Ama su, rüzgârı yuttu. Rüzgâr, havuzun üzerinde kayboldu.
“Rüzgâr,” dedi Seraphina, “yetmiyor.”
Mia, küresini havuzun üzerine kaldırdı. Kürenin içindeki diziler, suyun desenini çözmeye çalıştı. Ama su, her an değişiyor, her an yeni bir desene bürünüyordu. Diziler, karanlığa karıştı.
“Diziler,” dedi Mia, “yetmiyor.”
Lily, zırhındaki rünleri parlattı. Ruhsal Enerji'sini, havuzun suyuna aktardı. Ama enerji, suda kayboldu. Siyah, her şeyi yutuyordu.
“Enerji,” dedi Lily, “yetmiyor.”
Leon, bir adım öne çıktı. Avucundaki mührü kaldırdı. Yedi renk, aynı anda parladı. Mavi, kırmızı, altın, gümüş, turkuaz, gök mavisi, zamanın beyazı. Işık, havuzun suyuna nüfuz etmeye başladı. Ama su, ışığı yutuyordu. Her seferinde, biraz daha az, biraz daha zayıf.
“Tek başına yetmez,” dedi Leon. “Hep birlikte yapmalıyız. Tıpkı ormanda, tıpkı dağlarda, tıpkı denizde, tıpkı gökyüzünde yaptığımız gibi.”
Birlik, havuzun etrafında toplandı. On yedi kişi, on yedi yürek, tek bir irade. Kael, mızrağını kaldırdı. Denizin gücü. Seraphina, rüzgârı çağırdı. Gökyüzünün gücü. Mia, küresini havaya fırlattı. Dizilerin gücü. Lily, zırhındaki rünleri parlattı. Ruhsal Enerji'nin gücü. Ve Leon, avucundaki mührü kaldırdı. Beş gücün birleştiği noktada, altıncı güç. Zaman.
Işık, havuzun suyuna nüfuz etti. Siyah, direndi. Ama ışık, daha da güçlendi. On yedi kişinin iradesi, tek bir noktaya yoğunlaştı. Ve o noktada, karanlık çatlamaya başladı. Önce küçük bir çatlak, sonra büyüdü, sonra tüm havuzu kapladı.
Su, aniden berraklaştı. Siyah, kayboldu. Yerine, gümüş gibi parlayan bir su geldi. İçinde, ruh yatıyordu. Artık acı çekmiyordu. Uyuyordu. Huzurlu bir uyku.
Ruh, gözlerini açtı. Gözleri, yıldızlar gibi parlıyordu. “Beklenen,” dedi. Sesi, dalgaların vuruşu, rüzgârın uğultusu, zamanın fısıltısıydı. “Geldin. Bekledim.”
Leon başını eğdi. “Beklettim. Kusura bakma.”
Ruh, gülümsedi. Gülüşü, bahar rüzgârı gibiydi. “Beklemeye alışkınım. Zaman, bana sabrı öğretti.”
Havuzdan çıktı. Ayağa kalktı. Artık zayıf değildi. Güçlüydü. Işık gibi parlıyordu.
“Ben,” dedi ruh, “Zamanın Koruyucusu'yum. Binlerce yıl önce, karanlık bir güç buraya saldırdı. Zamanın Krallığı'nın kapısını kapatmak istedi. Ben de, onu durdurmak için kendimi feda ettim. Ruhumu, bu havuzda hapsettim. Karanlık, binlerce yıl boyunca ruhumu besledi. Acımla beslendi. Ama dayandım. Beklenenin gelmesini bekledim.”
Leon, haritayı gösterdi. “Zamanın Krallığı'nın kapısı, burada mı?”
Koruyucu, haritaya baktı. “Evet. Ama kapı, karanlık tarafından kapatıldı. Açmak için, yedi gücü birleştirmelisin. Orman, dağlar, deniz, gökyüzü, zaman... Ve ikisi daha.”
“İkisi mi?” diye sordu Leon.
“Yeraltı ve sonsuzluk,” dedi Koruyucu. “Yeraltının gücünü, Demir Ustası'ndan aldın. Ama sonsuzluğu, henüz bulamadın. O olmadan, kapı açılmaz.”
Leon, düşündü. Yedi güç. Altısı sondaydı. Yedincisi...
“Sonsuzluk,” dedi Leon, “nasıl bulunur?”
Koruyucu, Leon'un avucundaki mührü gösterdi. “O, zaten sende. Ama henüz uyanmadı. Onu uyandırmak için, geçmişinle yüzleşmelisin. En derin korkunla. En büyük pişmanlığınla. Ancak o zaman, sonsuzluk uyanır.”
Leon, avucundaki mührü baktı. Yedi daire, iç içe, sürekli dönüyordu. Ama yedinci daire, hâlâ karanlıktı. Işık bekliyordu.
“Geçmişimle yüzleşmek,” dedi Leon. “Babama veda etmek.”
Koruyucu, başını salladı. “Evet. O gün, sonsuzluk uyanacak. Ve kapı açılacak.”
---
Akşam, birlik mağaranın önünde kamp kurdu. Karanlık izler, artık geri çekiliyordu. Toprak, yeniden canlanıyor, ağaçlar filizleniyor, kuşlar geri dönüyordu. Zamanın Koruyucusu, onlarla birlikteydi. Artık hapsedilmiş bir ruh değil, özgür bir koruyucuydu.
Leon, bir kayalığın üzerinde tek başına oturuyordu. Elinde, babasından kalan eski kılıç vardı. Kılıcın kabzasını okşadı.
“Baba,” dedi sessizce. “Yakında, seninle yüzleşeceğim. Geçmişimle. Pişmanlıklarımla. Korkularımla. Ama hazırım.”
Yanına Koruyucu geldi. “Korkuyor musun?”
Leon, bir an düşündü. “Korkuyorum. Ama korkmak, insan olmanın parçası. Önemli olan, korkuya rağmen yürümek.”
Koruyucu, gülümsedi. “İşte bu, sonsuzluğun ilk adımı.”
Yeşim taşını çıkardı. Gözlerini kapadı. Taşın üzerinde, iki yüz beş Mühür parlıyordu.
Gözlerini açtı. “İki yüz beş Mühür. Zamanın Krallığı'nın kapısına vardığımda, iki yüz on Mühür'e ulaşacağım. Ve Üç Yol Dizisi, dokuzuncu sıraya yükselecek.”
Taşı sıkıca tuttu. “Çünkü ormanın sesini duydum. Dağların sınavını geçtim. Yeraltının karanlığına indim. Denizin fırtınasına vurdum. Kayıp Ada'nın sırlarını çözdüm. Uçan Şehir'in rüzgârına yükseldim. Rüzgâr Savaşçıları'yla dans ettim. Gökyüzü Turnuvası'nı kazandım. Rüzgârın Efendisi'nden hediyemi aldım. Karanlık izleri takip ettim. Zamanın Koruyucusu'nu kurtardım. Şimdi, geçmişimle yüzleşeceğim. Korkularımla. Pişmanlıklarımla. Ve sonsuzluğa ulaşacağım.”
Gökyüzüne baktı. Yıldızlar, her zamanki gibi parlaktı. Ama Leon artık onları farklı görüyordu. Her yıldız, bir andı. Her takımyıldız, bir zamandı. Ve tüm gökyüzü, onun yürüyeceği sonsuz yoldu.
O gece, Zamanın Krallığı'nın kapısının önünde, rüzgâr esti. İçinde, artık sadece bir fısıltı değil, net bir ses vardı: “Üç Yol” Birliği'nin karanlık izlerle mücadelesinin zaferinin ilanı. Ve o ses, tüm Büyük Bin Dünya'ya yayılacaktı.
---
Bölüm Sonu
Epik Novel © 2017 | Tüm hakları saklıdır..
